ANA SAYFA GÜNLÜK PROGRAM YOGA EĞİTMENLİĞİ YOGA TERAPİ YAYINEVİ YOGA TATİLLERİ DÜKKAN  İLETİŞİM

BHAGAVAT GİTA YORUMLARI

 

3. BÖLÜM: KARMA YOGA 

Genel Açıklama

Sri Krişna’nın bir önceki bölümde okuduğumuz öğütlerini dinleyen Arcuna’nın kafası karışır. Çünkü Sri Krişna “çalkantılı duygular, bilge kişi (onları kontrol etmek için) uğraşsa da, aklını fazlasıyla büyüler.” demektedir. Bu vecizeyi okuyan bir kişi şöyle düşünebilir, “madem duygular ben ne yaparsam yapayım aklımı başımdan alıyor, demek ki yapacak bir şey yok! Bu duyguları yok etmek için duygularımı harekete geçiren herşeyden el etek çekmeli, bir inziva hayatı sürmeliyim.”  Şimdi burada ilerlemeden önce, biraz bu konu hakkında açıklama yapalım, vecizeleri sonra detaylıca inceleriz.

Yoga’da amaç, duyuların dizginlenmesidir. Bunu bilmek çok önemli, çünkü bu konu hakkında anlatılan herşey bu amaca hizmet eden araçlardır sadece. Şimdi siz duyularınızı tam şehrin ortasında kalarak dizginlemeye çalışabilirsiniz ya da “ben duyularımı harekete geçiren şeylerden çok etkileniyorum, sanırım şehir hayatında kalarak bunu başaramayacağım” diyerek şehir hayatını terk edebilirsiniz. Dikkat ederseniz her iki durumda da amaç “duyuların dizginlenmesidir” yoksa, kişinin belli bir yaşam tarzında, belli bir gelenekte yaşatılmaya çalışılması değildir.

Burada her bir yöntemi açalım:

1.  Şehir hayatı içinde kalmak ve gündelik hayatı devam ettirmek: Duyularınızı gıdıklayacak bir çok faktör çevrenizde olacağından sizi bu dizginlemeden vaz geçirmeye uğraşacaktır. Diyelim ki öfkelenmemeye karar verdiniz ve kendinizi bu yönde eğitiyorsunuz ama bir yandan da her gün İstanbul’un trafiğinde 1,5 saat araba kullanmak zorundasınız. Öfkelenmemeyi başarmanız zor olacaktır. Ama bir kez bunu başardığınızda yani bunun üstesinden geldiğinizde artık nereye giderseniz gidin, öfkenize hakim olabileceksiniz.

2.  Şehir hayatından vaz geçmek ve inzivaya çekilmek: Duyularınızı uyaran hiç bir faktör çevrede olmadığından başlangıçta daha kolay gibi görünen ama aslında yine zor bir yöntemdir. Çünkü özellikle batılı toplumlarda yetişmiş olan bizlerin elinden bir günde tüm konfor alındığında, kişi dengesini kaybedebilmektedir. Düşünün ki yarından itibaren bir mağarada ya da bir aşram’da (ruhsal çalışmaların yapıldığı merkezde) yaşamaya karar verdiniz. Tüm mal varlığınızı sattınız, çevrenize dağıttınız –çünkü artık bunlara ihtiyacınız yok- ve alıp başınızı gittiniz! Bu hem verilmesi zor bir karardır, hem de yaşam standardı olarak sıcak suda yıkanıp, istediğimiz zaman istediğimiz kadar yiyecek bulmaya alışkın bizler için şok edici etkiye sebep olabilecek bir yoldur. Kişi böyle bir yolu seçtikten sonra, alışkın olmadığı bu yaşam tarzından dolayı bir süre sonra isyan etmeye, kendini ve seçtiği yolu –yolun doğruluğunu sorgulamaya ve böylece bu defa kendini bitkin ve ümitsiz hissederek, ruhsal yoldan vazgeçmeye karar verebilir. Bu nedenle, tavsiye edilen kişinin kalbindeki mağarada inzivaya çekilmesi ama şehir hayatını devam ettirmesidir. Bu yoldaki bir başka zorluk da, kişinin duyularını harekete geçiren nesneler çevresinde olmadan duyularını dizginleyebilmesi ama bu nesnelerle tekrar karşılaştığında eski alışkanlıklarına geri dönebilmesidir. Düşünün ki, dağdasınız ve yapacak daha iyi bir şey olmadığından zihniniz rahatlamış durumda ve siz rahat rahat meditasyon yapıyorsunuz. Bir gün artık kendinize ve duyularınıza tamamen hakim olduğunuzu hissettiniz ve şehre döndünüz. Şehirde ise sizin dikkatinizi dağıtacak herşey mevcut, gürültü, eğlence, vs. Ve siz bir kaç hafta/ay/yıl sonra kendinizi meditasyon yapmama için bahaneler türetirken yakaladınız! “Bu gün televizyonda çok güzel bir dizi var, başka bir gün mutlaka komşunuzu ziyaret etmem gerek yoksa ayıp olur, vs...” İşte bunun olmaması için, özellikle şehir hayatını terk edenlerin de belli aralıklarla şehre gelmeleri, insan içine karışmaları ve kendilerini ve duyularını test etmeleri gerekir.

Şimdi bu yazdıklarımdan şöyle bir şey anlaşılmamalı: “Şehir hayatında kalanlar doğru yapıyor diğerleri ise yanlış karar veriyor.” Bunu söylemek mümkün değil, çünkü her iki seçenek de kendi içinde mükemmel. Kişihangi yolu seçeceğine kendi karar vermeli ve ona göre hareket etmelidir. Unutmayın ki birimiz için mükemmel olan bir yol, diğerine hiç uymayabilir. Bu nedenle “moda” diye ya da çevremizdeki herkes öyle yapıyor diye değil, gerçekten içsel sesimizi dinleyerek hangi yolu tercih edeceğimize karar vermemiz gerekir. Yine unutmayalım ki, marifet seçilen yolda değil, o yolda yürüyecek olan bizlerde...

B.Gita daha önce de bahsettiğimiz gibi bir en önemli karma yoga kitaplarından biridir. Özellikle bu bölümde Sri Krişna Arcuna’yı yine karma’ya yani fiile yönlendiriyor. Karma yoga, fiilde bulunmaktır ama Sri Krişna’nın da deyişiyle “fiildeki ustalıktır”, herkes fiilde bulunur ama bunlardan çoğu (fiilin bağlayıcılığını bilmeyenler) için yaptıkları fiiller kendileri için sonuç(lar) doğurur ve böylece kişi bu sebep sonuç döngüsüne saplanır.  Kişi ne zaman fiilde ustalaşır, “nasıl” fiilde bulunması gerektiğini idrak ederse, bu döngüyü kırar ve nihai hedefe ulaşır.  

Aslında burada yeri gelmişken, biraz karma yasasından bahsetmek iyi olur diye düşünmekteyim. Herşeyden önce karma kelime anlamı ile fiil / eylem demektir. Bu nedenle karma dendiğinde “kadercilik”in anlaşılması doğru değildir. Yoga’da her zaman söylediğimiz gibi kişinin kendi yaptıkları önemlidir, biz –bu dünya açısından düşündüğümüzde- başımıza gelen iyi ve kötü olayları kendimiz yaratırız. Bunu da geçmiş fiillerimizle yaparız. Genel olarak felsefeye bakacak olursak, karma’nın en temel tanımı “kişinin geçmiş fiilllerinin meyvesini toplamasıdır.” Biz yaptığımız –bu dünyadaki bakış açımızla- iyi ve kötü fiillerimizin teker teker sonuçlarını toplarız. Öyle ki, reenkarnasyonun* var olduğunu söyleyen bu felsefe, kişi tüm fiillerinin sonucunu bir tek hayatta toplayamayacağı için bir çok kez bu dünyada doğması gerektiğini söyler. Dikkat ederseniz hep iyi ve kötü fiiller derken  “bu dünyada” diye altını çizdim, bunun sebebi aslında bizim iyi ve kötü tanımımızın bile geçici olmasıdır, çünkü genel iyi-kötü kurallarımız bile toplumsaldır. En bariz örnekten yola çıkarsak; mesela öldürmek –bir can almak- hiç bir toplumda hoş karşılanmaz, ama batı toplumları öldürmenin kötülüğü “insan” öldürmekle sınırlıdır, ve hayvanların mezbahalarda öldürülmesi insana verilmiş bir hak olarak görülür, halbuki örneğin Hindistan’da hayvan öldürmek de aynı insan öldürmek gibi “kötü” bir şey olarak algılanır. Şimdi bu durumda hayvan öldürmek iyi bir şey midir, yoksa kötü bir şey midir? İşte sizin yaptığınız fiili iyi ya da kötü olarak nitelemeniz, bulunduğunuz toplumun kurallarına ve sizin bu kuralları ne kadar benimsediğinize göre değişir. Bu nedenle iyi ve kötü son derece görecelidir. Hatta bırakın ülkeler arası farkları, devirler arasında da fark vardır, geçmişte çok kötü gelen bazı hal ve tavırlar günümüzde son derece normal kabul edilmektedir. İyi/kötü kavramı hakkında söylenebilecek bir başka şey de, neyin iyi neyin kötü olduğunu kişinin idrak etmesinin zor olmasıdır. Bizler piyango vuduğunda bunun iyi bir şey olduğunu düşünürüz, ama belki de piyangonun vurması ile tüm hayatımız değişecek ve düşündüğümüzün aksine talihsiz olaylar birbirini takip edecektir. Ya da başımıza kötü bir olay geldiğinde –mesela işlerimiz ters gidip iflas ettiğimizde- bunun kötü bir şey olduğunu söyleriz, halbuki belki de bu iflas sonrası kişi tamamen yeni bir işte, yeni bir hayata başlayıp, çok daha iyi bir konuma gelecektir. Aradan bir süre geçip geçmişe bakarsak, o günün şartlarıyla bir çok “iyi” olarak nitelendirdiğimiz şeyin aslında daha sonra doğruduğu olaylara bakarak o kadar da iyi olmadığını, ve bir çok kötü diye nitelendirdiklerimizin de aslında kötü olmadıklarını görebiliriz. Bunun sebebi bizim değerlendirmemizi yaparken son derece öznel bakmamız ve çok küçük bir zaman/olay dilimi içinde bir yargıda bulunmamızdır. İşte bu nedenle yargılarımızdan kurtulmamız ve aklımızı özgürleştirmemiz önemlidir.

Şimdi karma ilkesine geri dönecek olursak, karma yani fiiller bir meyve yani sonuç doğurur, bu tıpkı sesinizin yankılanması gibidir, siz bir ses çıkarırsınız ve bu ses eko olarak size geri döner. “etme bulma dünyası”, “ne ekersen onu biçersin” gibi sözler de bu görüşten doğan sözlerdir. Eğer birisine tokat atarsanız, bu tokat bir gün size mutlaka dönecektir. (Yoga felsefesi, reenkarnasyonun olduğunu söyleyerek, bu tokat size bu yaşamda geri dönmese bile, başka bir yaşamda mutlaka –tokat olarak olmasa bile- geri döneceğini söyler.)

Şimdi bir parantez daha açmak istiyorum, fiil derken kişinin yaptığı tüm edimleri kapsamaktayız. Örneğin, kişinin yemek yemesi, karnının acıkmasına yol açmakta, karnının acıkması da tekrar yemek yemesine yol açmakta ve bu bir döngü şeklinde sürüp gitmektedir. Yani, karma / fiil kişinin özel olarak yaptığı bazı eylemler değildir. Biz hayatımız boyunca sürekli olarak fiilde bulunmaktayız, hiç bir şey yapmadığımızı düşündüğümüz zamanlar bile, aslında “düşünme” eyleminde bulunmaktayız. Bu nedenle yoga, düşünmenin kendisini de fiiller arasına sokar, ve zihnin aktifliğinin tıpkı bedensel aktivite gibi algılandığını söyler.  

Bhagavat Gita’nın bu bölümünde aslında iki ayrı kısım var. Birinci kısımda Sri Krişna Fiil Yolunu övmekte ve Arcuna’yı fiile teşvik etmektedir. Çünkü dünyadaki hayatın devamı için fiil kaçınılmazdır. İkinci kısımda ise karma yoga hakkında yine bilgi vermekte, böylece aslında kişinin fiilde bulunduğu halde, ruhani bir yaşam sürebileceğinin ve dünyevi bir hale gelmeyebileceğinin ipuçlarını vermektedir. Özellikle duyuların da doğanın değerleri olduğunu anımsatarak, insanın da doğanın bir parçası olduğunun altını çizmektedir. Ancak, burada bir sınırlama vardır: Sri Krişna Arcuna’ya, kişinin kendi yolunu takip etmesi ve bu yolun dışına çıkmak istese bile doğanın onu engelleyeceğini söylemekte; bu nedenle kişinin doğaya karış gelerek değil, doğa ile uyumlu olarak ama karma yoga yaparak yani “fiilde de ustalaşarak” bunu kendi lehine kullanmasını öğütlemektedir. Arcuna’nın günaha yani engele yol açanın ne olduğunu sorması üzerine, ilk nedene dikkat çekmekte ve ilk nedenin arzu, öfke ve cehalet olduğunu söylemektedir. Bunun üstesinden gelinmesi için Sri Krişna’nın Arcuna’ya tavsiye ettiği yol ise, duyuların kontrolü, yani kişini kendine olan hakimiyetidir.  

Tüm bunları dinledikten sonra, Arcuna’nın aklına, önemli bir soru geliyor: Kişi nasıl olur da cehalet yoluna düşer? Bilgiden ayrılır? Günah işler, yani engeller yolunu kapatır? Bu aslında hepimizin sorduğu sorudur. Neden bu koşullar altında, tam bulunduğumuz noktada olduğumuzu kendimize tekrar tekrar sorarız. Krişna’nın buna cevabı şöyledir: Kişinin bu durumda olmasının sebebi, kişinin hareketli olması (rajas değerinin yüksek olması) ve bu değerden doğan arzu ve öfkesidir. Bu nedenle kişinin bu “ilk nedenleri” ortadan kaldırması ve bunlar üzerinde hakimiyet sağlaması önemlidir. Kişi bu nedenlerin üstesinden geldiğinde ise, tekrar yogaya ulaşacak ve yogada kalacaktır.


Arjuna:
1. Ey Krişna, bana bilginin fiilden üstün olduğunu öğretiyorsan, o halde ey Kesava, niye benim bu korkunç fiilde yer almamı istiyorsun?

2. Bu açıkça zihni karıştıran sözlerinle kafamı karıştırıyorsun; bu yüzden ilahi mutluluğa ulaşacağım tek ve kesin yolu söyle.

Sri Krişna:  

3. Daha önce de dediğim gibi, bu dünyada iki tip yol vardır, ey günahsız olan, Sankhya'ların bilgi yolu ve Yogi'lerin fiil yolu!
4. Sadece fiilde bulunmamayla kişi fiilsizliğe erişmez, aynı şekilde sadece terkle kişi mükemmeliyete ulaşmaz.

Burada Sri Krişna, bir önceki bölümde de anlattığı yollara değinmektedir. Kişi her iki yoldan birini seçebilir, hangisini seçeceği kendisine bağlıdır ama burada kişi dikkat etmelidir, çünkü şeklen bir şeyi seçmekle kişi mükemmeliyete ulaşmaz. “Ben artık fiilde bulunmuyorum” diyebilirsiniz ve bütün gün hareketsiz meditasyon pozunda oturabilirsiniz –herkes de sizin meditasyonda olduğunuzu sanabilir- ama zihninizde, fiziksel olarak yapmadıklarınızın hayalleriyle yaşayıp, meditasyon yapmak yerine hayallere dalmışsanız, mükemmelliğe ulaşmayı bekleyemezsiniz. Bu nedenle istenilen şekilci zor şartların zorla kabulü değil, kişinin gönülden bazı –uygulayabileceği- kararlar alması ve bunu yerine getirmesidir.

Aynı şekilde Sri Krişna’ya göre, sadece terk etmekle kişi mükemmeliyete ulaşmaz, siz herşeyi terk edip gidebilirisiz ama bu terki niye yaptığınız önemlidir. Burada istenilen ateşli istekle kişinin mükemmeliyeti araması, buna ulaşmak için çabalamasıdır. Yoksa, örneğin “işimden memnun değilim –zor geliyor, ortamı sevmiyorum- bu yüzden istifa ettim ayrıldım. İşte B.Gita’da söylenildiği gibi bir terk yaptım.” demek burada kast edilen terk değildir.

5. Doğrusu, kimse bir an için bile olsa fiilde bulunmadan duramaz; Doğa'dan doğan değerlerden dolayı herkes çaresiz fiilde bulunmaktadır.

Kişinin doğası elbette doğanın değerlerinden oluşur. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, doğa içinde yer alan herşeyde doğanın üç değeri mevcuttur; Sattva, Rajas ve Tamas. Bu değerler bizden farklı değildir, bizi oluşturan bu değerlerdir. Aynı şekilde doğanın yani yaşadığımız bu evrenin tamamı da bu değerlerden oluşmaktadır. Ama doğada bulunan herşeyde bir değer diğerlerine göre daha baskın bulunur bu da onun yapısını oluşturur. Kişide de bir değerin diğerlerine göre baskın durumda bulunduğu durumlar vardır; örneğin kişi meditasyon durumundayken sattvik değer yükselmiştir, diğer değerlerin üzerindedir, ama ateşli bir tartışma içinde, kıran kırana savaşırken Rajas değeri yüksektir. Aynı şekilde yorgun olmadığı halde tembellik yaptığı durumdaysa Tamasik durumdadır. Yani kişide bu üç değer sürekli olarak bulunur ve bir değerin yükselmesi diğerlerinin yok olması anlamına gelmediğinden, kişi bir değerden diğerine sürekl olarak gçişlerde bulunur. Hatta bunu başka bir şekilde örneklersek: diyelim ki kişi meditasyon yapıyor. Önce oturur ve iyi bir konsantrasyona girer (bu sırada beden, zihin sakindir ve kişide saatva yükselmiştir) ama bir süre sonra sırtında belinde ağrımalar olur, ayakları karıncalanır ve zihindeki sakinlik bozulur yerini hareketliliğe bırakır (işte o an kişide Rajas değeri yükselmeye başlamıştır). Kişi bunu fark ettiğinde tekrardan sattva değerine geri dönebilir ve zihnini sakinleştirebilir, eğer bunu başaramazsa, bir süre sonra konsantrasyonu tamamen dağılacak ve ya zihnen kendine bulutlar üzerinde şatolar inşa edecek ya da uykusu gelecek ve içi geçecektir. (bu durumda da kişi Tamasik duruma geçmiştir.)

İşte doğanın bu değerlerinin herkeste olmasından dolayı herkes sürekli olarak fiilde bulunur. Bakıldığında sanki Sattva değerinin yükseltilmesi temel amaç gibi görünse de, Sri Krişna’nın bu kitabın daha ileriki bölümlerinde de bahsedeceği gibi, yogada istenilen ana hedef bu değerleri aşmak böylece artık doğadan etkilenmemektir. İşte iyiliğin ve kötülüğün bizim için aynı olması, soğuk ve sıcaktan etkilenmemek gibi zıt kutuplardan kendimizi kurtarmak bu şekilde mümkün olabilecektir.
6. Fiil organlarını dizginlerken bir yandan da zihnen duyu-nesnelerini düşünen kimse yanlış anlayışından dolayı, ikiyüzlü olarak adlandırılır.

Fiil organları; eller, ayaklar, ağız, anüs ve üreme organlarıdır. Fiilde bulunmuyoruz diyerek hareketsiz kalıp günlerimizi geçirirken, zihnimizi aktif tutmak istenilen bir durum değildir. Bunu en rahat, inzivaya çekilip, şehir hayatını zihnen dağa taşıma örneğiyle açıklayabiliriz. İşte bu istenilen bir durum değildir, kişinin duyularını bastırması ve onlara zorbalıkla hükmetmeye çalışması ters tepeceğinden, esas istenilen şey, duyuları bastırmak değil duyuları aşmaktır. Bunu “dünya içinde olmak ama dünyadan olamamak” olarak da açıklayabiliriz. Bu açıdan bakarsak, sorun duyu nesnelerinde değildir, kişinin duyulara hakim olamamasıdır.  

Şimdi tüm bu yazıları okuyanlar arasında, “Ben kendime hakimim” diye düşünenler olacaktır. Kendinize hakimiyeti ölçmede çok basit testler yapabilirsiniz. Örneğin, bir süre sadece istediğiniz tek bir şeyi düşünmeye çalışın. Bakın bakalım bunu başarabiliyor musunuz, yoksa zihniniz sağa sola sürekli olarak sapıyor mu... Eğer düşüncelerinizi tek bir noktada toplayamıyorsanız, düşünceleriniz üzerinde hakim olduğunuzu söyleyebilir misiniz?  

7. Ama, ey Arcuna, aklıyla duyuları kontrol ederken, kendisini bağımlı olmadan fiil organlarıyla Karma Yoga ile meşgul eden kişi herşeyi aşar.
İşte Karma Yoga’nın temelinde bu fikir yatar. Kişi tüm duyularını dizginler ve fiilde bulunduğu halde bağımlılığı terk ederek yogaya yani birliğe ulaşır.  

8. Yapman gereken görevi yap, çünkü fiil fiilsizliğe yeğdir ve hatta sadece bedenin idamesi için bile fiilsiz kalman mümkün değildir.

Bu vecize, Sri Krişna’nın Arcuna’ya verdiği pratik bir tavsiyedir. Hatırlarsanız daha önceki bölümlerde de Sri Krişna Arcuna’ya bir Kşatriya olduğu için görevini ifa etmesi gerektiğinden bahsediyordu. Burada yine aynı şeyi söylüyor ve yapman gereken görevi yap diyor.

9. Dünya fiillerle bağlıdır, kurban adına yapılmış fiillerle değil; bu yüzden, ey Kunti oğlu, sadece kurban adına, bağımlılıktan kurtulmuş olarak fiilde bulun.

Bizi dünya hayatına –yani doğum ölüm çarkı olarak adlandırılan reenkarnasyona- bağlayan şey fiildir. Kişi tüm fiillerinin sonucunu tek bir yaşam içinde alamadığından –bu felsefeye göre insan ömrü bunun için yeterli dercede uzun değildir- bir çok kereler doğmak zorunda kalır. Ama kişiyi bu dünyaya bağlayan şey fiiller olduğu halde, kişi bu fiilleri kurban ederse, bu doğum-ölüm çarkının dışına çıkacaktır.

Burada, kurbanın ne olduğuna biraz değinelim. Kurban (sanskritçesi yajna) bildiğimiz anlamda kan akıtma değildir. Kurban kişinin yaptığı fiillerin sonucundan feragaat etmesidir. Ya da başka bir deyişle, bir fiili, onu yapmak doğru olduğu için yapmak ve sonucunda bir beklenti içine girmemektir. Şimdi bunu biraz açalım: Elbette çok bariz beklentilerimizi teşhis etmek kolay, bir okul yaptırırız ve buna karşılık okulun üstüne ismimizin yazılmasını bekleriz; birisine borç veririz buna karşılık ondan bu borcu bir şekilde geri ödemesini bekleriz; bir iyilik yaparız bunun karşılığında bizim de başımıza “iyi şeyler” geleceğini umarız vs. Bir de daha görünmez beklentilerimiz vardır: Örneğin, biz birine yardım ederiz. Bunu iyi kalpli olduğumuz için mi yaparız? Belki kendimize ve çevremize bunun böyle olduğunu söyleriz ama dikkat edin, yardım ettiğimiz kişiden maddi bir beklentimiz olmasa bile, manevi olarak bizim yanımızda olmasını isteriz. Biz onun derdini dinlemişsek, bizim de dertli olduğumuz bir gün onun da bizim derdimizi dinlemesini bekleriz. Eğer derdimizi dinlemezse de, onu “vefasızlıkla” suçlarız. Ya da birisine selam veririz, karşılığında bize selam vermesini bekleriz- vermezse canımız sıkılır, o kişi hakkındaki yargımız değişir, bir daha onu gördüğümüzde tepki veririz vs.  

“Ben insanlara fazla değer veriyorum, ama aslında çevremdekiler bunu hiç de hak etmiyorlar” diyen bir yakınınız eminim vardır. Acaba bu kişi çevresine yaptığı yardımları ve iyilikleri, “böyle davranmak doğru” olduğu için mi yapmaktadır, yoksa bir güç kazanmak için mi yapmaktadır, bir düşünün. Çünkü kişi sadece iyi işler yaparak da nam kazanır, prestij sahibi olur, saygınlığı artar ve böylece büyük olasılıkla farkında bile olmayarak egosunu besler. İşte yajna/ kurban egonun beslenmesini engelleyerek, kişinin yaptığı işin sonuçlarından vazgeçmesini sağlar. Kurbanı uygulamanın bir başka yolu da kişinin sadece o işi düşünmesi, yani sonuçları üzerine konsantre olmadan, sadece yapılması gereken fiili yapılması gerektiği an yapmadır. Mesela sadece karnınızın gerçekten acıktığı an yemek yemeniz ve aralarda yani gerçekten aç olmadığınızda atıştırmamanız bir kurbandır. Birisine iyilik etmeniz gerektiği an, bunun olası sonuçlarını düşünmeden, gidip o kişiye yardım etmeniz bir kurbandır. Kurban konusunda eğitimli olmayan bizler bunu ancak acil durumlarda yapabiliriz, mesela biri vapurdan denize düştüğünde, yolculardan biri olası sonuçlarını düşünmeden kendini denize atar ve düşeni kurtamaya çalışır. İşte o kişinin o an yaptığı bir kurbandır. Ama aynı kişi bir kahraman ilan edildiği için, aynı masumiyeti ve saflığı denizden çıktıktan sonra da muhafaza edebiliyor mu? İşte kurban uygulamasıyla kişi kendini her zaman o denize atlarken hissettiği masumiyet ve saflığı korumayı öğrenir.

10. Yaradan, yaradılışın başında insanoğluyla birlikte kurbanı yaratmış ve "sizler bununla çoğalacaksınız; bu sizin arzularınızın süt veren ineği olsun (arzuladığınız nesneleri size o versin)" demiştir.
11. Bununla tanrıları beslersiniz ve tanrılar da sizi beslerler; böylece biri diğerini besleyince en yüksek iyiye ulaşacaksın.
Bu felsefe, kurbanda bulunulduğunda, evrensel olarak karma yasasının daha süptil planda işlemeye devam etmesinden dolayı, kişinin arzularının doyurulmaya devam ettiğini söyler, böylece kişi kurbanda bulundukça, istediği herşey –daha o istemeden- olmaya başlar, kişinin sözü gerçek olur, vs. Ancak bu durumun bile aslında bağlayıcı olduğunun ve bu arzuların yerine getirilmesi durumundan kişisel fayda saplanmaya çalışılmamasının önemle üstünde durulur. Çünkü tüm bunlar da kişinin nihai hedef olarak yogaya ulaşmasında birer engeldir.  

12. Kurbanla beslenen tanrılar sana arzuladıklarını verirler. O halde, tanrılara bir şey sunmadan onlardan gelen nesnelerin tadını çıkaranlar, gerçek birer hırsızdırlar.
13. Kurbanın artıklarını yiyen dürüst kişiler günahlarından arınmıştır; ama sadece kendileri adına yemek pişiren günahkarlar, doğrusu günah yemiş olurlar.

Hatırlarsanız günah kelimesi B.Gita’da engel anlamında kullanılmaktaydı. Burada, o halde, diye devam ediyor Sri Krişna, kişi eğer kendisine bu hayatta gelen tüm hediyelerin (başına gelen tüm iyi ve kötü olayların) tadını çıkarır ama buna karşılık kurbanda bulunmazsa, bu onun karşısına nihai amaç için bir engel olarak çıkacaktır. Çünkü kişi kurbanda bulunmadığı sürece, bugün yaşadığı “geçmiş fiillerinin sonuçları” yeni sonuçlar doğuracak ve bu döngü –kişi bu döngünün farkına varıp, kırmaya karar vermesine dek- devam edecektir.  

14. Besinden varlıklar, yağmurdan besin; kurbandan yağmur oluşur ve kurban fiilden doğar.
15. Fiilin Brahma'dan geldiğini bil ve Brahma Yok olmaz olandan çıkmıştır. Bu yüzden, her-şeye-nüfuz-eden Brahman hep kurbanda bulunur.
16. Dönmekte olan bu çarkı takip etmeyen, duyularını memnun ederek günahkar bir yaşam süren kişi, boşuna yaşamaktadır, ey Arcuna!
Öncelikle, burada geçen Brahma ve Brahman kelimelerini bira açıklamakta yarar var, çünkü her ikisi genellikle birbirine karıştırılır. Metinde geçen Brahman Mutlak’ın isimlerinden biridir. Brahma ise, her ne kadar Hindu üçlemesindeki (Brahma-Yaratıcı, Vişnu-Sürdürücü, Şiva-Yok edici) tanrilardan biri olarak kabul edilse de, Yoga felsefesi içinde (ulaşılmaz ya da bir şeyler vermesini umacağımız bir tanrı olması yerine) iyi bir yogi olduğu kabul edilir. Srimad Bhagavatam’da (3. Kitap, 8. Bölüm) da, Brahma’nın yaratıldıktan hemen sonra kendi doğasını anlamamış olduğu ve bunu anlamasının 100 yıl sürdüğü söylenmektedir. Bu 100 yıl boyunca, Brahma nefesi ve aklı üzerinde hakimiyet sağlayıp, egosunu dizginleyerek, meditasyon yapmış ve bu sürenin sonunda Yoga’sı mükemmeliyete ulaşmıştır. Ama Brahma bile lekesiz değildir, çünkü yine Srimad Bhagavatam’da kendi yarattığı kızına bir an için bile olsa kötü gözle bakmış (şehvete yenik düşmüş) ve bu nedenle çevresindekilerin ayıplamalarından utanarak bedenini terk etmiştir. (3. Kitap, 12. Bölüm).

Bu vecizelerde gördüğünüz gibi, herşey birbirine bağlıdır. Fiilde bulunan kişi, kurbanda bulunarak evrensel yasalarla uyumlu hale gelmekte, böylece kurbanı sonucu evren ona istediklerini vermektedir. Bunu yukarıdaki vecizedeki örnekle açıklarsak, yapılan fiilin sonucu, gökten yağmur yağmakta, yağan yağmurla besinler yeşermekte, insanoğlu da bu besinleri yiyerek hayatta kalmaktadır. Kişi kurbanda bulunmadığında, bu evrensel akdi bozmakta, böylece kendisi için yoga yolunda yeni engeller oluşturmaktadır.  

17. Ama sadece Özben'deyken memnun olan, Özben'le tatmin olan, sadece Özben'de mutlu olan kişinin, doğrusu yapacağı bir şey yoktur.
18. O kişinin yapılmış olan ya da yapılmamış olan herhangi bir şeyde çıkarı yoktur; ve hiç bir şey için hiç bir varlığa bağlı olmaz.
19. Bu yüzden, bağımlı olmadan, her zaman yapılması gereken fiilde bulun; çünkü bağımlı olmadan fiilde bulunmakla, kişi Yüce Olan'a ulaşır.
İstenilen kişinin mutluluğu dışarıda değil, içeride aramasıdır. Kişi kendi kendisiyle mutlu ve tatmin olmuş bir halde ise, dışarıda olan (veya olmayan) hiç bir şey onun huzurunu bozamayacaktır. Bizlerse genel olarak çok fazla dışarıya dönük yaşarız. Çevremizdekilerin ne dediği, hakkımızda ne düşündüğü, vs çok önemlidir. Hatta o kadar ki, kendi hayatımızı çevremizin istediği şekilde kurarız. Bazı statüler elde edebilmek için, kendimize bazı kıstaslar koyarız ve hayatımız boyunca bu kıstaslara ulaşmak için çabalarız. Kıstaslardan birini yerine getirince de, ulaşması daha zor başka bir kıstası önümüze koyar, ona ulaşmaya çalışırız. Yoga açısından bakıldığında ise, aslında hedef kişinin kendi kendisi ile barışık olması ve mutluluğu kendinde aramasıdır. Bu mutluluğa ulaşmış kişinin artık herhangi bir şeyde çıkarı kalmaz, çünkü mutluluğunun koşulunun “dışarıda” olmadığını o kişi artık anlamıştır. Böylece kişi içe dönerek ama bağımlı olmadan fiilde bulunmaya devam ederek, nihai hedefe – yogaya – ulaşır.

Bir hikaye vardır bilirsiniz, yaşlı ve gözleri pek de iyi görmeyen bir kadın evin içinde anahtarını düşürür ve bahçeye çıkarak anahtarını aramaya başlar. Yoldan geçen bir genç, yaşlı kadına yardım etmek ister ve birlikte uzun bir süre anahtarı arayıp bulamadıktan sonra, genç yaşlı kadına anahtarı nerede düşürdüğünü sorar. Kadın evin içinde düşürdüm deyince, genç şaşırır:

- Peki neden evin içinde düşürdüğün anahtarı dışarıda arıyorsun?

Yaşlı kadın cevap verir: -Çünkü içerisi çok karanlık, halbuki bahçede ışık var.

İşte bizler de belki de mutluluğun anahtarını içimizde bir yerlerde düşürdük ama anahtarı düşürdüğümüz yer olan içimizde değil, dışarıda arıyoruz.

20. Janaka ve diğerleri mükemmeliyete sadece fiil yoluyla ulaşmıştır; hatta kitlelerin korunması açısından da fiilde bulunmalısın.
21. Büyük bir kişi ne yaparsa, diğerleri de onu yapar; o kişi neyi standart olarak belirlerse, tüm dünya o standardı takip eder.
22. Ey Arcuna, üç dünyada da Benim tarafımdan ne yapılması gereken bir şey var, ne de başarılması gereken başarılmamış bir şey var; yine de Ben fiilde bulunuyorum.
23. Çünkü Ben yorulmadan sürekli olarak fiilde bulunmazsam, herkes her şekilde (beni örnek alarak) Benim Yol'umu takip ederdi, ey Arcuna!
24. Fiilde bulunmasaydım, bu dünyalar yok olurdu; kastların birbirine karışmasının ve bu varlıkların yok oluşunun sebebi ben olurdum.
 

Hep bahsettiğimiz gibi, kişi yoga uygulamasında iki farklı temel yol seçebilir. Bu yolların birincisi dünyayı ve dünya nimetlerini terk ederek, inzivaya çekilmek iken, ikincisi dünya hayatının içinde kalmak ama dünyanın sizi kendisine çekmesine izin vermemek yani dünyevi olmamak, kendi gerçek özdeğerlerinizi unutmamaktır.

Janaka ve diğer bazı büyük yogiler ikinci yolu seçmişler ve tıpkı inzivaya çekilen diğer yogiler gibi nihai hedefe ulaşmışlardır. Burada bunu özellikle vurgulamamın sebebi, aslında yolların birinin diğerinden daha üstün olmadığı, kişinin kendine uygun yolu seçtikten sonra, hedefe doğru seçtiği yol üzerinde yürüyebilmesidir. Hep altını çizdiğimiz gibi, yoga’da özellikle dogmalar ya da belli köşeleri olan standartlar yoktur, biri için inzivaya çekilmek daha uygun iken, bir diğeri için şehir hayatında kalmak daha uygun olabilir; önemli olan kişinin kendini dizginleyebilmesi ve dünyadan etkilenmemeyi başarabilmesidir. Bunu yapabildiği sürece, bu yoginin nerede olduğunun, ne iş yaptığının ve ne tip bir yaşam sürdüğünün önemi yoktur, çünkü o kendini bilmektedir. Bu nedenle, her iki yol da kendi içinde mükemmeldir, ve biri diğerinden üstün değildir.

Burada Sri Krişna ayrıca önemli bir noktaya değiniyor ve karma yoga’nın önemini gösteren bir söz söylüyor. Diyor ki, “kitlelerin korunması için bile olsa fiilde bulun, çünkü büyük bir kişi ne yaparsa, herkes onu örnek alır.” Bu liderlerin topluma karşı olan sorumluluğudur. Bir örnek teşkil ettiğiniz sürece, yaptıklarınız mutlaka diğerleri tarafından taklit edilecek ve sizin gibi olmak için yaptıklarınız yüceltilecektir. Bu nedenle, bu öğreti içinde bulunan ve doğayı aşmış olan gurular, zorunlu olmadıkları halde bazı fiillerde bulunmaya devam ederler ve çevrelerindeki kişilere bu şekilde örnek olurlar. Yalnız burada bir konuya dikkat çekmek isterim ki, bazı gurular bu görüşü takip etmeyebilirler. Bunun nedeni, kendini bilen bir guru için yogik araçların anlamlarını yitirmiş olmasıdır. Hatırlarsanız bir çok kez bunu söyledik: Yoga hevesli olan kişilere bazı tavsiyelerde bulunulur; örneğin yama, niyama kuralları ya da Pranayama – nefes hakimiyeti, ya da Asana – duruşlar hep bizim “birlik”e ulaşmamız için bize yapmamız önerilen fiillerdir. Bu nedenle, kişi birliğe ulaştıktan sonra, bu birlikte sürekli olarak kalabildikten sonra, artık bu araçlara ihtiyaç duymadığını hissederek bunları yapmaktan vazgeçebilir. Örneğin Hindistan’daki bazı gurular, hayatının ilk 25 yılında Hatha Yoga çalıştıktan ve yogayı başardıktan sonra, Asana’ları uygulamayı bırakıp, çok daha fazla meditasyon ile meşgul olabilir. Bu durum, o guruya özeldir, ve o gurunun öğrencileri şöyle düşünmemelidir: “Kendisi yapmadığına göre, bana neden bu Asanaları her gün yapmamı istiyor!!!”. Yine de Sri Krişna’nın tavsiyesi, ihtiyaç kalmadığı hissedilse bile, kitlelerin korunması için fiilde bulunmaya devam edip, örnek olmaktır. Sri Krişna’nın kendisi de, evrenle bir olmuş ve bu birliği yaşamakta olan bir varlık olarak, fiilde bulunmaya devam ettiğinden bahsetmektedir.  

25. Cahil kişi nasıl fiile bağımlı olarak hareket ederse, ey Barata, bilge olan da bağımlı olmadan, dünyanın refahını isteyerek hareket etmelidir!
26. Bilge kişilerin hiç biri fiile bağımlı olan cahillerin akıllarını tedirgin etmesin; bilge kişi onları fiile teşvik ederken, kendisi bu fiilleri adanmayla yapar.

İşte, fiil (karma) ve fiil yogası (karma yoga) arasındaki fark burada tüm açıklığıyla verilmektedir. Kişiyi dünyaya bağlayan bağları oluşturan kişinin fiile bağımlı kalması, yani yaptığı fiil ile kendini özdeşleştirmesi ve fiilin bir sonucunu (meyvesini) beklemesidir. Halbuki, bilge olan yani bu bilgiyi almış olan kişi, bunun bağlayıcı sonuçlarını görerek, fiile olan bağımlılığını terk ederek fiilde bulunmaya devam eder. Böylece, fiil bu kişiyi ruhsal bir insan haline dönüştürmeye başlar ve bu kişi içsel simyayı başarmış olur.

26. vecizede önemli bir uyarı var, Sri Krişna bu öğretiyi bilmeyen kişilere bunun anlatılmaya çalışılmaması ve bu kişileri kafalarının karıştırılmamasını istemektedir. Bu önemli bir noktadır, çünkü böylece yoganın “misyoner” bir kimliğinin olmadığı vurgulanır. Yoga, ancak kişinin kendi irade ve isteği ile devam ettiği bir felsefedir. Herhangi bir yaptırımı ya da bir ödül sistemi yoktur, kişi isterse, öğreti hayatını olumlu yönde etkilediğine inanıyorsa bu öğretiyi alır ve yaşamının içine istediği ölçüde yerleştirir.

Burada aynı vecize için ikinci bir yorum daha yapmak mümkün. Doğanın değerlerinden bahsettiğimizi hatırlayacaksınız, Sattva, Rajas ve Tamas. Bir yoginin hedefi hatırlarsanız Sattva bile olmamak, tüm üç değerin üzerine çıkmak ve böylece doğayı aşmaktı. Bunun başarılması için, önce kişinin kendinde bulunan ağır değerleri (Tamas) daha süptil olan enerjilere (Sattva) dönüştürmesi gerekmektedir. Yani, kişide Tamasik değer ağır basıyorsa (örneğin kişi tembelse, sürekli uyumak, hiç bir şey yapmak istemiyorsa), önce bu Rajasik değere (harekete ve canlılığa) dönüştürülmeli, daha sonra Sattvik değer (sukunet, sakinlik) haline getirilmelidir. Ancak bundan sonra, kişinin Sattva değerini de aşması mümkün olacaktır. Yani tüm gelişim boyunca kişinin bu yolu adım adım takip etmesi ve ani kararlarla hayatını etkileyecek büyük radikal değişimlerde bulunmaması tavsiye edilir. Bu açıdan bakılacak olursa, bu felsefe içerisinde bulunmayan bir kişiden bir anda karma yogada bulunmasını istemek, bu kişinin henüz ilk okuldayken, üniversitede okutulacak bir dersi almasını beklemek gibi olacaktır. Halbuki, kişi önce doğru fiilde bulunmalı, kendisindeki sattvik değerin ağır basması için çalışmalıdır. Bir örnek vermek gerekirsek, şöyle diyebiliriz. Diyelim ki, bir kişi büyük paralar kazanıyor. Bir guru ile karşılaşan bir kişiye guru önce, doğru fiilde bulunmasını ve hayır işleri yapmasını tavsiye eder. Elbette bu kişi, bu gurunun tavsiyesini dinlese ve hayır işlerinde bulunsa bile, bu fiilllerinin bir karşılığını bekleyecektir. Bu beklenti maddi olabileceği gibi (verdiğime göre daha fazlasını evren bana verecektir gibi), manevi de (çevremdeki herkes beni sayacak, yaptığım fiil yüzünden gurum beni takdir edecek, vs) olabilir. Aynı kişi zamanla, yoganın felsefi boyutunu inceledikçe ve yol katettikçe, aynı fiili adanmayla yapmaya başlayacaktır, çünkü o da artık bilge kişi haline gelmiştir.

27. Tüm fiiller her durumda sadece Doğa'nın değerlerinden ortaya çıkarlar. Aklı egoizmden dolayı yanılgı içinde olan kişi ise "Yapan benim." diye düşünür.
Kişinin “Ben” demesi, şu anlamı içerir: “Ben” ve “Benim dışımdaki evren”. Bu, dualite yani ikilikçilik içerdiğinden yogada özellikle üstesinden gelinmeye çalışılır. Yapılan tüm fiiller, aslında ileri-geri gidip gelen bir akıştır (etki-tepki), biz bir fiilde bulunuruz, buna karşılık evrenden başka bir fiil olarak bir yanıt alırız, biz de buna başka bir fiille cevap veririz. Bu, döngüsel olarak sürekli devam eder ve her bir etki bir tepki doğurduğu için, daha önce bahsettiğimiz karma ilkesinin esaslarını oluşturur. Halbuki, aslında yapılan tüm fiiller bizim Özben’liğimizden uzaktır, yapan Özben değildir.

Örneğin, bir günümüzü düşünelim. Gece yatar uyuruz, çünkü Tamas fiziksel sistemimiz üzerinde egemen hale gelmiştir, sabah uyanırız ve karnımız acıkır çünkü Rajas egemenliği başlar, kalkar yemek yeriz. Yediğimiz yemek eğer sattva değerleri içermiyorsa (örneğin çok ağır bir kahvaltı yaptıysak) tekrar tamas değeri yükselir ve biz ağırlaşırız, metabolizma yavaşlar, belki kısa bir süre bir köşede kestirmek isteriz, eğer rajas değeri yüksek gıdalar yediysek (çay içip, bol şeker içeren gıdalar yediysek) metabolizma hızlanır ve bizi daha da rajasik (hareketli) bir hale getirir. Biz de bu etkiye karşı tepki olarak yürüyüşe çıkarız ya da enerjimizi boşaltabileceğimiz herhangi başka bir faaaliyette bulunuruz. vs.

Kişi kendini bedeni ya da duyularıyla ya da aklıyla özdeşleştirdiğinden her durumda “yapan benim”  diye düşünür, halbuki yapan Özben değil, doğanın bizde yükselen bu değerleridir. Eğer bu böyle olmasaydı, çok daha önceden tahmin edilebilir bir yapımız olurdu, halbuki bizim yapımız o an hangi değerin bizde hakim olduğuna göre değişir. Mesela birine selam veririz, karşılığında o kişi bize selam vermediğinde, eğer iyi bir günümüzdeysek o kişiye aldırmayız ama kötü bir günümüzdeysek bunu bir sorun haline getiririz, tepki veririz.  

28. Ama, ey koca kollu Arcuna, değerler ve değerlerin işleyişi hakkındaki farklarla ilgili gerçeği bilen kişi, duyular olarak Guna'ların, duyu-nesneleri olarak Gunalar arasında hareket ettiğini bilerek bunlara bağlanmaz.
Bir yoginin işte farkı buradadır. Bir yogi diğer kişilerle belki aynı fiillerde bulunur, ama yogi değerleri ve bu değerlerin kendisi üzerindeki etkisini bildiği için, bu değerlere - yani ne kendi duyularına ne de duyularını gıdıklayan duyu nesnelerine - bağlanmaz.  

29. Doğa'nın değerlerinden dolayı yanılgı içinde olanlar değerlerin işleyişlerine bağımlıdır. Mükemmel bilgiye sahip olanlar, bu bilgiye sahip olmayan bu aptalları rahatsız etmemelidir.
Kişi yine kendisinde yükselen doğanın değerlerinden dolayı yanılgı içinde olabilir. Kişi yanılgı içerisindeyse, gerçek olmayanı (örneğin kendi fiziksel bedenini) gerçek, gerçek olanı da (Özbeni) gerçek olmayan olarak algılar. Böylece yaşama amacı farklı olur ve kişinin hedefi bu dünya üzerinde, bu bedendeyken ya da bu bedeni terk ettikten sonra bazı kazançlar elde etmek olabilir. Burada Sri Krişna biraz önce yapmış olduğu uyarıyı tekrarlayarak, eğer siz bu bilgiye sahipseniz (yani gerçek olanın ne olduğunu biliyor ve gerçek olmayanın sadece doğanın değerleri olduğunun farkındaysanız) bu kişileri rahatsız etmeyin diyor.  

30. Tüm fiilleri Benim için terk ederek, aklın Özben'de odaklanmış, umuttan ve egoizmden, ve (mental) ateşten kurtulmuş olarak savaş.
Burada çok önemli ve B.Gita’nın özü diyebileceğimiz bir tavsiye ile karşı karşıyayız. Sri Krişna Arcuna’ya şöyle diyor:

(1) Fiilde bulun ama fiillerini bana ada, herhangi bir meyve bekleme,

(2) Aklını Özben’de odakla, hayattaki nihai hedefin bu olsun, özellikle buna konsantre ol ki, nihai hedefe ulaş,

(3) Umuttan, egoizmden ve mental ateşten kurtul, gelecek kaygısını bir kenara bırak, “Ben”, “Benim” zannından kurtul ve öfke, kıskançlık, aç gözlülük gibi akıldaki dengeliliği bozan zihinsel ateşten kurtul,

(4) ve başarıya ulaşana kadar da durma, savaş! Burada savaşmak elbette kişinin kendisiyle mücadele etmesidir, yoksa savaş alanındaki düşman ordudan bahsedilmemektedir.  

31. Benim bu öğretimi düzenli olarak inançla ve bahaneler aramadan uygulayan kişiler de fiilden özgürleşirler.
İşte burada tekrardan Sankhya Yoga (Uygulama yogasına) devreye girmektedir. Eğer siz bu birliği hemen başaramasanız bile, uygulamaya devam edin ve bahaneler bulmadan düznli uygularsanız da bir gün kalpleriniz açılacaktır, böylece fiilden özgürleşecek, sonuçlarına bağımlı kalmayacaksınız diyor.  

32. Ama Öğreti'me kusur bularak onu uygulamayanların, bilgide yanılgı içinde olup ayrım güçleri olmayanların yıkıma mahkum edildiklerini bil.

Herşeyde olduğu gibi, üzüm yemek yerine bağcı döven bir yaklaşımla bu öğretiye kusur bulmaya çalışan kişiler ise bu öğetinin kendilerine vereceği faydadan yararlanamayacaklardır. Bilgide yanılgı içinde olmaktan kasıt yine biraz önce bahsettiğimiz gerçek olan ile olmayanın karıştırılmasıdır, bu ikisini karıştıran ve gerçek olanı olmayandan ayıracak güce sahip olmayan kişiler yine bu öğretiye göre (reenkarnasyon gereği) tekrar tekrar bedenlenecek ve karma prensibi gereği yapmış oldukları fiillerin sonuçlarına (iyi/kötü)  katlanacaklardır.

33. Bilge kişi bile kendi doğasına uygun bir şekilde hareket etmektedir; varlıklar doğayı takip ederler; bu duruma baskı altında tutma (dizginleme) ne yapabilir ki?
İşte “kader” olarak da adlandırabileceğimiz kişinin dünya üzerindeki yolu üzerine güzel bir cümle. Burada şu söylenmektedir: Kişi her ne yaparsa yapsın, bazı olayların olmasına engel olamaz. Bir yoginin de başına diğer tüm insanların başına gelen olaylar gelir. Bir yogiyi yogi yapan, olayların seyrini değiştirmesi değildir, yoginin özelliği olaylara bakış açısını değiştirmesidir. Hep verdiğimiz bir örneği yinelemek istiyorum: Her akşam çalışanlarınız yoğun bir trafikte evine dönmeye çalışıyor. Sizi sıkıştıran, önünüze atlayan, yolununuzu kesen arabaları bir düşünün. Şimdi aynı trafikte olan iki arabadan birinin şoförü bu yapılan “haksızlıklara” karşı çok sinirlenir – özellikle kötü geçen bir günden sonra- ve ağzına geleni söylemeye başlar. Hemen yanında benzer tacizlere uğramış bir kişi ise, sakinliğini muhafaza eder. Şimdi soru şu: Aynı olay karşısında iki farklı kişinin farklı tepkiler göztermesi neye bağlanabilir? Ya da şu örneği düşünün: Aynı kişi aynı koşullar altında yine trafikte sıkışıp kalmış olsun, kötü geçen bir günden sonra trafik yoğunluğu onu çok sinirlendirirken, iyi bir günden sonra – mesela maaşına zam aldığını öğrendiği gün- trafik onu pek de ilgilendirmez, hatta herkesin sinirine güler geçer!

Buradaki örneklerde de gördüğümüz gibi, aslında doğa işler, bir yoginin amacı doğayı durdurmak ya da akışını değiştirmek değildir, yoginin amacı doğa ile uyumlu kalabilmektir, doğa yoğun bir trafik olarak tezahür etmekteyse, buna uyumlu olabilmek ve sakin kalabilmeyi denemektir. Elbette burada kişinin kendini bastırarak, öfkesini göstermelik olarak içine atmasından bahsetmiyorum: Her tür bastırma, içe atma bilin ki, ileride daha büyük patlamaların habercisidir. Bu nedenle yogada istenilen bu tip bir bastırma değildir. Burada kast edilen, kişinin bunu “aşması” yani gerçekten sinirlenmediği için, sakin kalmasıdır.

Yine de yoga’nın bir ileriki safhasına baktığımızda, doğanın hüküm altına alınması mümkündür. Şimdi gelin bunu biraz açalım. Kişinin geçmiş eylemlerinden doğan sonuçlara katlanması hakkında söylediklerimizi hatırlayacaksınız: Karma yani kişinin fiilleri, iyi/kötü olarak adlandırabileceğimiz sonuçlara yol açmakta idiler. Burada kişi bu sonuçlar gerçekleşmeden yani tezahür etmeden önce bir seçim hakkına sahiptir, Patanjali’nin Yoga Sutra’larından da anımsayacağınız gibi, “Gerçekleşmemiş karma geçiştirilebilir.” Yani kişi eğer karmik sonuç tezahür etmeden önce alması gerekeni idrak (kavrama) yoluya alırsa, bu sonucun gerçekleşmesine de gerek kalmaz. Ancak yine de, bu idrak gerçekleşene dek, kişi yaptığı fiillerin sonuçlarına katlanır. Ama, kişi kendini dizginlemeyi böylelikle yogayı başarırsa, fiillerin sonuçları çözülür ve kişi, o ana dek yapmış olduğu geçmiş fiillerin de meyvelerinden –yani sonuçlarından- özgürleşir. Çünkü bu dünyada iyi ve kötü diye nitelediğimiz karmaların amacı nihai olarak bizi “yoga”ya yani birliğe götürmek ve bize gerçek varlığımız olan Özbenliğimizi hatırlatmaktır. Kişi kendini bildikten ve “Tat Tvam Asi” yani “Ben O’yum”u kalben diyebildikten sonra, artık doğanın bize bir hatırlatma yapmasına gerek kalmaz. Böylece kişi her şeyi olduğu gibi görebilmeye ve doğanın akışını bir “tanık” olarak izleyebilmeye başlar.  

34. Duyu nesnelerine olan bağımlılık ve nefret, duyularda bulunur; bunlardan hiç birinin etkisi altına girme, çünkü bunlar senin düşmanlarındır.
İşte ilksel nedenleri Sri Krişna açıkladı. Kişinin duyu nesnelerine hakim olmaması demek, kendini bilmemesi demektir. Bu bilginin tersi yani ajnana/avidya, yani bilgisizlik/cehalettir. Kişinin duyu neselerine yani çevresinde olan bitene olan duyarlılığının bitmesi ancak kendine hakim olmasıyla sağlanır.

Şimdi bunu bir öyküyle açıklayalım: Çocukluğundan beri bir gurudan ders almakta olan bir yogi için artık yuvadan uçma vakti gelmiştir. Gurusundan ayrılan yogi, bir ormana giderek, bir ağacın altına oturur ve meditasyon ypamaya başlar. Kendisinin meditatif halini gören çevre halkı da kendisinin büyük bir yogi olduğunu anlayarak, tavsiyeler almak üzere bu yogiyi ziyaret etmeye başlarlar. Karşılığında da yoginin günlük yemeğini getirirler. Tavsiyeler almak için gelenlerden bir tanesi bir gün, yogiye hediye olarak bir inek getirir. İneği takdim eder ve “sütünü sağıp, içebileceğiniz bir inek getirdim, lütfen bunu kabul edin” der. Yogi ineği kabul eder, her gün sütünü sağar ve içer. Ancak yogi her gün kendisine süt veren ineğin rahat etmesini ister ve bu nedenle ona tahtalardan bir ahır yapar. Ahırı gören köylünün biri ona bir öküz getirir. Hayvanlar çiftleşir ve böylece yoginin küçük çapta bir hayvan serveti olur. Köylülerden bir kadın yoginin ruhsal çalışmalara daha çok vakit ayırabilmesi için kendisine yardım teklif eder ve her gün gidip gelmeye başlayarak, hayvanlara bakar. Gelmişken artık yoginin yemeklerini ve günlük işlerini de yapmaya başlamıştır. Bir süre sonra, kadın oraya yerleşir, yogi ile evlenir. Kadın oraya taışınınca ve bir aile kurunca, ağaç altında yaşayan yogi, bu kadının ihtiyaçlarını da karşılayabilmek için küçük bir ev inşaa eder. Yine bir süre sonra çocukları olur. Doğal olarak ev küçük gelince, ek odalar yapılarak, büyütülür. Aradan bir kaç yıl geçmeden, yogi artık, içinde bir çok çocuğun koşturduğu, tavukalrın eşelendiği, ineklerin gezindiği bir çiftlik sahibidir. Birdenbire kendisini soktuğu durumun farkına varan yogi ne yapacağını düşünürken, yıllar önce yanından ayrıldığı gurusunun çiftliğe doğru gelmekte olduğunu görür. Hemen koşarak kendisini karşılar. Guru öğrencisinin huzursuzluğunu görünce nedenini sorar ve öğrenci, nasıl da yüksek idealler peşinde giderken bir anda çiftlik sahibi bir aile babası olduğunu özetleyerek, olan biteni anlatır ve gurudan bir tavsiyede bulunmasını ister. Guru bir süre düşünür ve şöyle der: “Önce ineği birine ver!”

İşte burada guru ilksel nedeni ortadan kaldırmaktadır, hikayedeki ilksel neden inektir, siz ineği yanınızda tuttuğunuz sürece, evinizi, çocuklarınızı, servetinizi bıraksanız bile, yine bir gün o inek için bir ağıl yapacaksınız sonra yine birileri size inekler getirmeye  devam edecek ve yine siz kendinizi tamamen kaybolmuş bulacaksınız. Bu nedenle kişinin kendi ineğini yani duyu nesnelerine olan bağımlılık ve negatif bağımlılık olan nefreti bir kenara bırakması gerekir. Bu yapılmadığı sürece, kişi bir mağara hayatı yaşasa bile, düşünceleri ile dünyayı yanında götürür, bu nedenle ilksel neden olan bu bağımlılığın köklerinin iyice kesilmesi gerekmektedir. Nefretin negatif bağımlılık olduğunu söyledik, çünkü bir şeyden çok nefret ettiğinizde de, çok sevdiğinizde de o şeyi kendinize çekersiniz. Aslında nefret duygusu da tıpkı aşırı sevgi duygusu gibidir. Her ikisi de zıt kutuplar olarak adlandırdığımız iki uç noktadır. Mesela, çok sevdiğiniz bir kişiyi düşünün, o sırada bedeninizin verdiği tepkileri takip edin. Sonra çok nefret ettiğiniz bir kişiyi düşünün, yine bedeninizi izleyin. Her iki durumda da beden beş aşağı beş yukarı aynı tepkileri verir, bedensel olarak baktığımızda örneğin kalp atışları ve nefes hızlanır, zihinsel olarak baktığımızda da düşünme kabiliyeti sekteye uğrar, (objektif olarak düşünememeye başlarız, tarafsızlığımız biter), vs. Kişinin ayrım kabiliyeti böylece biter ve duyular üzerimizde hakimiyet sağlar yani kendi üzerimizdeki hakimiyetimiz son bulur. En basit verebileceğimiz örnek bir yakınımızı –hepimizden uzak olsun- bir kazada kaybetmemizdir, her gün gazetelerden kaza haberlerini okuruz bir derece de üzülürüz, ama eğer bu haberler içinde kendi tanıdıklarımızdan biri varsa bu bizi “çok” üzer. Ya da amerikadaki bir uçak kazası bizi üzer ama olay Türkiye’de geçmişse, Türk olanlar daha bir fazla üzülür. Burada kişinin aidiyet duyguları ve “benim çevrem”, “benim tanıdıklarım”, “benim ülkem” vs diye herşeyi  “benden olanlar” ve “benden olmayanlar” diye ikiye bölmesidir. Büyük yogilere baktığımızda ise, bu bağımlılık duygusunun olmadığıdır. Bu nedenle herkese ve herşeye karşı eşit ve aynı şefkati gösterirler, çünkü karşılarındaki kişiyi ya da şeyi de ayrım gözetmeksizin kendilerinden bilirler. Bu nedenle yogada istenilen, kişinin nötr kalabilmesidir, aşırı uçlardan kaçınması, tarafsızlığını muhafaza edebilmesidir.  

35. Kişinin mükafatı olmasa bile kendi görevini yapması, daha iyi yapacak olsa bile, bir diğerinin görevini yapmasından daha iyidir. Kişinin kendi görevini yaparken ölmesi; bir başkasının görevini korkuyla yapmasına yeğdir.

Şimdi burada tekrardan Sri Krişna kast sistemine değinmekte ve kişinin defolu olduğunu düşünse bile bu dünyada yapması gereken görevi yapması gerektiğine işaret etmektedir. Yani kişi bir sudra olarak hizmetli ise, yoga adına bir anda herşeyi terk ederek, görevini bırakıp bir Brahmin hayatı sürmemesi gerektiğini söylemektedir. Bizler böyle bir kast sisteminin içinde değiliz, ama bu veziceyi şu şekilde yorumlayabiliriz: Kişinin görevi her ne olursa olsun, kişi yogayı başarabilir, çünkü dışsal olarak kişinin yaptığı şeylere, kişinin karma yoga yaparak bağımlı kalmaması koşulu ile, yogayı başarmak herkes için mümkündür. Siz çok yoğun olarak çalışan biri iken yine de bu dünyada bir Jivanmukti – kendini bilen kişi olarak dolaşmanıza engel olan şey yaptığınız iş değil, bu işe gösterdiğiniz bağımlılık ve kendiniz için koyduğunuz tanımlardır. Eğer bu işe bağımlı kalmaz, karma yoga uygular fiilde ustalık gösterir, fiilin meyvelerini arzulamazsanız, kendi görevinizi yaparak en yüce doğruya ulaşabilirsiniz.

Aslında bu vecize ile, Sri Krişna yogilerin her zaman karşılaştıkları bir itiraza da cevap vermektedir. Eminim bir kaç yakınınızından şunu duymuşunuzdur :”Evet ama, herkes senin gibi her gün meditasyon yapsa ve okuduğun kitaplardaki gurulara özenip dağlarda yaşasa, bu dünyadaki yaşam dururdu, çünkü günlük işleri yapacak kimse kalmazdı.” İşte Sri Krişna burada bize şu mesajı vermektedir: Yapman gereken işi yap. Kusur işin kendisinde değil, senin duyularında! Sen bunları dizginler kendi hakimiyetin altına alırsan yaptığın işin bir önemi yok, sen herhangi bir işi yapabilir yine de yogaya ulaşabilirsin. Buna tek engel sensin. Artık kendinin düşmanı değil, dostu ol! Yogada kal.”

Arcuna:
36. Ama istemese bile, kişiyi zorla günah işlemeye ne sevk eder, ey Krişna?

Bu soru binlerce yıldır tüm insanlığın sormuş olduğu sorudur. Madem kişinin ruhsal varlığı, Özben bu kadar yücedir, neden kişi kendini bilmemekte, bunun farkında olmadan yaşamaktadır? Buna sebep olan nedir? Kişi istemeden mi günahta bulunur yani engel yaratır? Bunu kişi kendisi mi yapmaktadır, yoksa kendisinden farklı bir varlık onu yolundan döndürmekte, yani kandırmakta mıdır? Bu sorunun cevabını Sri Krişna aşağıda şöyle vermiştir.

Krişna:
37. Rajas değerinden doğan, tamamen günahkar ve tamamen yok edici olan arzu, öfke sevk eder; bunu (bu dünyadaki) düşmanların olarak bil.
Sri Krişna’ya göre, kişinin düşman olarak dışsal bir düşman aramasına gerek yoktur, çünkü kişinin düşmanı olan şeyler, kişinin hareketlenmesini sağlayan Rajas değerinden doğan (1) arzu ve (2) öfkedir. Elbette kişinin saf ve mutluluk getiren Sattva değeri baskınken, zamanla Rajas değerinin baskın hale gelmesi için de, kişide bulunan Bilgi (Jnana), yerini bilgisizliğe (ajnana) yani cehalete (Avidya) bırakmalıdır. Böylece yine, bir önceki vecizelerde verilen üç büyük düşman tekrar edilmektedir: Arzu, öfke ve cehalet. Şimdi gelin bir kez daha bunların neler olduğunu hatırlayalım:

Arzudan kastımız hatırlarsanız çoğunlukla yanlış anlaşıldığı üzere, sadece kişinin cinsel arzusunu içermiyordu. Arzunun dizginlenmesine Niyama’lardan biri olan “Brahmacharya” kast edilmektedir. Kişinin Brahmachari (Brahmacharya uygulayan biri) olması için sadece fiziksel anlamda cinsel perhizde bulunması istenmez. Buna yemek yemede, konuşmada, her türlü maddeye olan bağımlılıkta da hakimiyet sağlamak dahildir. Eğer biz yemek yemeye karşı aşırı bir eğilim gösteriyorsak, yine arzularımızı dizginleyemiyoruz demektir. Bu nedenle kişinin aşırı bir eğilim gösterdiği her şeyi bu uygulamaya sokabilir, bunun içinde değerlendirebiliriz. Bu nedenle, brahmachari konusu olacak şey de, kişiden kişiye değişebilir. Kimi yemek konusunda kendini dizginler, kimi cinsel anlamda, kimi tüm konularda, bu kişinin kendi irade ve seçimine kalmıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka konu da brahmachari’ye nasıl dikkat edileceğidir. Yoga’da kişinin (1) fikir, (2) zikir ve (3) fiilinin aynı ve bir olması istenir. Yani kişi diyelim ki, tat duyusunu kontrol altına almak için oruç tutmakta, bir şey yememektedir. Ancak eğer zihnen sürekli olarak orucu bozduğunda neler yiyeceğini tasarlıyorsa, fiili ve fikri aynı değildir. Ya da akşam yiyeceği yemeği pişirirken, yemeğin kokusunu iştahla içine çekiyorsa, yoga felsefesine göre o yemeği yemiş sayılır. Bu nedenle yoga felsefesinde de, “düşüncelerinizden de sorumlusunuz” sözü geçerlidir.

Ya da sürekli olarak yoga’da elde ettiği başarılardan bahseden bir kişi düşünün, eğer bunlar sadece lafta kalıyorsa ve uygulamaya geçirmiyorsa, hep “gelecekte” yapacaklarından bahsediyorsa, o kişinin zikri ve fiili bir değildir.

Öfkeyi de yeri gelmişken biraz açıklayalım: Öfke kişinin bir döngüye girmesine yol açar, hatırlarsanız öfke ile ilgili bir önceki bölümde Sri Krişna şöyle diyordu: “Kişi nesneleri düşündüğünde, bunlara karşı bir bağımlılık ortaya çıkar; bağımlılıktan arzu doğar; arzudan öfke doğar. Öfkeden yanılgı gelir; yanılgıdan aklın yitimi; aklın yitiminden ayrım kabiliyetinin çöküşü gelir; ayrım kabiliyetinin yok oluşuyla kişi mahvolur.” (62-63/2). Öfke, kişinin duyu nesnelerine olan bağımlılığından doğar. Demek ki, kişinin öfkesine hakim olabilmesinin yolu, duyular üzerindeki hakimiyetten geçmektedir. Eğer kişi duyularına hakimse, öfkelenecek bir şey yoktur. Kendinize şu soruyu sorun, siz öfkelenmek istemedikten sonra, sizi kimse öfkelendirebilir mi?

Genellikle yoga yapmaya başladıktan sonra, bir çok kişinin sakinleşmekte, öfkesi azalmakta olduğunu söylediklerini işittim. Kişi kendi içine döndükçe, kendisiyle barışık oldukça, çevresiyle de barışık bir hale gelir. (Öfkesini aşırı gösteren kişilere bir bakın, aslında kendisiyle hiç de barışık olmayan insanlardır. Kendisinden alamadığı hırsını, sizden çıkartmaya çalışır.) Böylece, çevresindeki kişiler de yoga yapmaya başlayan kişinin kendisinde bir değişiklik olduğunu söyler dururlar. Burada aslında olan şudur: Kişi kendisiyle eskisine nazaran daha barışık yaşamakta, bir çeşit ateşkes imzalamakta, hayata daha barışçıl bakmakta, olumsuzlukları değil, olumlu yanları çıkarmakta, bu içsel ışık da dışarı yansımaktadır. Böylece, kişinin yoga öncesi yaşamında bulunan “sinir küpleri” artık o kişiyi sinirlendirerek ondan beslenememekte ve yavaş yavaş ya onun yumuşak tarzını benimsemekte ve değişmekte, ya da onun yanından uzaklaşmakta, kendine enerjisini emecek yeni kurbanlar aramaktadırlar.  

38. Nasıl ki ateş dumanla, cam tozla, bir embriyo zarla kaplıysa, bu da bununla (bu evren de bu düşmanlarla) kaplıdır.
Evet bu yine çok önemli bir vecize. Bu evren, bu düşmanlarla (arzu ve öfke ile) kaplıdır, demek, kişi bunları aşmadan, bu evreni (yani doğayı) de aşamaz demektir. Demek ki, kişinin yogaya ulaşmak için doğaya hakim gelmesinin yolu, arzu ve öfkenin üstesinden gelinmesine bağlıdır. Kişi bu düşmanları yenerse, gerçeği olduğu gibi görebilecek, suyla dolu bardağa koyduğu kaşıktaki bükülmenin, optik bir yanılgıdan ibaret olduğunu anlayacak, aslında kaşığın bükülmediğini idrak edecektir. Aynı şekilde, kişinin şaşı olduğu için bir olanı iki olarak görmesi durumunun şaşı olana anlatılması bu kişiyi ikna etmeyecektir. Kişinin doğru görüşe sahip olabilmesi için, şaşılığını düzeltmesi gereklidir.  

39. Ey Arjuna, bilgelik; ateş kadar söndürülemesi zor olan ve arzu biçiminde olan bilgelerin bu süreğen düşmanı ile sarmalanmıştır.
İşte yine, kişinin “bilgelik” elde edebilmesi için yani bilgiye sahip olabilmesi, doğru bir ayrıma sahip olabilmesi için, arzunun üstesinden gelmesi gerektiği söyleniyor. Kişinin arzularını yok etmesi son derece zor bir şeydir. Çünkü kişi her şeyden önce  şu yanlış zanna kapılır: “Eğer arzularım olmazsa, yaşamanın ne anlamı var ki?” Şimdi burada, arzuların olmamasından kasıt, kişinin “hiç” arzu duymaması değildir, tersine arzularının farkında olması ve onları bir gözlemci olarak izleyebilmesidir. Eğer kişi gözlemci, ya da tarafsız bir tanık olarak tüm arzularını izlerse, o zaman arzularının da esiri olmaz. Örneğin kişi yemek yemek istediğinde, bedeninin açlığını hisseder, bu açlığı gidermek için verdiği tepkileri izler, kendini bunlarla özdeşleştirmezse, buna bağlanmayacaktır. Ama yine de bedensel bir arzu olan yemeği yiyecektir. Ama burada önemli bir fark vardır: Bilgi sahibi olmayan, “yiyen benim” diye düşünürken, bilgi sahibi olan sadece bedensel bir ihtiyacını, yaşamaya devam etmek için giderir.

Bir başka yanlış inanış da, kişinin arzunun giderilmesinin sonucu olan, hazdan mahrum kalabileceğidir, ki bu da doğru değildir. Yemeği ihtiyacı karşılamak için yemiş olmak demek bundan zevk almamak değildir, tersine yemeğe kişinin kendisini tamamen vermesi, yemeğin kokusunu hissetmesi, ağzına götürürken elini, elinin çatalını tutuşunu hissetmesi, yemeğin ağzına girişini, sıcaklığını, tadını, çiğnerken kendisine verdiği hissi vs izlemesi ve yemeği yutuşunu takip etmesinde, normal bir yemek yiyişe göre çok daha fazla haz vardır, çünkü kişi kendini o an tamamen yemeğe adamakta, ona konsatre olmaktadır. Burada, tam-farkındalık hali vardır, bu nedenle de çok daha yüksek bir haz ve tatmin duyulur.

Ancak aynı vecizede önemli bir ayrıntı da verilmiştir, “arzu, bilgelerin bile süreğen düşmanıdır” denmektedir. Gerçekten de tüm arzularımı yendim demek biraz fazla cüretkar sözdür. Çünkü kişi içinde bulunduğu doğa gereği, sürekli olarak duyu nesneleri ile karşılaşır, her ne kadar duyularına hakim olsa bile, bir an gelir, fiilen olmasa bile, fikren duyu nesnelerine kapılıverir! Bu nedenle, burada kişinin küçük adımlar atması ve her adımı sindire sindire ilerlemesi, herşeyden öte zayıflıklarının bilincinde olması ve alçakgönüllülüğü elden bırakmaması özellikle önemlidir.  

40. Duyuların, aklın ve zihnin arzunun yuvalandığı yer olduğu söylenir; (arzu) bunlar yoluyla bilgiyi örterek bedenli olanı yanıltır.

İşte biraz önce söylediğimizi onaylar nitelikte bir vecize. Arzuyu fişekleyen duyulardır. Duyular ise, akıl ve zihinde bulunur. Kişi aklına hükmetmedikçe, duyusal algılamalarına hükmetmesi mümkün değildir. Duyulara hükmedilemezse, arzu ortaya çıkacaktır, böylece bilgiye ulaşmak mümkün olmayacaktır. İşte tekrardan, akıl üzerine hakimiyete geri döndük. Kişi zihnini kontrol edemezse, kendine-hakim olamaz. Bu nedenle, Patanjali’nin yoga sutralarında bahsettiği, yoganın içsel aşamaları Pratyahara (içe dönüş) ile başlar, Dharana (Konsantrasyon) ile devam eder. Çünkü ancak bundan sonra, meditasyon ve tefekkür gelir. En basit pratyahara ve dharana uygulamalarına baktığımızda, bunun kalabalık ve gürültülü bir yerde meditasyon yapmak, kitap okumak, yani örneğin kulaklar olduğu halde duymamayı başarmak olduğunu görürüz. Kişi, bir kaplumbağanın uzuvlarını içeri çekmesi gibi, duyuları olduğu halde, çevresinden etkilenmemeyi başardığında pratyaharayı başarmış demektir. Bundan sonra, aklın tek bir noktaya odaklı olarak kalabilmesi durumu yani konsatrasyon gelir. Burada, eğer o kalabalıkta okuduğumuz kitabı yüzde yüz anlıyorsak, konsantreyiz demektir. Eğer kalabalığın sesini duymuyor ama gözlerimiz kitabı takip ettiği halde, aklımız başka yerlerde dolaşıyorsa, konsantrasyonu başaramadık demektir. Bu da pratyaharayı da başaramadığımızı gösterir. Şimdi burada şu nokta önemlidir, pratyahara ile dharana birbirinden ayrılamaz. Yani, ben sırf zihnen başka yerlerde olduğum için, boş gözlerle gündüz vakti gözlerim açık uyuyorsam, bu pratyahara yaptığım anlamına gelmez. Bu sadece gündüz vakti gözlerim açık uyumayı öğrendim demektir!!! Pratyahara ve Dharana’da istenilen, dikkat tek bir yere kanalize edilirken, diğer her şeye karşı duyuların kapatılmasıdır. Yani, eğer büyük bir patırtıda bir mum ışığı konsantrasyonu (Tratak) yapıyorsam, dikkatimi seslere değil, sadece mum ışığına vermem, onun şeklini, hacmini, yapısını, parlaklığını görmem, başka hiç bir şeyi düşünmememdir.  

41. Ey Bharata'ların en iyisi, bu yüzden önce duyularını kontrol et, bilginin ve farkındalığın yok edicisi olan arzuyu öldür!
Bu yüzden, diye devam ediyor Sri Krişna, eğer arzuyu öldürmek istiyorsan, önce duyularını kontrol et. Eğer Pratyaharayı tam ve kesin olarak uygulayabilirsen, sadece günün belli zamanlarında değil, tüm yaşamın boyunca günün her saatinde bu hal içerisinde kalabilirsin, böylece duyuların senin kontrolün altında olur, istediğin zaman, gerektiği kadar onları beslersin, ve kontrol sende kalır.

Burada arzuyu “öldürmek” gibi radikal bir kelime kullanıldığı için, yine bir not düşmek istiyorum: Bir kaç vecizedir söylediğimiz hep şu oldu: istenilen şey duyuları köreltmek değildir, sadece kontrol altında tutulmalarını sağlamaktır. Şimdi, eğer kişi duyularını köreltirse ne olur sorusunun cevabını arayalım: (1) Duyuları gerçekte körelmez, kişi sadece bir süre köreldiğini düşünür ve kişi köreldiklerini düşündüğü için yavaş yavaş duyuların kontrolünü gevşetir, duyular da eskisine nazaran çok daha şiddetli bir şekilde geri dönerler. (2) Duyular körelir, böylece kişi yaşama karşı olan sevincini yitirir. Yaşama karşı olan sevinci tükendiği için umutsuzluğa düşer, yaptığı uygulamaların yararsız ve hatta zararlı olduğu sonucuna varır ve uygulamalara karşı öfke duyar, öfkeden yanılgı gelir, yanılgıdan aklın yitimi gelir ve ayrım kabiliyeti çöker, vs...

Bu bir çok arayış içinde olan kişinin başına glemiştir, ve yanlış anlayışlarından dolayı, yıllarca yaptıkları aşırı dizginleme çabalarının bir sonuca varmadığını gören bu kişiler sonuçta suçu, felsefenin kendisine atmışlardır. Bu nedenle bu konuda dikkatli olmakta fayda var. Örneğin, en basit temel arzularımızdan bir kaçını sıralayalım: (1) Nefes almak (2) Yemek yemek ve su içmek (3) uyumak / dinlenmek. Şimdi bu en temel arzulara elbette sahip olacağız, kimse sizden nefesinizi tutup öylece kalmanızı, hiç bir şey yememenizi, ya da hiç uyumamanızı istemiyor. Yine tekrar edersek, istenilen şey şudur: kişinin kendini kontrol etmesi, bedenin yorgunluğunu gözlemesi ve ona uyumak için kendi belirlediği bir süre vermesi, bedenin açlığını hissetmesi ama yine ona kendi belirlediği bir yemeği vermesi vs. yani özellikle, kendine karşı aşırı sıkı ve sert davranmaması, bedenini/ zihnini vs gereksiz yere aşırı zorlamaması, orta yolda kalmanın, dengeliliğin yogada istenilen olduğunu unutmaması.  

42. Duyuların bedenden daha üstün olduğu söylenir; akıl duyulardan, zihin akıldan üstündür; ve zihinden üstün olan da O - Özben'dir.

Burada kaba olandan süptil olana doğru bir sırlama var: Beden-duyular-akıl-zihin-Özben. İşte yine pratyahara’dan bahsediliyor.

Burada tam da bu konuyla ilgili bir örnek verelim. Kişinin bedeni kendisi için değerlidir, kişi bedeninin hiç bir parçasını kaybetmek istemez. Yani, kimse kolu, bacağı kesilsin istemez. Hatta bu konuda ileriye gidip, kolu bacağı kesileceğine, ölmeyi tercih edeceğini söyleyenler bile çıkacaktır.

Şimdi, kişinin karşısına şöyle bir durum çıksa: Biri dese ki, “ya kolunu keseceğiz ya da kör olacaksın.” Kişi şöyle bir düşünür ve kolunun kesilmesini kabul eder, çünkü gözlerinin görmesi, kollarından daha değerlidir. Aynı şekilde bu kişiye şöyle bir şey dense, “ya kör olacaksın ya da zekanı  kaybedeceksin, (aptal olacaksın)” kişi kör olmayı tercih eder. Çünkü akıl, duyulardan üstündür. Aynı şekilde kişiye “ya aptal olacaksın, ya da delireceksin (zihinsel dengeni kaybedeceksin)” dendiğinde, kişi aptallaşmayı tercih eder, çünkü zihin akıldan üstündür. Ama her şeyden öte, kişi yaptığı herşeyde Mutluluğu yani O - Özben’i arar. Mutluluk duyacağı, herşeye rağmen, mutlu kalabileceği seçimler yapmaya çalışır. Kişi bunu yani Mutluluğu hep Özben olmayanda arar, ta ki, doğru ayrım kabiliyetine sahip olup, Özben olanı Özben olmayandan ayırt edebilene dek. Daha sonra, gerçek, herhangi bir şekle veya şarta bağlı olmayan mutluluk hali, SatChitAnanda durumu kişide gerçekleşir.  

43. Böylece, O'nun zihinden üstün olduğunu bilerek ve kendini Özben'le dizginleyerek, savaşılması zor, arzu biçimindeki düşmanını kılıçtan geçir, ey koca kollu Arcuna!

Kişi asıl aradığının Özben olduğunu, asıl kaybetmek istemediğinin –zaten de kaybetmesi mümkün olmayan- saf mutluluk halini deneyimlemek olduğunu anladığı an, Özben’de kalır ve buna ulaşmada yolundaki en büyük engellerden biri olan arzu biçimindeki düşmanı isteyerek kılıçtan geçirir. Kişi bunu yapar, çünkü artık burada bir feragat olmadığının, daha yüksek bir değer için daha düşük bir değeri bıraktığının ve bu yüksek değerin düşüğü de içerdiğinin idrakındadır.

*) Elbette reenakarnasyon inancınızın olup olmaması şahsi bir karardır. Her yoga yapan kişinin bu inancı paylaşmasını beklememiz doğru değildir. Biz burada sadece yoga felsefesinin temel ilkelerini açıklıyoruz. Bu nedenle kendinizi lütfen bir şeylere inanmak zorundaymış gibi hissetmeyin.

Hari Om Tat Sat

 
Kitabın ana sayfası   Bir önceki bölüm   Bir sonraki bölüm

   
GÜNLÜK PROGRAM
  • PROGRAM AKIŞI
  • ÜCRETLER
  • İNDİRİMLER
YOGA EĞİTMENLİĞİ
  • GENEL BİLGİLER
  • PROGRAM İÇERİĞİ
  • SIK SORULAN SORULAR
YOGA TERAPİ
  • GENEL BİLGİLER
  • HANGİ HASTALIKLAR
YOGA TATİLİ
  • GENEL BİLGİLER
    GİDERKEN ALINMASI GEREKENLER
MASAJ TERAPİLERİ
  • GENEL BİLGİLER
    ÜCRETLER
DÜKKAN
  • ÜRÜN KATALOGLARI
    FİYAT BİLGİLERİ
İLETİŞİM
 

Yoga Bharati San Francisco - Yoga Bharati Los Angeles - Yoga Bharati San Diego - Yoga Bharati Detroit -

Yoga Bharati Seattle - Yoga Bharati Atlanta - Yoga Bharati Calgary/Kanada

Vivekananda Yoga Üniversitesi Bangalore/Hindistan
 

 

İstanbul Yoga Merkezi

Caddebostan Mah. Bağdat Caddesi Kantarcı Rıza Sokak Köseoğlu Apartmanı No: 5 D: 3 Erenköy / İstanbul
Tel: 216. 368 8482 - 532. 357 3858

Copyright 2010

Logo tasarım: Rek ajans (T: 212. 325 37 02)