|
2. BÖLÜM: SANKHYA
YOGA
Genel Açıklama
Her iki ordu içinde
dostlarını, arkadaşlarını, akrabalarını ve öğretmenlerini gören ve içi
sızlayan Arcuna, “Ben bu kişileri öldüremeyeceğim” diyerek savaşmaktan
vazgeçtiğini açıklar. Bunun üzerine Sri Krişna konuşmaya başlar ve B.Gita
aslında Sri Krişna'nın 11. vecizedeki
sözleriyle
başlamaktadır.
Aslında, herşeyden önce, B.Gita'yı ilk okuyan kişinin
kafasının karıştığını söylemek gerekir. Çünkü, Patanjali'nin
Yoga Sutra'larından da
bildiğiniz gibi, Yoga'da Yama ilkeleri en temel şartlardan biridir, ve Yama
ilkelerinin birincisi Ahimsa - Zarar vermemedir. Şimdi, kişi B.Gita'yı
okuyunca, nasıl olup da hem zarar vermeme ilkesini uygulaması gerektiğini
hem de bir yandan Sri Krişna gibi bir gurudan savaşma emri aldığını kendine
sormaya başlar. Bu sorunun yanıtını B.Gita'nın ileriki bölümlerinde
Krişna'nın ağzından duyacağız.
Öncelikle, Sri Krişna'nın
Arcuna'ya verdiği farklı yaklaşımları okumakla başlayacağız.
İlk bakışta görülen o
ki, Sri Krişna kişinin ruh varlığına dikkat çekiyor ve ruh varlığın yok
olmazlığından bahsediyor. Yani, bu görüşe göre, kişi zaten bedenden
oluşmamaktadır, ruh varlığı da zarar verilemeyen bir durumdadır. Bu durumda
bedenin öldürülmesi için kederlenmeye gerek yoktur. Biraz daha dikkatli bir
inceleme yaptığımızda ise, Sri Krişna'nın aslında bir çok detay verdiğini
görmeye başlıyoruz. (Burada Sri Krişna Jnana yani bilgi vermektedir, bu
nedenle de bu konu Jnana Yoga yani Bilgi Yogası'na girmektedir.)
Daha sonra,
Sri Krişna Arcuna’ya yine savaşmasını öğütler. Ama burada verdiği nedenler
çok daha farklıdır. Herşeyden önce, bir önceki sözlerinde Arcuna’ya asıl
doğasının bu beden olmadığının hatırlatmasını yaparken, şimdi ise başka bir
bakış açısıyla konuya bakar; ölüm de doğum kadar doğal bir olgudur; doğum
için de ölüm için de büyük bir tezahürat yapmak gereksizdir, çünkü doğan her
şey ölür ve ölen her şey doğar (doğa kanunu –ve reenkarnasyon felsefesi-
gereği.).
Daha sonra ise, Sri
Krişna kast sisteminin detaylarına girmeye başlar ve Arcuna’ya asıl
görevinin ne olduğunu hatırlatır.
Yoga yapmayan kişilerin bir tanımı ve ilgilendikleri
konuları anlatır ve Arcuna’ya bir yogi olması için bazı tavsiyeler
verir ve
kişinin bir yogi olması durumunda, başarımının neler
olacağı anlatır,
bilge bir kişinin
tarifini veriyor, daha sonra bilge olabilmede kişinin karşısına çıkan
engellerden bahsederek, yine bilge olmak için bazı tavsiyelerde bulunmuş ve
kişinin bu tavsiyeleri dinlemezse, akibetinin ne olacağını söylemiştir. Sri
Krişna’ya göre, bu engellerin üstesinden gelinmesi ile kişi artık meditasyon
yapabilir duruma gelir ve amacına ulaşır.
Sancaya:
1. Acıma duygusuna yenilmiş ve ümitsiz olan, gözleri yaşla dolu ve alt üst
olmuş olan Arcuna'ya, Krişna şu sözleri söyledi:
Krişna:
2. Böylesine tehlikeli, senin için değerli olmayan, zarif olmayan ve sana
cennetin kapılarını kapatan bu sıkıntı nereden geliyor, ey Arcuna?
3. İktidarsızlığı bırak, Ey Pritha oğlu, Arcuna! Bu sana yakışmıyor.
Kalbinin bu zayıflığını bir kenara bırak. Ayağa kalk!
Arcuna:
4. Ey Madhusudana, hürmet gösterilmesi gereken Bhişma ve Drona'ya karşı
nasıl oklarla savaşırım?
5. Bu dünyada sadaka kabul etmek, bu en soylu öğretmenleri kılıçtan
geçirmeye yeğdir. Eğer onları öldürürsem, bu dünyadaki zenginlik ve
arzularımın eğlencesi bile onların kanıyla lekelenecektir.
6. Hangisinin daha iyi olduğunu söylemek zor olacak: Onlara karşı zafer
kazanmak mı yoksa onların bir zafer kazanması mı. Yaşamasını arzulamadığımız
Dhritaraştra'nın oğulları, kılıçtan geçirildikten sonra bile, bizimle yüz
yüze gelecektir (gözümüzün önünden gitmeyecektir).
7. Kalbim acıma duygusuyla doldu, görevimin ne olduğu konusunda aklım
karıştı. Sana soruyorum: Benim için neyin iyi olduğuna karar vererek söyle.
Senin öğrencinim. Sana sığındım, söyle bana.
8. Bu dünyada refah içinde rakipsiz bir hakimiyete ulaşsam ya da tanrılar
üzerinde efendi olmayı başarsam bile, bunların duyularımı yakan bu kederi
ortadan kaldıracağını sanmıyorum.
Sancaya:
9. Hrişikesa'ya bunları söyleyerek, hasımların yokedicisi Arcuna, Krişna'ya
"Savaşmayacağım" dedi ve sessizliğe büründü.
10. İki ordu arasında ümitsiz olan Arcuna'ya, Sri Krişna gülümsermiş gibi şu
sözleri söyledi!
Bhagavat Gita aslında Sri Krişna'nın
aşağıdaki sözleriyle başlamaktadır...
Krişna:
11. Kederlenilmemesi gerekenler
için kederleniyorsun ve bilgelik sözleri söylüyorsun. Bilge olanlar ne
yaşayanlar için ne de ölüler için kederlenmezler.
12. Ne ben, ne de bu insanların hükümdarlarının var olmadığı, ne de bizlerin
bundan sonra var olmayacağı hiç bir zaman dilimi yoktur.
13. Ruhun bu bedenin içinde çocukluktan gençliğe ve
yaşlılığa geçmesi gibi, kişi de bir başka bedene geçer; hikmet sahibi kişi
bunun için kederlenmez.
Herşeyden önce burada reankarnasyonun varlığından
bahsedilmektedir, çünkü kişinin bedensel yaşlanma sürecinde olması kadar,
bedenler arası geçis sürecininin de olduğundan bahseder. Nasıl ki biz bir
çocuğun büyümesini, boy atmasını daha sonra yaşlanmasını garipsemiyorsak,
doğal olarak ruhun bir bedenden diğer bedene geçişine de üzülmemeliyiz,
çünkü bu doğal bir fenomendir.
14. Ey Kunti oğlu, sıcağa ve soğuğa, zevke ve acıya sebep
olan duyuların nesnelerle irtibatının bir başlangıcı ve bir sonu vardır;
bunlar geçicidir; bunlara cesurca dayan, Ey Arcuna!
Daha sonra ise, Krişna bu dünyanın aslında geçici
olmasından bahsetmektedir. Bu B.Gita'nın olduğu kadar diğer tüm
Yoga metinlernde geçen
bir görüştür. Bu dünya geçicidir, çünkü değişmektedir. Hatta tam olarak
şöyle denir: Gerçek olan ve olmayan arasındaki farkı şöyle anla; eğer bir
şey değişiyorsa, o şey gerçek değildir, eğer değişmiyorsa o zaman gerçektir.
Bu nedenle aslında gerçek olan tek şeyin ruh varlığı Özben olduğu, Özben
dışındaki herşeyin ise geçici ve hayali olduğu sonucuna varılır. (Örneğin
bir ağaca bakın, ağaç önce büyümektedir, her mevsim yaprak dökmekte, çiçek
açmaktadır nihayetinde de kuruyup, ölmektedir. O halde ağaç gerçek değildir.
Ya da gökyüzüne bakın, enginliğinden dolayı ilk bakışta sabit gibi görünse
de aslında hep değişim içerisindedir. Aynı şekilde bize en yakın madde olan
bedenimiz de bu değişimin bir parçasıdır.) Elbette, bu gördüklerimizin hayal
veya bir oyun olduğu anlamını taşımamaktadır. Biz bu fenomenel dünyada
olduğumuz sürece, bu dünya bizim için gerçektir ve somuttur. Ancak biz İçsel
Farkındalığa ulaştığımızda, bu dünyanın gerçekte ne olduğunu anlayacağız
diye söylenir. Burada, Krişna duyularla nesnelerin irtibatının geçici
olduğunu söyler. Niye? Çünkü duyular da nesneler de geçicidir. Ama bir
yandan da Krişna "bunlara cesurca dayan" diye bir öğüt verir ve duyuların
dizginlenmesi gerektiğini Arcuna'ya söyler.
15. Bunlardan etkilenmeyen, zevk ve acı onun için aynı olan
bu hikmet sahibi kişi, ölümsüzlüğü başarmaya yaraşır!
İşte bu vecize'de Krişna'nın niye Arcuna'ya duyuların
dizginlenmesi gerektiğini söylediği ortaya çıkar. Çünkü duyularını
dizginleyen kişi ölümsüz bir hale gelir. Buradaki ölümsüzlük kavramına,
artık bu dünyada Samsara olarak adlandırılan doğum-ölüm çarkına girmemek
olarak bakabiliriz. Çünkü duyuların dizginlenmesi ve zıt kutuplarda (Zıt
kutuplar: sıcak ve soğuk, acı ve zevk, onurlanma ve yerilme gibi) aynı yani
dengeli kalabilme hali yoga'nın başarmaya çalıştığı temel adımlardandır.
Peki niye zıt kutupların dizginlenmesi gereklidir? Çünkü zıt kutuplar da
geçicidir / gerçek değildir. Bu konuyla ilgili olarak, İlahi Yaşam
Topluluğu'nu kuran sevgili Swami Sivananda şöyle der: "Soğuk bazen hoşnutluk
verir, bazense acı verir. Sıcaklık kışın hoşnutluk verir ama yazın acı
vericidir. Aynı nesne bir an zevk verirken, başka bir an acı verir. O halde,
bunlar doğalarında geçicidirler."1 Aynı nesneye farklı tepkiler vermemizin
sebebi ise, aklımızdır. Swami Rama'nın meditasyon yapmayla ilgili çok güzel
bir sözü vardır, şöyle der: "Meditasyonunuzu bozan dışarıdaki sesler değil,
sizin onlara verdiğiniz tepkidir." Der. Ne kadar doğru. Bu sözü biz şöyle
değiştirebiliriz. Bizi yönlendiren aslında dışarıdaki nesneler ya da zıt
kutuplar değil, aklımızın onlara verdiği tepkidir. O halde, dizginlenmesi
gereken dışarıdaki nesneler değil, bizim kendi duyularımız ve duyularımızdan
akla sinyaller gönderilmesiyle olumlu ya da olumsuz bir tepki veren
aklımızdır.
16. Gerçek olmayanın varlığı yoktur; Gerçek olanın
varlığının olmaması diye bir şey yoktur; bu ikisiyle ilgili gerçek, Gerçek'i
bilenlerce görülür.
Yine 14. vecizede söylenilen neyin gerçek olduğundan yola
çıkarak burada bir sonuca varılmaktadır. Burada, gerçek olanın asla yok
olmayacağından, gerçek olmayanın ise aslında zaten var olmadığından
bahsetmektedir. Bu durumda zaten gerçek olan Özben'in var olmaması diye bir
şey söz konusu olmayacaktır.
17. Herşeyin ondan ortaya çıktığı O'nun yok edilemez
olduğunu bil. Hiç bir şey Yokolmaz olan, O'nun yıkımına sebep olamaz.
18. Ebedi olan, yok edilemez olan ve ölçülemez olan
Özben'in bu bedenlerinin bir sonu vardır. Bu yüzden savaş, ey Arcuna!
İşte 16. vecizenin açıklaması bu iki vecizede yer alıyor.
Yine Kirşna neyin gerçek neyin gerçek olmadığını bu kez kesin bir ifade ile
dile getiriyor ve diyor ki, Özben ölümsüzdür, bedenler ise ölümlüdür.
19. Kim Özben'in kılıçtan geçiren olduğunu düşünürse, ve
kim O'nun kılıçtan geçtiğini düşünürse, her ikisi de bilmiyordur; O ne
kılıçtan geçirir ne de kılıçtan geçer.
Burada yine önemli bir bilgi veilmektedir. Vecizeyi
dikkatlice okursanız aslında bahsedilen beden bilincinde kalmış birinin
tarifidir. "Beden olan Ben", yine "beden olan Onu" kılıçtan geçirmekteyim.
Bu durumda "beden olan ben" kılıçtan geçirendir, "beden olan o" da kılıçtan
geçirilir. Aynı şekilde karşı taraf da kılıçtan geçirildiğini düşünüyorsa, o
da kendisinin "kılıçtan geçirilen beden" olduğunu düşünüyordur. Halbuki
Krişna her iki durumda da, bu kişilerin gerçeği bilmediklerini söyler, çünkü
aslında gerçek, bu kişilerin bu beden olmadığı, Özben olduğudur. Şimdi
ileriki vecizelerde Özben'in gerçekte ne olduğunun bir tarifi yapılaak ve
niye bu kişilerin gerçeği görmedikleri böylece anlaşılacaktır.
20. O, doğmamıştır ve ölmeyecektir; beden öldükten sonra O,
tekrar yok olmaz. Doğmamış, ebedi, değişmez ve kadim olarak O, beden
öldürüldüğünde öldürülmez.
21. O'nun yok edilemez, ebedi, doğmamış ve tüketilemez
olduğunu bilen biri, nasıl kılıçtan geçirir ya da kılıçtan geçer, ey Arcuna?
22. Tıpkı bir kişinin eski elbiselerini bir kenara atması
gibi, bedenlenmiş Özben de eski bedenlerini bir kenara atar ve yenilerinin
içine girer.
23. O'nu silahlar kesmez, ateş yakmaz, su ıslatmaz, rüzgar
kurutmaz.
24. Bu Özben kesilemez, yakılamaz, ıslatılamaz ya da
kurutulamaz. O ebedidir, herşeyi kaplayandır, sabittir, kadimdir ve
hareketsizdir.
25. Bunun (Özben'in) tezahür etmemiş olan, düşünülemez olan
ve değişmez olan olduğu söylenir. Bu yüzden, bunun böyle olduğunu bildiğine
göre, kederlenmemelisin.
Tüm bu satırlarda, ortak olan bir nokta vardır, Özben'in
tahrip edilmesi veya yok edilmesi mümkün değildir. Çünkü Özben değişmezdir.
Daha önceki vecizeyi hatırlayalım; "Gerçek olanın varlığının olmaması diye
bir şey yoktur".
2. Yaklaşım:
26. Ama O'nun sürekli
olarak doğduğunu ve öldüğünü düşünüyorsan bile, ey koca-kollu, o zaman bile
kederlenmemelisin.
27. Doğum için ölüm
kesindir ve ölüm için doğum kesindir; bu yüzden, bu kaçınılmaz olan için
kederlenmemelisin.
28. Varlıklar kendi
başlangıçlarında görünmez olanlardır, orta safhada görünürler ve sonunda
yine görünmez olurlar, ey Arcuna! Bunda kederlenecek ne var?
26 ve 27. vecizelerde
doğum ve ölümün doğal bir olgu olduğunun hatırlatması yapılıyor. Daha sonra
gelen vecizede ise reenkarnasyon bilgisi ve yine varlığın aslında özünün bu
bedenler olmadığının bilgisi veriliyor: Varlık (Özben) önce görünmezdir,
daha sonra bedenlenir ve sonra yine bedeninden ayrılarak görünmez hale gelir
- sonra tekrar bedenlenir ve bu böyle devam eder.
29. Kişi Özben'i bir
harika olarak görür; bir başkası O'ndan harika diye bahseder; bir başkası
O'nun harika olduğunu işitir; yine de bunu duymakla hiçbiri O'nu anlamaz.
Ama, diye devam ediyor
Krişna, Bu Özben’i anlamak için O’ndan bahsetmek, ya da bu konu hakkında
konuşulduğunu duymak, ya da O’nun harika olduğunu görmek yetmez. Çünkü,
Özben bilgisi ancak içsel farkındalık yoluyla yani kişinin bilgiyi direkt
olarak (direkt kavrayış yoluyla) alınabilir. Yani siz yıllar boyu İçsel
farkındalık ya da Yoga hakkında seminerlere katılabilrisiniz ama kendiniz
bunu tatbik etmedikçe, Özen’in ne olduğunu anlamanız mümkün değildir. Yoga
uygulamaları sırasında mutlaka şunu işitirsiniz: “Bir parça uygulama, bir
ton teorik bilgiye yeğdir!” Uygulamada bulunmadıkça, öğrendiğiniz herşey
sadece size entellektüel bilgi olarak sohbetler sırasında yardımcı olacaktır
(yoga bu ara çok popüler olduğundan herkes sizi büyük bir dikkatle
dinleyecektir), ama bu size bir Özben farkındalığı getirmeyecektir. Yalnız
yanlış anlaşılmaması için burada bir not düşmek istiyorum, bilgi önemlidir,
çünkü bilginin olduğu yerde cehalet olmaz (tıpkı ışığın olduğu yerde
karanlığın olmaması gibi – Swami Krişnananda) ama önemli olan kişinin bu
bilgiyi uygulamaya dönüştürmesi yani bilgiyi kullanmasıdır.
Günümüzde, bazı
okullar ise, bu sözü tamamen geleneksel yoga’nin dışına taşıyarak
kendilerine göre bir yorum getirmişler ve aslında teorik bilgiye ihtiyaç
olmadığını sadece mod-a-mod söylenenleri yaparak da yoga’nın
başarılabileceğini söylerler. Bu nedenle de bir çok okul (özellikle batıda)
yoganın hiç bir felsefi yönüne değinmeden sadece beden duruşlarını yapar, ya
da öğrenciye aslında bir anlamı olan bir mantra verir ve bunun bir anlamı
olmadığını, sadece bu “sihirli” heceleri söyleyince öğrencinin mucizevi bir
şekilde aydınlanacağını söyler. Bu tip görüşleri biraz önce söylediğim
nedenden dolayı, geleneksel olarak yoga yapanlar kabul etmez.
30. Bu, herkesin
bedenine nüfus etmiş olan hiç bir zaman yok edilemez olandır, ey Arcuna! Bu
yüzden hiç bir varlık için kederlenmemelisin.
Burada yine Krişna
Özben’in bedenden bağımsız ve yok edilemez olduğundan bahsetmektedir. Kişi
istese bile kendi Özben’ine ya da bir başkasının Özben’ine zarar veremez
çünkü Özben tüm bunlardan uzaktır. Özben’i kılıç kesemez, rüzgar
sürükleyemez, ateş yakamaz. Bu nedenle de Krişna Arcuna’ya kederlenme der.
3. Yaklaşım:
31. Ayrıca, görevini
göz önüne alırsan, tereddüt etmemelisin, çünkü bir Kşatriya için doğruluk
adına yapılan bir savaştan daha üstün hiç bir şey yoktur.
32. Ey Arcuna,
Cennetin kapılarını açmak için gelen böyle bir savaşta savaşmak için
çağrılan Kşatriya'lar mutludurlar.
33. Ama, eğer bu
doğruluk adına yapılan savaşta savaşmazsan, o zaman görevini ve ününü
bırakarak günah işlemiş olursun.
Hint kast sistemi dört bölüme ayrılır.
-
Brahmin'ler: Bu grubun görevi evren ve insanlik icin calismaktir.
Misyon olarak bunu edinirler ve kadim metinleri calisarak ve uygulamalarda
bulunarak once kendi farkindaliklarini arttirir sonra bunu insanliga
sunarlar.
-
Kşatriya'lar:
Yönetici sinifidir. Krallardan, parlementoya, sirket yoneticilerine kadar
tum yonetim kademeleri bu siniftadir. Bu sinifin gorevi, hakliyi savunmak,
haksizi cezalandirmak ve huzur ve guven ortamini saglamaktir. Kşatriya'lar
da isterlerse kendilerini insanlik ve evren adina calismaya adayabilirler.
-
Vaişya'lar:
Toprakla ugrasanlardir. Besin saglama gorevi kendilerine aittir.
-
Şudra'lar:
Hizmetli sinifidir. Tum hizmet islerine bu sinif bakar.
-
Kast dışı
olarak adlandırılan ve belli sebeplerden dolayı hiç bir kast tarafindan
kabul edilmeyen bir beşinci sınıf vardır. Parya olarak adlandirilirlar. Ve
günümüz çingenelerinin bu sınıftan olup, zamanında hindistandan ayrılmış
oldukları söylenir.
Peki kimin hangi
sınıftan doğacağına nasıl karar veriliyor? İşte bu kişinin karması ile
ilgilidir. Bizlerin bugünkü hali tamamen geçmişte yapmış olduğumuz fiillerin
sonuçlarıdır. Evren bizim ona verdiğimizi bize geri ileten yüce bir dağ
gibidir. Eğer biz bir çığlık atarsak o da bize çığlık atar, eğer biz ona
gülümsersek o da bize gülümser. Bu konu her geçtiğinde hep hatırladığım bir
hikayeyi sizinle de paylaşmak istiyorum.
Hindistan’da bir
Tapınak varmış ve tapınağın özelliği içinde bin tane aynası olmasıymış. Bu
tapınağa bir gün bir köpek girmiş ve tapınağın içinde kendisine bakan
–aslında kendi aksi olan- bin tane köpek görünce korkmuş ve havlamaya
başlamış. Elbette, karşısında duran bin tane köpek de ona havlamaya
başlamış. Köpek çok korkmuş, ve can havliyle dışarı çıkmış ve çevrenin çok
tehlikeli bir yer olduğuna kanaat getirmiş. Bir başka köpek de (bu daha
sevgi doluymuş) tapınağa girmiş ve bu köpek karşısında bin tane köpek
görünce arkadaş bulduğu için sevinmiş ve kuyruk sallamaya ve gülümsemeye
başlamış. Elbette karşısındaki bin köpek de ona aynı şekilde cevap
vermişler. Bu köpek de tapınaktan ayrılmış ama mutlu bir şekilde, çünkü
çevresi bir çok dost ile doluymuş..
Herkesin karşısına bir
çok olay çıkar ama herkes bu hikayede olduğu gibi, farklı tepkiler verir.
Kişi özgür iradesini kullanarak karşısına çıkan bir olaya dilediği gibi
tepki vermekte özgürdür. Ama bu tepki “Yapan benim” duygusu taşıdığı sürece,
kişiyi bağlayacaktır ve gelecekte karşısına çıkacak herşeyi de buna göre
şekillendirecektir. Bu nedenle bazı kişiler Brahmin olmaya daha uygundur
bazıları ise bu tip bir bilgi ile hiç ilgilenmezler. Hatta, bu bilgi
önlerine gelse bile, bilginin gerçek değerini idrak edemezler ve yanından
yürür geçerler.
Şu ana kadar
anlattıklarımızdan, Brahmin sınıfından olanlar üstün bir sınıf diğerleri ise
derecesel olarak daha alçak sınıflarmış gibi bir durum çıkıyor ve bu aslında
bakış açısına bağlı olarak doğru değil. Bu nedenle, burada bence önemli olan
bir notu düşmek istiyorum. Her kast kendi içinde mükemmeldir. Bu dünyada –bu
söz ile ifade edilse de edilmese de- her zaman farklı sınıflar olacaktır.
Ancak, şu da unutlumamalıdır ki, kişinin kendi içinde bulunduğu kastın
görevini en iyi şekilde yerine getirmesi ile de bilgiye daha rahat ve kolay
ulaşacağı yeni bedenler edinerek yoga’ya ulaşabilecektir.
Şimdi konumuza dönecek
olursak, Arcuna bir prenstir ve bir Kşatriya’dır. Bir Kşatriya olduğu için
de görevi ülkesini en iyi şekilde yönetmektir. Eğer haklı tarafta olduğu
halde, doğruluk adına savaşmayı reddederse, görevini en iyi şekilde yapmamış
olacaktır.
34. İnsanlar da senin
bu daimi onursuzluğunu nakledeceklerdir; ve onurlanmış biri için onursuzluk
ölümden beterdir.
35. Bu heybetli
araba-savaşçıları senin korktuğun için bu savaştan çekildiğini
düşüneceklerdir ve seni fazlasıyla düşünen bu kişiler tarafından hafife
alınacaksın.
36. Ayrıca senin gücüne bahane arayan düşmanların da bir çok fesat söz
söyleyeceklerdir. Bundan daha acı verici ne olabilir!
37. Kılıçtan geçersen,
cennete gideceksin; zafer kazanırsan, dünyanın zevkini çıkaracaksın; bu
yüzden ey Kunti oğlu, savaşmaya karar vererek kalk!
38. Zevk ve acının, kazanç ve kaybın, zafer ve yenilginin eş değerli
olduğunu bilerek, savaşı savaşmak adına yap; böylelikle günah işlememiş
olursun.
Bu satırlarda ise,
yine Krişna Arcuna’ya savaşmasını ve eğer savaşır ve ölürse, kendi görevini
yerine getirdiğinden cennete gideceğini, eğer kazanırsa da, doğru bir fiili
yerine getirdiğinden bunun olumlu meyvelerinin dünya üzerinde tdaını
çıkaracağının müjdesini vermektedir.
Burada biraz da cennet
kavramını açıklayalım. Cennet ve cehennem aslında farklı şekillerde
yorumlanır. Yoga sisteminde tek dünya bu dünya değildir, farklı planlarda
olmak üzere sayısız dünya vardır ve bu dünyaların bazıları, bu dünyaların
doğası gereği isteklerimizin (yani düşüncelerimizin) anında yerine
getirildiği yerler olurken, bazıları da bizim için bilgisizlik denizine
düşerek bilgiden giderek daha da fazla uzaklaştığımız yerler olarak
tanımlanır. Ancak, unutmayalım ki, yogada nihai amaç, cennet de olsa bir
dünyaya gitmek değil, evrensel birliğe erişmektir.
39. Sana şimdiye dek
öğretilen Sankhya bilgeliğidir. Şimdi, fiilin zincirlerini kırabilmeni
sağlayan Yoga bilgeliğini dinle, ey Arcuna!
Bu çok önemli bir
çümle, çünkü şimdiye dek Krişna’nın anlattıklarının mahiyetini belirtiyor.
Bu cümleye bakarsak, Arcuna şimdiye dek Krişna’nın anlattıklarını uygularsa,
yoga’ya ulaşamıyor.
40. Bunda, ne
çabaların kaybı vardır, ne de bir zararı vardır. Bu bilginin en azı bile,
kişiyi büyük korkulardan korur.
41. Ey Kuru'ların
neşesi, burada bir tek-noktaya-odaklı kararlılık vardır! Dallı budaklı ve
sonsuz olan düşünceler kararsızlarındır.
Swami Sivananda 40.
vecizeyi şöyle açıklar, diğer herşeyde (örneğin tarımda) risk vardır, çünkü
emeğinizin karşılığını alamayabilirsiniz, bir şeyler ters gidebilir ama
Yoga’da böyle bir şey yoktur çünkü yoga’da daha yetenekli olmanız diye bir
durum söz konusu değildir. Herkes eşittir ve samimi olunduğu sürece, herkes
yogayı başarabilir.
Yoga’da tek noktaya odaklı kalabilme yetisinin geliştirilmesi
büyük önem taşır. Özellikle Patanjali’nin Raja
Yoga’sına baktığımızda,
“daha içsel” olarak tanımlanan
Yoga basamakları Pratyahara (içe dönüş), Dharana
(konsantrasyon), Dhyana (meditasyon) ve Samadhi (İçsel-Farkındalık)
durumudur. Kişinin Samadhi durumuna erişebilmesi için, sırasıyla içe
dönebilmesi –yani duyularını dışsal duyu nesnelerinden ayırabilmesi, tek bir
şeye (bu herhangi bir şey olabilir, bazen bir mum ışığı, bazense bir manzara
resmi, vs) odaklanması, bu odaklılık durumunu çabasızca devam ettirebilmesi
gereklidir. Samadhi bundan sonra kendi kendine oluşur. Kişinin bunu
başarabilmesi için, kararlı olması ve yılmaması gereklidir.
Yoga’da başarıya ulaşamamış kişiler için de Krişna’nın yorumu
şudur; bu kişiler kararsızdırlar –Yoga’ya
(Birlik’in mümkün olduğuna) bir inanıp, bir inanmamaktadırlar. Yani bu
kişiler şüpheci bir yaklaşım sergilemektedirler. Şüphecilik, yapıcı olarak
kullanıldığında bizi tehlikelerden ya da yanlış yollardan, ya da hemen her
gördüğümüze bir anda inanmaktan korumasına rağmen, aşırıya kaçıldığında,
bizim için bir engel olacaktır. Peki yapıcı ve yıkıcı şüpheciliğin sınırı
belli midir? Malesef herkes için bu sınır farklıdır, önemli olan kişinin
sağduyulu davranmasıdır.
42. Ey Arcuna,
bilge-olmayanlar Vedalardaki kelimeleri övmeyi zevk sayarak süslü
sözler söylerler ve "Başka bir şey yok!" derler.
43. Arzuyla dolu
olarak, hedeflerini cennet yaparak, doğumu kişinin fiillerinin ödülü yapan
söylevlerde bulunurlar ve zevk ve güce erişmenin özel yollarını açıklarlar.
Veda’lar kutsal hint
metinleridir. Veda’larda farklı konulardan bahsedilir, bunlardan önemli bir
bölümü de bu dünyada yapılacak fiillerin sonucunun ne olacağı ile ilgilidir.
Bu metinlere göre, kişinin bu yaşamındki erdemli fiilleri kişinin cennette
kalmasına, daha sonra tekrar dünyaya dönerek iyi bir ailede doğmasına neden
olur. Bu nedenle bu metinleri takip eden kişilerin ana amacı iyi ve erdemli
bir hayat sürmektir, çünkü bu bundan sonraki yaşamlarını çok yakından
ilgilendirmektedir. Buna konsantre olmuş olduklarından da hayatın gayesinin
bu olduğunu söylerler ve başka bir şey yok derler.
44. Akılları bu tip
bir öğretiyle çelinmiş, arzu ve güce bağımlı olan bu kişiler için meditasyon
ve Samadhi'ye yönelen bu kesin gerçek tezahür etmez.
Ama bunun sonunda, onlar içsel-farkındalık durumuna
ulaşmazlar. (çünkü zaten amaçları bu değildir ve kişi neyi hedeflerse ona
gider.)
45. Vedalar
Doğanın üç değeriyle ilgilidirler; sen bu üç değerin de üzerinde ol, ey
Arcuna! Zıt kutuplardan kendini kurtar ve açgözlü ve istifçi düşüncelerden
kurtularak her zaman Sattva değerinde kal ve Özben'de bulun.
Bu vecize çok önemli,
çünkü burada Sri Krişna Arcuna’ya önemli bir öğüt veriyor. Doğanın
değerlerini daha önce işlemiştik; Sattva, Rajas ve Tamas. Elbette Yoga yapan
kişi, Sattvik değerin kendisinde yükselmesi üzerine konsantre olacaktır ama
Sri Krişna burada Sattvik bile kalma, üç değerin de üzerine çık diyor. Bu
çok önemli, çünkü doğayı alt edebilmek için doğanın değerlerinin üstesinden
gelinmesi gerekli.
46. Özben'i bilen bir
Brahmana için, tüm Vedalar bir su kaynağının yanıbaşındaki bir su
haznesinde duran su gibidir.
İçsel farkındalık
bilgisi kişinin kendi kendine bilgiye ulaşması, bilgiyi alması, onu
özümsemesi ve onunla bir olmasıdır. Halbuki, Veda’lar başka bir kişinin
bilgiyi yorumlamış halinden oluşmaktadır. Bilgi elbette doğrudur ama Yoga’da
hedef kişinin kendisinin bu bilgiye ulaşmasını sağlamaktır. Bu nedenle de,
burada güzel bir benzetme yapılmış. Bilgiye kişinin şahsen ulaşması su
kaynağına ulaşmak olarak görülürse, Veda’ların okunması ancak –yine bu su
kaynağından doldurulmuş ama - bir kase su olarak tanımlanıyor.
Buradan sonra, Sri
Krişna Arcuna’ya Yoga’yı başarabilmesi için gerekli adımlardan bahsediyor.
B.Gita’nın sadece bir felsefe kitabı değil, bir uygulama kitabı olarak
anılmasının nedeni de işte yöntemlerin detaylı olarak açıklanmasıdır.
47. Görevin sadece
çalışmaktır ama asla meyveleri için değil; ne fiilin meyvelerinin seni
çalışman için motive etmesine izin ver, ne de bağımlılığının seni
fiilsizliğe itmesine izin ver.
Burada bir Karma
Yoga tanımı var: “görevin sadece çalışmaktır, ve yaptığın fiilin
meyvelerini terk etmektir.” Ve hemen bir uyarı geliyor çünkü bu çok sık
rastlanılan bir durumdur: “bağımlılığın seni fiilsizliğe sevk etmesin”. Bu
cümlede bahsedilen aslında yoga’nın “ne olmadığıdır.” Kişi bu tip bir
uygulamaya girdiğinde şöyle düşünür: “Ben duyularımı dizginleyebiliyor
muyum? Yani, tıpkı bir kaplumbağanın bacaklarını geri çekmesi gibi, irade
gücümle duyularımı dizginleyebiliyor muyum? Hayır, dizginleyemiyorum. O
halde, en kolay yol beni yoldan çıkaran bu duyu nesneleri ile ilişkimi
kesmek!” Evet, bu bir yoldur. Şimdi isterseniz duyularınızı dizginlemenin
farklı yollarından bahsedelim,
(1) Duyu nesnelerinin arasında kalıp, duyuları dizginlemek
– örneğin şehir hayatında devam ederek, ya da çalışmaya devam ederek,
duyular üzerinde hakimiyet sağlanmasına çalışmak
(2) Duyu nesnelerinden uzaklaşıp, -göz görmezse, gönül
katlanır misali- duyular üzerinde hakimiyet sağlamak – bir yere çekilerek
(örneğin bir mağaraya) duyuları yoksunluk içindeyken dizginlemeye çalışmak.
Her iki durumda da dikkat ederseniz, amaç duyuların
dizginlenmesidir, sadece kullanılan araçlar farklıdır. İşte kafaların
karıştığı yer de burasıdır. Bazı kişiler araçla amacı karıştırarak, amacın
dağa çıkmak, mağarada yaşamak vs olduğunu düşünürler. Halbuki istenilen bu
değildir.
Burada bir ikinci not daha düşmek istiyorum, duyuların
dizginlenmesinde ikinci yolu tercih edenler bile, arada bir duyu nesneleri
arasında dolaşarak kendilerini sınarlar. Çünkü istenilen duyuların
bastırılması değil, duyulara hakim olunmasıdır. Halbuki duyu nesneleri ile
irtibatını kesen kişi, bir zafer kazandığını düşündüğü anlardan sonra bile,
duyu nesneleriyle olan ilk irtibatında aslında bunları çok özlediğini fark
edebilir ve eski alışkanlıklar kendini tekrar edebilir.
48. Ey Arcuna, sürekli
olarak Yoga'da bulunarak, bağımlılığı terk ederek ve başarı ve
başarısızlıkta dengede durarak fiilde bulun! Akıldaki dengeliliğe Yoga
denir!
Burada ve ileriki vecizelerde Karma Yoga’nın tanımını bulacaksınız: Yoga,
“akıldaki dengelilik”tir. Yani, kişinin zıt kutuplar olarak adlandırılan
herşeye karşı aynı tutumu benimsemesi ve değişen şartlara kapılarak bir
rüzgar gibi sağa sola savrulmamasıdır. Yani aslında burada Yama /Niyama
kurallarından “Santoşa” – Halinden memnun olma etiğinin uygulanması
istenmektedir. Santoşa etiğine göre, kişi kendisine ne olursa olsun, durumu
kabullenir ve halinden memnun olarak kalır. –Burada önemli bir not, sakın
bunu boynu bükük sağdan soldan gelen tokatları kabullenmek olarak
algılamayın, çünkü burada istenilen şey bir tibet atasözünde de dediği gibi,
kişinin “değiştirilebilecek şeyleri değiştirmesi ama değiştirilemeyeceği
şeyler için de üzülmemesidir.”
Karma yoga yapmanın
şartları da verilmiş durumda:
(1) Sürekli karma
yoga’da bulun -yani bu arada sırada yaptığın bir yan uğraş olmasın.
(2) Bağımlılığı terk
et – Yaptığın hiç bir şeyle kendini özdeşleştirme, özellikle fiilin
meyvesine karşı olan bağımlılığı bir yana bırak
(3) Başarı ve
başarısızlıkta dengede dur – Zıt kutuplar olarak adlandırılan ve aslında
doğanın değerlerinden başka bir şey olmayan bu geçici olaylar zincirinin
içinde ol ama bunların seni etkilemesine izin verme.
49. Fiil, bilgelik
Yoga'sından çok daha düşük seviyelidir, ey Arcuna! Bilgeliğe (aklın
dengeliliğine) sığın, motivasyonları meyveler olanlar zavallıdırlar.
Fiilde bulunaktan
kasıt burada iyi fiillerde bulunmaktır, örneğin bir fakire yardım etmek iyi
bir fiildir ama bu fakire yardım ederken kişinin kendi çıkarlarını
düşünmesini (kendisinin bu zarif hareketinden dolayı ödüllendirileceğini
düşünmesini) Sri Krişna “zavallılık” olarak tanımlıyor.
50. Bilgelik verilmiş
kişi bu yaşamda iyi ve kötü hareketlerinin ikisinden de sıyrılır; bu yüzden
kendini Yoga'ya ada; Yoga fiildeki ustalıktır.
İşte yine, bir Karma
yoga tanımı. Yoga fiilde ustalıktır. Eğer bir yogiyseniz, fiilin iyi de olsa
kötü de olsa tüm meyvelerini bir kenara bırakmışsınızdır, çünkü meyveler
(iyi olsalar bile) yoga’nın başarılmasına engeldirler.
51. Bilge olan,
bilgiye sahip olarak, fiillerinin meyvelerinden vaz geçerek ve doğum
prangasından kurtularak tüm kötülüklerin ötesindeki yere gider.
Bu vecize ile Yoga’nın
sonucunda başarılacak olan sonuca değiniliyor. Bu felsefe, kişinin
içsel-farkındalığa ulaşmasıyla artık doğum – ölüm çemberinden kurtulduğunu
ve artık zıt kutuplardan etkilenmediği bir yere (birliğe) gittiğini söyler.
52. Zihnin yanılgı
batağından kurtulduğunda, şimdiye dek söylenmiş olan ve söylenecek olan
herşeye karşı kayıtsız kalırsın.
53. Duymuş
olduklarınla karışmış olan zihnin hareketsiz kalıp, Özben'de sabit kaldığı
zaman İçsel-Farkındalığa ulaşmış olacaksın.
Bu vecizelerde ise özellikle yine duyuların ve böylece
zihnin hakimiyet altına alınması durumundan bahsediliyor. Zihnin hareketsiz
kalması, tek noktaya odaklı olarak kalabilmesi durumudur. İşte bu
başarıldığında, İçsel-farkındalık da kademesel olarak gelir.
Arcuna:
54. Ey Krişna, bilgelik sahibi kişiyi, sürekli Samadhi'de bulunan kişiyi
nasıl tanımlarsın? Hikmet sahibi olanlar nasıl konuşur? Nasıl oturur? Nasıl
yürürler?
Sri
Krişna:
55. Ey Arcuna, kişi
aklın tüm arzularını tamamen bir kenara attığında ve tatmini Özben yoluyla
Özben'de bulduğunda, o kişinin bilgeliğe sürekli sahip olanlardan biri
olduğu söylenir.
Tatmini Özben yoluyla
Özben’de bulmak,kişinin mutluluğun kendisi dışında olmadığını anlayarak,
mutluluğu kendi içinde araması demektir. Kendimize ve çevremize bakarsak
aslında gerçekten de mutluluğu dışarıda aradığımızı fark ederiz. Çoğunuzun
bildiği bir hikayeyi size hatırlatmak isterim: Yaşlı ve gözleri zor gören
bir hanım bir gün evde anahtarını düşürür ve kaybeder. Bahçeye çıkar ve
anahtarını aramaya başlar. Ama bir türlü bulamaz. Yoldan geçen bir genç,
teyzeye ne aradığını sorar ve yardımcı olabileceğini söyler. Yaşlı teyze,
anahtarını düşürdüğünü ve kaybettiğini söyler. Genç anahtarı nerede
düşürdüğünü sorup “evde” yanıtını alınca şaşırır. “Peki ama niye anahtarı
dışarıda arıyorsunuz?” diye sorar. Yaşlı teyze yanıt verir: “Çünkü içerisi
çok karanlık, hiç bir şey görmüyorum. Halbuki burada gün ışığı var.”
Şöyle bir düşünün. Biz
de mutluluğun anahtarını bir şekilde kaybettik ama bu anahtarı aradığımız
yer belki de doğru adres değildir. Peki Krişna arzularınızı bir yana atın
derken neyi kastediyor? “Maddenin kölesi olmadan maddeyi kullanmamızı”.
Bu çok önemli bir konu, çünkü genel olarak yoga yapan kişilerin maddeyi terk
ettikleri, “bir lokma bir hırka” ya da boğaz tokluğuna yaşamayı kabul
ettikleri gibi aslında haksız bir önyargı hakim. Tam tersine aslında
istenilen maddenin kölesi haline gelmemektir. Bazı insanlar maddenin kölesi
haline gelmemek için maddeyi tamamen terk etmeyi tercih edebilirler ama bu
mutlaka –olmazsa olmaz- bir şart değildir. Kişi pekala madde ile olan
ilişkisine devam ederek de, maddeden özgürleşebilir. Bunun küçük bir testini
siz de yapabilirsiniz. Örneğin bir düşünün, en çok sevdiğiniz şey nedir?
Belki bir kitap, bir araba, ev ya da vb bir şey olabilir. Şimdi bunu bir an
için kaybettiğinizi düşünün. –Gerçekten bunu tüm detaylarıyla gözünüzde
canlandırın. Eğer bu size acı veriyorsa ya da öfkelendiriyorsa bilin ki siz
o şeye karşı –yogada istenmeyen şekilde- bağımlı kalmışsınız demektir.
Burada, Integral Yoga’nın kurucusu Swami Aurobindo’nun öğrencisi Anne olarak
anılan Mira’nın bir tavsiyesini aktarmak istiyorum. Türkçeye de çevrilen
Anne-Sohbetler kitabında, Anne öğrencilerine şöyle tavsiyede bulunur:
Size gelen herşeyin
evrenin size verdiği bir hediye olduğunu düşünün. Evren bunları –herkesin
olan bir malı sizin kullanmanız için size gönderdi. Bir süre sonra
başkasının faydalanması için onu sizden alabilir. İşte siz, o şey sizde
olduğu sürece, bu hediyenin tadını çıkarın ama onun sizin malınız olmadığını
da hatırlayın ve bir gün evren onu sizden geri aldığında da aynı neşeyle onu
geri verin ve dönüp arkanıza bakmayın.
56. Zorluklarla
dalgalanmayan bir akla sahip olan, zevklerin peşinden koşmayan ve
bağımlılıktan, korkudan ve öfkeden kurtulmuş kişiye şaşmaz değişmez bilgiye
sahip hikmet sahibi denir.
Burada yine bir birliğe ulaşmış kişi tanımı var. Sri Krişna bu kişinin
aklının dalgalanmadığını – yani tek bir noktaya odaklı kaldığını,
zevklerinin peşinden koşamadığını – yani kişinin duyularını dizginlediğini
ve onlara hükmedebildiğini, üç büyük engel olan bağımlılık, korku ve öfkeden
yakasını kurtardığını, bu şekilde de şaşmaz değişmez bilgiye sahip olduğunu
söylüyor.
Akıldaki
dalgalanmaları isterseniz biraz açalım, çünkü burada farklı yorumlarda
bulunabiliriz: Önce tek noktaya odaklı kalmaktan bahsedelim. Diyelim ki
meditasyona oturdunuz ve sakinleşmeye çalışıyorsunuz. Tam tersine her
seferinde bir dolu düşüncenin aklınıze hücum ettiğini fark edersiniz –hiç
aklınızda yokken bir arkadaşınızı aramak aklınıze gelir, bir evvelki gün
yaptığınız bir işi hatırlarsınız, ertesi gün yapmanız gereken “önemli” bir
işinizi unutmamanız gerektiğini kendinize hatırlatırsınız vs. Ve eğer
farkınaa varmazsanız, meditasyon için oturduğunuz süre boyunca, aklınız sizi
bir sağa bir sola düşünce hızıyla çeker durur. Bu akıldaki dalgalanmaların
birincisidir.
Bir ikinci dalgalanma
da aklın şüphe etmesidir. Yine kendimize bakalım. Ruhsal bir disiplin altına
girmeyi bir an için kabul ettiğimizi varsayalım. Aradan belli bir süre
geçtikten sonra – bu süre herkes için farklıdır, kimi için bir kaç hafta,
kimi için bir kaç yıldır – kendimizi ve sistemi sorgulamaya başlarız; “acaba
daha kolay bir yol var mıydı?”, “acaba doğru yolda mıyım”, “niye yanımdaki
kişinin hissettiklerini/ deneyimlerini ben yaşamadım, belki de bu yol benim
için doğru yol değil.” “acaba vaktimi boşa mı geçiriyorum?” Vs. İşte akıl bu
şekilde dalgalandıkça, yani şüphe ettikçe, hedefe de ulaşmak gereğinden
fazla zaman alacaktır. Hatta belki de kişi bir okulu bırakıp başka bir
okulda yeniden başlamayı bile deneyecektir. Burada Swami Yogananda’nın güzel
bir sözünü hatırlatmak istiyorum. Bir Yogi’nin Otobiyografisi kitabında,
Swami Yogananda, aslında yolların farklı olmakla birlikte aynı hedefe
bağlandıklarını söyler. Yolların farklı olmasının sebebi, dünya üzerinde
sayısız kişilikte insan omasıdır. Biri için bir yol zorken, bir diğeri için
o yol çok kolaydır. Önemli olan bir yolda devam etmektir. Tüm yolların
Roma’ya bağlandığını söyleyen ünlü söz gibi, tüm yolların birliğe
götürdüğünü varsayın. Kişi bir yoldan diğerine atladığında, kısa bir yoldan
geçemeyeceği için, geri dönecek ve diğer yolun tekrar başından
başlayacaktır. Bu da ona zaman kaybettirecektir. Bunu Roma’ya ulaşma
analoğuna uygularsak, düşünün ki batıdan Roma’ya girecekken, karar
değiştiriyoruz ve geri dönüp, doğu yolunu deniyoruz, sonra tekrar fikir
değiştirip bir de kuzey batı yolunda devam etmeye başlıyoruz. Aslında tüm
yolların sonu aynı yere çıktığı halde, biz sürekli yoldayız.
57. Bağımlı olmadan
her yerde olan, iyi ve kötü birşeyle karşılaştığında ne sevinen ne de nefret
eden kişinin bilgeliği sabittir.
Burada yine bağımlı
olmamanın önemli olduğunun altı çizilmiş. Gerçekten de istenilen dünyayı
terk etmek değil, dünyeviliği terk etmektir. Bunu bir çok yazar
“kayıtsız kalmak” gibi bir kelime ile ifade etmişler ancak bu da yanlış
anlaşılmıştır. Aslında yazarların kayıtsız kalmaktan ifade etmeye
çalıştıkları şey, kişinin dengeliliğini korumasıdır. Yani başarı ve
başarısızlık, soğuk ve sıcak, iyi ve kötü gibi zıt kutuplar olarak
adlandırılıan her türlü dünya halinde kişinin –mutluluğu kendi içinde
bulduğu ve dışarıda aramadığı için- dengede kalabilmesi ve kendisini
kaybetmemesidir. Kendini kaybetme durumu her iki uç nokta için de
geçerlidir: çok mutlu ve çok sinirli olduğunuz zamanları düşünün, aslında
birbirinden pek de farklı olmayan tepkiler verirsiniz. Anlaşılır olması için
abartılı bir öernek verirsek, diyelim ki kişi piyangodan büyük ikramiye
çıktığı için kalp krizi geçirebilir, aynı şekilde tüm parasını borsada
kaybettiği zaman da...
58. Bir kaplumbağanın
bacaklarını içeri çekmesi gibi duyularını duyu-nesnelerinden geri çeken
kişinin bilgeliği sağlamdır.
59. Duyu nesneleri
(geride) özlemi bırakarak bu perhizkar kişiyi bırakır giderler; ama bu özlem
de Yüce olanı görünce geçer gider.
Burada yine Sri Krişna
bir tarif veriyor. Bu defaki örneği aklınızda tutmanızı isteyeceğim, çünkü
bu sıklıkla benden duyacağınız –benim favori örneklerimdendir. Şimdi bir
kaplumbağayı düşünün. Ne zaman bir tehlike geldiğini düşünürse, bacaklarını
ve kafasını içeri çeker ve tehlike geçene dek de dışarı çıkarmaz. İşte, Sri
Krişna’nın bu güzel örneğinde, kişinin de tıpkı bir kaplumbağa gibi olması
isteniyor. Ne zamanki kişi istemli olarak duyularını, duyularını ayartan
nesnelerden geri çekmeyi başarır, işte o zaman o kişi yogada büyük bir
ilerleme göstermiştir diyor.
Biz genel olarak
baktığımızda, aslında sanılanın aksine çok da kendimize hakim değilizdir.
Örneğin duyularımızı düşünün. Sevdiğimiz ve sevmediğimiz görüntüler vardır,
mesela güzel bir tabloya zevk alarak bakarız ama vahşet dolu bir resimden
hemen gözlerimizi kaçırırırız, sevdiğimiz ve sevmediğimiz kokular vardır,
kimse tuvalet kokulu bir yerde durmak istemez. Yine sevdiğimiz ve
sevmediğimiz tatlar vardır, vs. Sanki bize aitmiş gibi gelen tüm bu
tercihler aslında duyuların birer direktifidir, ve biz bu duyuları
dizginlemedikçe onlar bizde hakimiyet kurmaya devam ederler. Tüm bunların
duyuların birer dayatması olduğunu anlamanın yolu çok kolaydır: Mesela sizin
çok güzel bulduğunuz bir koku, bir başkası içni hiç de güzel değildir. Koku
aynı kokudur, o halde değişen nedir? Sizin tercihleriniz. Eğer
tercihlerinizden –yani duyularınızın dayatmalarından vaz geçebilirseniz,
yani istemli olarak duyularınız üzerinde hakimiyet sağlayabilirseniz,
bilgeliğiniz sağlam olacaktır denmektedir.
Peki siz duyularınız
üzerinde hakimiyet kurduğunuzda ne olacaktır? Geride özlem kalacaktır, çünkü
duyularınız doyrulmaya alışkındır ve onların istedikleri şekilde
doyurulmadıkları zaman özlem hissedilecektir. Ama yine metine göre, bu özlem
de kişinin yüce olanı görmesi, yani birliğe ulaşması ile yok olup
gidecektir.
60. Ey Arcuna,
çalkantılı duygular, bilge kişi (onları kontrol etmek için) uğraşsa da,
aklını fazlasıyla büyüler.
Gerçekten de eğer
düşünürsek bize sorulacak olursa, ilk bakışta bedenimize, duyularımıza,
zihnimize hükemttiğimizi düşünürüz. Ama biraz üzerinde düşünelim, bu
gerçekten doğru mu... Örneğin kişinin fiziksel performansını alalım, hiç
spor yapmamışsanız, bir gün yarım saat koşun, ertesi gün biraz ısrar
etmezseniz bedeniniz yataktan bile kalkmayı reddedecektir. Ya da zihninizden
geçen düşüncelere bir bakın. Acaba zihniniz üzerinde bir denetimimiz var mı?
Bir an sadece istediğiniz tek bir düşünce üzerine yoğunlaşmayı deneyin.
Göreceksiniz ki, bir çok davetsiz düşünce aynı anda zihnimize üşüşecektir.
Hatta onları kovmak için ne kadar sesimizi yükseltirsek, davetsiz
düşüncelerin sayısı da bir o kadar artacaktır. Peki ya duyularımız? Mesela
bir kitap okurken komşunun açtığı müzik ya da trafik sesi sizi rahatsız
etmeden kitaba tam konsantre olabiliyor musunuz? Ya da soğuk bir yerde uzun
süre üşümeden oturabilir miyiz? Genelde bunların cevabı hayırdır. Biz
düşündüğümüzün aksine ne bedenimize, ne duyularımıza ne de düşüncelerimize
çok da hakim değilizdir. Burada Sri Krişna’nın bahsettiği de işte budur.
Kişi ne kadar uğraşırsa uğraşsın duyularımıza hakim olmamız zordur. Duyu
nesneleri, yani etrafımızda bizim dikkatimizi dağıtan herşey ve kendi
düşüncelerimiz bizi sağa sola savurur. Bu nedenle, kişi duyularını duyu
nesnelerinden –tıpkı bir kaplumbağanın bacaklarını içeri çekmesi gibi-
ayırmadığı sürece yogayı başarması mümkün değildir.
61. Kişi, hepsini
dizginleyerek sabit oturmalı ve dikkatini Bana vermelidir; duyuları kontrol
altında olanların bilgeliği sabittir.
Kişi tüm düşüncelerini
tek bir noktaya odaklamalı ve sabit oturmalıdır. Sabit bir duruş, meditasyon
asanası olarak geçen terimdir. Kişi hatha yoga duruşları ile bedenini
sağlıklı tutabilir ama istenen nihai olarak bedenin meditasyonu devam
ettirecek sağlığa sahip olmasıdır. Bu nedenle hatha yoga duruşlarının salık
verilmesinin temel nedeni bedeni meditasyona hazırlamaktır – gerek
konsantrasyon gerekse esneklik açısından. Daha sonra kişi meditasyon
sırasında bir duruş (asana) seçer. Bu basit bağdaş kuruştan, dizlerin
üzerinde oturmaya ya da lotüs duruşu olarak adlandırılan ayakların
tabanlarının yukarı doğru bakacak şekilde bağdaş kurulması ile alt bedenin
kitlenmesine kadar değişebilir. Önemli olan kişinin uzun bir süre rahat
durabileceği bir duruşu seçmesidir. Daha sonra kişi bu duruşta ustalaşmak
ive bu duruşu mükemmelce uygulayabilmek için, artık meditasyonlarını hep bu
duruşta yapar. Kişi belki ilk gün sadece 5-10 dakika sabit bir şekilde
durabilirken, gün geçtikçe bu süre uzayacak ve aylar sonra ısrarlı çalışma
sonucunda 1-2 saat aralıksız aynı duruşta çabasızca durabilme yetisi
kazanacaktır. Peki bunun sağlanmasının amacı nedir diye sorabilirsiniz.
Kişinin meditasyon sırasında dikkatini tek bir noktaya yöneltmesi istenir,
halbuki kişinin duruştaki ustalığının eksikliği nedeniyle bedeninde bir
rahatsızlık hissetmesi (örneğin bacaklarının karıncalanması) kişinin
dikkatini buraya yönelteceğinden, tek noktaya odaklılığı bozacaktır.
İstenilen kişinin beden bilincinden uzaklaşmasıyken, bu tip bir
rahatsızlığın hissedilmesi kişiyi tekrardan bedene döndürecektir. Bu nedenle
kişinin bilgeliğini sabit hale getirmesi için duyularını dizginleyebilmesi
gerekir.
62. Kişi nesneleri
düşündüğünde, bunlara karşı bir bağımlılık ortaya çıkar; bağımlılıktan arzu
doğar; arzudan öfke doğar.
63. Öfkeden yanılgı
gelir; yanılgıdan aklın yitimi; aklın yitiminden ayrım kabiliyetinin çöküşü
gelir; ayrım kabiliyetinin yok oluşuyla kişi mahvolur.
Burada dikkat
ederseniz bir süreçten bahsediliyor. Buna bir örnek verelim ki daha somut
olsun: Diyelim ki, kışın ortasında aklımıza çilek geldi. Çileğin şu an
elimizin altında olmamasıyla çileğe karşı bağımlı hal geliriz –çünkü ona
sahip değilizdir, bu yokluk hissidir, bizim dışımızda olduğunu hissetme
halidir-, bunu hisseder hissetmez arzu duyar ona sahip olmayı isteriz. Eğer
sahip olabilirsek –tufanda çilek bulabilirsek ve alacak paramız varsa- gider
çileği alır, yeriz ve yer yemez kısa bir süre kendimizi tatmin olmuş
hissederiz ama bu tatminkarlık duygusu yerini başka bir arzuya bırakır. Eğer
çilek bulamazsak –ya da tufandaki meyveyi alacak paramız yoksa- öfkeleniriz.
Öfke yerini yaılgıya bırakır –çünkü biz gerçek olan ve olmayan arasındaki
farkı unutur ve Özben olduğumuz gerçeğini unutarak “çilek isteyen filanca
kişi” olduğumuzu sanırız. Böylece aklımızı kaybederiz –her ne kadar bir
öğretiyle karşılaşmış ve onu uyguluyor olsak da, artık tüm felsefe bizim
için “teoride güzel ama uygulaması bu devirde (!) pek de mümkün değil” bir
hale gelir, böylece ayrım kabiliyetimiz çöker yani kişi artık Özben ile
Özben olmayanı ayrıt edemez hale geliriz –yani bizim için çilek ve çileği
arzulayan ve yokluğunu hisseden beden gerçek görünür ve böylece kişi bu
kıskaçta kalarak kendini kaybeder.
64. Ama duyularını
dizginleyip, bağımlılıktan ve reddetmekten kurtularak nesneler arasında
dolaşan kendine hakim kişi huzura erişir.
Bu vecize çok önemli
çünkü önemli bir mesaj veriyor. Sri Krişna, kişi duyularını dizginlemeli,
bağımlılıktan ve reddetmekten kurtulmalı diyor. Reddetmek de tıpkı bir şeye
karşı bağımlı olmak gibidir, biz buna bundan böyle negatif bağımlılık
diyeceğiz. Kişinin bir şeyden nefret etmesi de, onu çok sevmesi de bu görüşe
göre iki zıt kutuptur bu nedenle de önlenmelidir. Burada kişinin her zaman
ve her yerde dengeli ve şaşmaz değişmez bir kararlılık içinde kalması
önemlidir. Bu nedenle duyuları dizginlemek ve bağımlılıktan kurtulmak
derken, özellikle yanlış bir anlaşılma olmaması önemlidir. Örneğin bir
kişinin paraya bağımlı olması –dikkat edin parayı kullanması değil, onun
kölesi haline gelmesi- istenilen bir şey değildir. Ama aynı şekilde, paradan
nefret etmesi ve onu reddetmesi de istenmez! Çünkü böyle yaparsanız
–özellikle biz şehir hayatını sürdüren bizler için bir çok sorun ortaya
çıkacaktır. İşte Sri Krişna’nın Arcuna’ya tavsiyesi, nesneler arasında
(bizim örneğimizde nesne burada paradır) dolaş ama bunun hükmü altına girme
– sevme de nefret de etme, sadece bir araç olsun o kadar mesajı
verilmektedir. Özellikle yoga yapan kişilerin “bir lokma bir hırka”
yaşadıkları ya da yaşamaları gerektiği gibi bir beklenti vardır, bunu
mutlaka biliyorsunuzdur. Bir yogi dendiğinde akla gelen görüntü genelde
şöyledir: Yarı çıplak, saçı sakalı birbirine karışmış ve açlıktan avurtları
çökmüş bir adam bir taşın üzerinde meditasyon yapıyor. Evet, isterseniz bunu
yapabilirsiniz ama meziyet aslında çıplaklıkta ya da taşın üzerinde
oturmakta değildir. Hedefelenen duyuların kotrolüdür. Bir kısım yogi
duyularını şehir içindeyken de dizginleyebilirken, bir kısım yogi duyu
nesnelerinin duyularını kışkırttığını bu nedenle çalışmalarına bir taşın
üzerinde devam etmeye karar verebilir. Her iki durumda da temel hedef
duyuların dizginlenmesidir ve hangi yolun seçileceğinin bir önemi yoktur,
seçim tamamen kişinin kendi tabiatı ve tarzıyla ilgilidir. Bir hikaye
vardır, eski zamanlarda hint krallarından biri kendini yogaya vermeye karar
verir ve eşini ve tüm krallığı reddederek bir mağaraya çekilerek meditasyon
yapmaya başlar. Ancak zihnine ve duyularına hakim olmayı başaramayarak,
saray hayatını mağaraya taşır. Sürekli olarak o hayatı düşünür, hayalini
kurar ve tek noktaya odaklanamayarak amacını gerçekleştiremez. Kralın geride
bıraktığı eşi kraliçe ise tüm ülkeyi yönettiği ve bir sarayda oturduğu
halde, tek noktaya odaklanabilir ve yogayı başarır.
Buradaki hikayede de
anlatılmaya çalışıldığı gibi, marifet mağarada değildir, tıpkı sarayın
kendisinin suçlu olmaması gibi. Kişinin disipline etmesi gereken zihni ve
duyularıdır. Bunları disipline ettikten sonra, nerede oturduğunun ya da ne
iş yaptığının bir önemi yoktur.
65. Bu huzurda tüm
acılar yok edilir, sakin bir akla sahip kişinin zihni kısa zamanda
sabitleşir.
Eğer kişi tek bir
nokta üzerine konsantre olabilirse tüm acıları sona erecektir çünkü artık
kişi kendi Öz Varlığının ne olduğunun farkına varmıştır.
66. Düzenli ve ciddi
olmayanın Özben bilgisi olamaz, ve düzenli ve ciddi olmayanın meditasyon
yapması (da) mümkün değildir; ve meditatif olmayan biri huzurlu olamaz; ve
huzuru olmayan kişi nasıl mutlu olabilir?
67. Dolanıp duran
duyuların uyanmasını takip eden akıl için, ayrımcılık yeteneği rüzgarın su
üstündeki tekneyi alıp götürmesi gibi yiter gider.
Yine önemli vecizeler,
çünkü burada disiplinin öneminden bahsediliyor. Genelde bir örnek verilir,
eğer dünyaca ünlü bir piyanist olmak istiyorsanız, gün aşırı yarım saatinizi
piyano başında geçirmeniz yeterli değildir, disiplin ve ciddiyet şarttır.
Aynı şekilde eğer ruhsal gelişme yolunda ilerliyorsanız, düzenli ve ciddi
bir çalışma programınızın olması ve bunu sıkı bir şekilde takip etmeniz
gerekmektedir. Ama burada piyanoya göre bir avantaj mevcuttur. Herkes iyi
bir piyanist olamaz, bu yetenek işidir. Ama herkes yoga yapabilir – bu
yetenek herkeste mevcuttur. Bununla ilgili garantiyi ileriki bölümlerde Sri
Krişma bize kendi de verecek. Kişinin düzenli ve ısrarlı bir çalışma
yapmamasının sonucu, zihin dizginlenemeyecek, böylece ara sıra meditasyona
oturulsa bile kişinin aklını tek noktada sabitlemesi mümkün olmayacak,
böylece kendi gerçek benliğinin farkına varamadığından acıları yok olmayacak
– yani mutlu olmayacaktır. Kişinin ayrımcılık kabiliyeti, yani gerçek olan
ve olmayan arasındaki farkı ayırt edebilme gücü de yitip gidecektir.
68. Bu yüzden ey koca
kollu Arcuna, duyularını duyu-nesnelerinden tamamen geri çekebilenlerin
bilgisi şaşmaz değişmezdir.
Sri Krişna, bu yüzden,
diyor, duyularını tıpkı bir kaplumbağa gibi geri çekmeyi öğren. Duyu
nesnelerini görse de görmese de, duyuların senin kontrolün altında kalsın.
69. Tüm varlıklar için
gece olanda, kendini kontrol edebilen uyanıktır; tüm varlıkların uyanık
olduğu ise gören bilge için gecedir.
Tüm varlıklar için
gece olan nedir? Kişinin gerçekte kim olduğudur. Biz kendimizin Özben olduğu
gerçeğini ancak kendimizi tamamen kontrol edebildiğimizde fark edebiliriz.
Başka türlü bu mümkün değildir. Bu yolda ilerlemeyen diğerleri içinse kişi
öncelikle bedendir, annedir, babadır, çalışandır, patrondur, öğrencidir vs..
İşte bu cehalet olduğundan ve cehalet karanlıkla temsil edildiğinden gören
kişi için bu gecedir. Kişi bir kez ışığı yani gerçek kimliğini bulduğu anda,
artık onun için karanlık biter çünkü ışığın olduğu yerde karanlık barınamaz.
Işık olduğu anda karanlık yoktur.
Burada Swami
Krişnananda’nın güzel bir hikayesi geldi aklıma. Bir gün ay, tanrının
karşısına çıkmış ve güneşi şikayet etmiş. Demiş ki, “ben ne zaman ortaya
çıksam, güneş beni kovalıyor ve görünmeme engel oluyor mecburen gitmek
zorunda kalıyorum. Güneşten şikayetçiyim.” Tanrı, güneşi çağırmış ve ayın
söylediklerini tekrar edip niye kovaladığını sormuş. Güneşse şöyle demiş “Ay
mı? Hiç görmedim. Bunlar boş şikayetler...”
Gerçekten de güneş
için, karanlık anlayışı yoktur, çünkü güneşin olduğu yerde karanlık var
olamaz. Bu nedenle güneşe karanlığı niye kovduğu sorulduğunda, “karanlık mı?
O da nedir?” diye soracaktır.
70. Tüm arzuları,
suların okyanusa girmesi gibi girip, her yönden dolan (ve) hareketsiz kalan
kişi huzura kavuşur; arzularla dolu olan kişi ise huzura ulaşamaz.
71. Tüm arzularını
terk ederek, özlem duymadan, "benim" duygusu (sahiplenme duygusu) olmadan ve
egoizmden yoksun olarak hareket eden kişi huzura erer.
72. Ey Pritha'nın
oğlu, bu Brahman'nın (ebedi durum) koltuğudur. Buna ulaştığında, kimse artık
yanılmaz. Yaşamının sonunda olsa bile kişi burada bulunarak, Brahman'la
birliğe kavuşur.
İşte Sri Krişna, tüm
söylediklerini bir araya bu şekilde getiriyor. Eğer kişi tüm arzularını alır
ve içsel olarak bunları eritirse – dikkat edin arzuları bastırmaktan
bahsetmiyor- huzura kavuşulacaktır. Kişide “tamlık”, ya da “birlik” olarak
bahsedilen ve “kendi dışında bir şey olmaması” yani “özlem ya da arzu
duyulacak da bir şeyin olmaması” sonucuna ulaşır ve kişi huzura erer.
Hari Om Tat Sat
|