İÇSEL
FARKINDALIK, ANLAMI VE YÖNTEMİ
Swami Krishnananda
The Divine Life Society (İlahi Yaşam Topluluğu) Genel Sekreteri
Sivananda Aşram, Rişikeş, Hindistan
Kitabın birinci
bölümündeki ilk paragrafların daha anlaşılır olması için bana yardımcı olan
arkadaşım Güneş Tokcan'a teşekkür ederim. Güneş Tokcan'ın çevirdiği,
Dharma Yayınları'ndan çıkan kitapları, kitapevlerinde bulabilirsiniz.
Sevgili Swami
Krishnananda'nın aydınlanmanın ne olduğunu ve ne olmadığını anlattığı bu kitap,
daha önce çevirmiş olduğum Ruhsal Yaşamın Problemleri kitabında
Swamiji'nin öğrencisi Larry'e el kitabı olarak verdiği kitaptır.
Swami
Krishnananda, Swami Sivananda'nın öğrencisidir. Swami Sivananda'nın kurmuş
olduğu yoga merkezi olan The Divine Life Society'nin genel sekreteridir.
Kendisine, bu çevirileri yapıp yayınlamama izin verdiği için sonsuz teşekkür,
sevgi ve saygılarımı sizlerin önünde de belirtmek isterim.
Keyifli
okumalar...
Yoga hakkında bilgi sahibi olmak, ücretsiz
türkçe Yoga kitaplarını okumak ve İstanbul'daki Yoga Merkezleriyle ilgili
bilgilere ulaşmak için Yoga Merkezi'ne uğrayınız.
http://angelfire.com/indie/yogamerkezi
Bu kitabın orjinal ingilizcesine ve Swami
Krishnananda'nın diğer kitaplarına ulaşmak için, aşağıdaki bağlantı adresini
tıklayabilirsiniz.
http://www.swami-krishnananda.org
Önsöz - 22 Ağustos 2001'de
yüklenmiştir.
1. Bölüm - 22 Ağustos 2001'de yüklenmiştir.
2. Bölüm - 28 Ağustos 2001'de
yüklenmiştir.
3. Bölüm - 30 Ağustos 2001'de
yüklenmiştir.
4. Bölüm - 7 Eylül 2001'de
yüklenmiştir.
5. Bölüm - 14 Eylül 2001'de
yüklenmiştir.
Ek - 14 Eylül 2001'de
yüklenmiştir.
Önsöz
"Kendini
bil ve özgür olacaksın", --bu daimi bilgelik -öğreti, tüm yaratılışın
eskimeyen macerasının ebedi mesajını kuşatır- kişilerin, şeylerin ya da
tekamüldeki herhangi bir varlığın kişisel farkındalık alanlarına sıçrar.
Heryerde ve her şeyde yer etmiş olan "benlik"in karakteri, aşkı
olduğu kadar nefreti, savaşı olduğu kadar barışı, statiği olduğu kadar
dinamiği, yaşamı olduğu kadar ölümü anlatır. Ancak saklambaç oynayan ve
varoluşun tüm biçimlerinde gizlenen esrarlı fizik ötesinin idrakı ve
nesnel-olmayan şuurun teyiti için evren draması, varolmak manasında olduğu ve
halen de bu manada olan, gözden kaçırılan daimi bir sır olarak kalmaz. Burada,
tüm ihtiyaçlarımızın en gereklisini aklımızda tartma teşebbüsü vardır, bu
baskı, herkesin yaşamındaki içinden ve dışından ve diğer tüm yanlarından
çağırmaktadır.
Bu kitabın
içeriği bir kaç yıl önce The Divine Life Society Aşramındaki arayanlara
verilmiş beş konuşmanın konusunu oluşturmaktadır ve bu önerilerin arayıştaki
bir çok ruha bir faydası olacağı umulmaktadır.
Swami
Krishnananda
25 Nisan 1994
The Divine Life
Society
1. BÖLÜM
Bugün özellikle
İçsel Farkındalık, ya da Tanrı-Bilinci olarak tanımlanan Hindistan'ın
özgürleşme kavramına alışkın olmayanların faydalanacağı bir kaç kelime
söylemeye çalışacağım. Genellikle, Hintlilerin, özgürlüğün ya da hayatın
amacının gerçekte ne olduğunu bildikleri düşünülür - aslında Hindistan'da bile,
yaşamın ilahi amacı hakkındaki fikri mükemmel ve kesin olmayanlar vardır, yine
de Batı kültürünün beşiği olarak kabul edilen Avrupa ve Amerika gibi yerlerde
yaşamın anlamı çok daha yanlış temeller üzerine oturtulmaktadır. İçsel
Farkındalık terimi, ruhsal çevrelerde kullanılmakta ve çoğunlukla Tanrı-Bilinci
ile özdeşleştirilmektedir. Her bir insani çabanın arkasındaki temel motivasyonu
tanımlamaya yönelik bu genel kullanımına rağmen; insan aklının erişibileceği
noktanın tamamen üzerinde olan bir şeyle karşılaşıldığında, insana özgü düşünce
tarzının araya girme olasılığı vardır. İnsanın varoluşunun anlamını çözmeye
çalışmanın sorumlusu - Kadir'i Mutlak Tanrı olarak alınsa da - insanın olaylara
bakışındaki kökleşmiş ilişki kurma kalıplarıdır.
İnsanın düşünme
tarzının belli bazı özellikleri vardır: Öncelikle, bu düşünme tarzı, uzaysal
genişleme ve mesafe kavramına, geçici başarı zannına, süreç ve hareketin, eylem
ve çabanın, işe ve işin sonuç veya meyvesinin elde edilmesine bağlıdır. İnsan
aklının normal olarak düşünebileceği başka bir yol yoktur. Ama, bu mantığı, üç
boyutlu düşünerek genişletirsek; mesafe ve uzaysal farka dayanarak düşünmek,
geçici sürece veya zamanın hareketine göre hesaplanmış bir son noktaya
dayanarak düşünmek veya daha da kötüsü insani ihtiyaçlara dayanarak ve dünyada
insan dışında varlıklar olma olasığını göz önüne almadan düşünmek -ki bu
varlıklar, insanlardan bile önemli olabilirler- herkesi ilgilendiren bir sorun
olmalıdır.
İçsel-Farkındalık
ile ne kast edilmektedir? Tanrı-Bilinciyle ne demek istiyorsunuz? Bizler,
abartılı ve zeki hayal gücümüzle, insan dışında bir şey olamayız. İnsan
zaafları ve zayıflıkları sadece arzular ve nefretler, hoşlanılanlar ve
hoşlanılmayanlar, önyargı, tutku ve öfke olarak sınırlanamaz. Bunlar, şüphesiz,
zayıflıklardır ancak, hayatın bilgeliği gibi gürünen çok daha süptil
zayıflıklar vardır. Dünyada, yaşamla ilgili olarak,listelenmiş ve kutsal
metinler yoluyla dikkatimize sunulmuş olan, herkesin bildiği günahkarlık
haricinde de başka bir çok tehlikeli dert bulunmaktadır. Ancak, insan
düşüncesindeki zayıflığın görünmez biçimlerinin daha tehlikeli ve gizli olan
gereksiz işgali, herkesçe bilinen hoşlanılanlardan, hoşlanılmayanlardan,
egodan, önyargıdan, vb'den kurtulma çabasına göre tasalanılması gereken çok
daha büyük bir meseledir. Ne çok iyi ne de kolayca kavranamayacak zayıflıklar
da vardır, çünkü bu zayıflıklar kişinin bireyselliğinin öğeleridir. Kişi sadece
bu zayıflıklardan yapılmıştır ve bu yüzden de bu zayıflıkların varlığını
keşfetme yolu yoktur. İnsan düşüncesinin unsurları bu temel zayıflıklarla
ilgilidir, bu nedenle de, insan düşüncesi, kendi varoluşunu oluşturan yapı
taşlarının ya da kendisinin nasıl oluştuğu ile ilgili konuların herhangi bir
şekilde araştırılması için bir başlangıç noktası olarak kabul edilemez. Bu sorunlar,
bilgi ve kapasitemizi genişletmek için uyguladığımız çilelerimiz ve Sadhana**larımız
yoluyla zorlukla elde ettiğimiz avantajlarımıza bir set çeken nihai sınırlar,
engeller, chungis olmaları nedeniyle çok ciddidirler.
İçsel
Farkındalık kavramı, ilahi görüşler ile yüksek bir şekilde dengelenmiş yaşam
görünüşünü, yaşamdaki her bir olay ve faktöre olan dengeli yaklaşımını,
dünyadaki her bir tür karşılaşmada kişiliğin olmaması politikasını
karıştırabilir. Evet, bu iyidir, ve bu olabilir ve bu bazen olur da. Ancak,
başka bir şey de olabilir. John Bunyan harika çalışması olan "Hacının
Gelişimi"ndeki ince bir paragrafta, cennetin kapısında olduğunuzdan emin
olduğunuzda bile, cennetin kapısından cehenneme giden bir çukura basmanız
ihtimaldir der. Cehenneme giden bu çukur, Tanrı'nın varoluşunun doğası
hakkındaki insani yorumun üstesinden gelme yetersizliğinden başka bir şey
değildir. Ve bu insani yorum nedir? Bu, Tanrı'yı büyük bir birey gibi bu
evrende bir yere oturtmaktır, halbuki O, evrenin kendisi kadar geniş olabilir.
Yine de, O oradadır, bizim de burada olmamız gibi bir yerdedir. Şimdi, niye
böyle olduğunu anlamasak bile, Tanrı'nın bir yerde oturduğu doğru değildir.
O'nun kişiliği ne derece geniş olursa olsun, Bizler Tanrı'nın bir yerlerde bir
şekilde oturduğu zannından kurtulamadığımız sürece, bu bizim spatyal
düşünmemizle ilgilidir. Tanrı cennette, Brahmalokada olabilir, mümkün
olan en üst evrensellik ve idraklılık varlığı olabilir yine de O
"biryerdedir". Bu "biryerdeki" Tanrı'nın
"-lik"leri, bizim bulunduğumuz yer ve Tanrı'ya bağladığımız yer
arasında süptil bir fark yaratır. Bu, Tanrı'nın varlığının evrenselliğini
tamamen içine alan kabullenişimizde dürüst olduğumuz gerçeğine karşıdır. Ama
yine de ben burada Tanrı'nın bu evrenselliğini kavrıyorum ve Tanrı'nın
evrenselliğini kabul eden izin, bizim varoluşumuzun akıllarımızda oluşmasına
izin vermez. Bu hem doğu hem de batıda filozofları bile ürkütür.
Amerika'dan
gelen felsefe profesörleri ile bir tartışmam oldu. Bu kişiler felsefe üzerine
güzel hikayeler yazmış olan metafiziğin bilinen öğretmenleriydi. Ve karşılaşma
fırsatı bulduğum bu düşünürlerden biri Cornel Üniversitesinden bir felsefe
profesörüydü. Tartışmamız sırasında bana "Bu tip bir özgürleşmenin iyi
yanı nedir ki? Tanrı'yı arayanın yok oluşu anlamına geliyorsa Tanrı'ya
ulaşmanın anlamı nedir? Kim faydalanıyor? Diyorsunuz ki, Tanrı'nın varlığından
ya da Tanrı-deneyiminden fayda arayan kişi orada olmayacak. Tanrı'yı arayan
kişi orada olmayacaksa, Tanrı'yı arayan kim?" diye sordu. Bu, Batılı
düşünmenin genel zorluğudur, bu (görüş) bugün de ısrarla durmaktadır, ve adam,
adam olana dek de bunu ısrar etmekten başka seçeneği yoktur. Doğudaki bazı
dinbilimciler de bu zorlukla karşılaşırlar.
Burada,
özellikle Batı ülkelerinden gelen -ki mutlaka üniversitelerden profesörler de
olmaları gerekmez- samimi Sadhakalar ve arayanlara uygun gelecek bir
nokta vardır. Batıdan gelen samimi ruhlar vardır, ve insani gayretlerinin sonu
olan Tanrı'nın Varlığı'nın nihailiğini arayışlarında samimidirler. Ancak,
nesnelere ait geçici-spatyo görüşleri kolayca terk etmemektedir, böylece bu
samimi ruhların bile, Tanrı'nın kucağına girdikten sonra bile yapmaları gereken
sıkıntılı bir görevin olduğunun iknası çetin olabilmektedir. Özgürleşme
dediğimiz; Tanrı'nın evrenselliğinin içine girme, sadece kişiye bu dünyada daha
büyük harikalar, mucizeler yaratması, belki de insan kardeşlerine daha büyük
hizmetlerde bulunması için bahşedilmiş bir izin değildir. Biz tekrardan sadece
insan kardeşlerinin ortasındayız. Biz onlardan yükseldik, Tanrı'nın Varlığı'nın
okyanusuna ve ışığına kendimizi daldırdıktan sonra tekrar onlara döndük. Bu
felsefi bir hata ya da metafiziksel bir engel değildir, bu Tanrı arayışında
olan insan kişiliğinin bozulmasıyla sonuçlanabilir. Bu yaşamın nihai amacı
içindeki süptil deneysel fuzuli işgaller, elbette, farkındalıkla (aydınlanma)
sonuçlanmayabilir, tersine tüm sinir sisteminin bozulması, ve hayatın
kendisinden hayal kırıklığı duyulması, bu dünyadaki varoluştan iğrenme, ve
yaşamın her anlamına karşı bir terslik duygusu gibi hepimizin kendimizi
korumamız gereken çok daha kötü şeyler yapabilir. Sonuç olarak, hayatın bir
anlamı olmadığını, tamamen bir aptallık olduğunu keşfeden dürüst ruhlar vardır.
"Hiç bir şey getirmiyor. Hiç bir şey vermiyor, ve tüm bu kovalamacalar
iradenin meşguliyeti, bir rüyadaki bir seri hayal, bir ilüzyon, kişinin aklında
bir şeytan gibi yükselen korkudan doğan yanılsamalar, hayatımı mahveden beyin
yıkayan bir eğitim".
Bu zanlarla, samimi olarak arayış içindeki kişi Tanrı'nın doğası hakkındaki,
Tanrı'yı arama sebebinin arkasındaki amacıyla ilgili ve Tanrı-Bilincindeki
kişiye ne olabileceğiyle ilgili hatalı zannından dolayı bu dünyayı
terkedebilir.
Bir çoğumuzun,
Tanrı-Bilinci ile kutsanırsak bize ne olacağı ile ilgili net bir zannımızın
olduğuna inanmak zordur. Bize ne olacak? Kafanızı beyinin özüne inene dek
kazıyabilirsiniz, ama bu korkunç soruya basit bir cevap bulamayacaksınız.
Tanrı'ya ulaştıktan sonra bana ne olacak? Binlerce kişiden hepsi de kafa
karıştırıcı ve birbiriyle çelişen ve sizi hiç bir yere çıkarmayıp denizin
ortasında bırakan yüzlerce cevap alabilirsiniz. Bu, ehil sahibi bir rehberimiz
varsa, kurtulabileceğimiz bir durumdur. Bu günlerde, bizler kütüphanelerin
bizlerin Guruları olduğunu hissediyoruz, ve ayrıca seyahat de bize
deneyim kazandırıyor. Elbete, bu belli bir yüzdeye kadar doğru olabilir, ama bu
nihai destek değildir. Çünkü, kitaplardaki çalışmalarınızın boyutu ne olursa
olsun ve seyahatler veya turlarla dünyadaki farklı kültürlerdeki kişilerle
karşı karşıya gelseniz de - bunlar kültür turları olsa da-, kitapları
yorumlayanın sizler olduğunuzu göreceksiniz ve bu kitaplarda sadece görmek
istediğinizi gördüğünüzü ve görmek istemediğinizi görmediğinizi göreceksiniz.
Ürettiğiniz dehşetli bazı şeylerle, bu kitaplıklara gidersiniz ve Ashramlarda
ve üniversitelerde turlarsınız. Bu dehşetli şeyler sizin nesnelere olan
görüşünüzü belirleyecektir ve bu mental gözlükler bu kitaplarda ne
okuyacağınıza karar verecektir. Siz sadece aklınız tarafından bu şartlar
altında algılanmış olanları okuyabileceksiniz ve başka hiç bir şey size
gelmeyecek çünkü kendi yargıcınız, kendi öğretmeniniz haline geldiniz, kendi Gurunuz
olmayı kabul ettiniz, ve sonuç olarak pek çok genç adam bunun nihai yargılama
olduğunu hissetmekteler.
"Onların derdi ne? Bana verilen tüm tavsiyeleri tamamen kabul etmem
gerektiğine inanmıyorum. Bu şekilde hissediyorum ve düşünüyorum ve
tartışıyorum. Ve düşünmemin ve tartışmamın bu şekli benim tarzım gibi
gözüküyor."
Böylece, modern eğitimli akılda, kendi kendisinin desteği, rehberi, arkadaşı,
filozofu, olduğunu düşündüğü ve diğer hiç bir tavsiye kabul edilmediği bir
durum ortaya çıkmıştır. Ve hatta bir tavsiye, talimat veya bilgi verilse bile
bu, bu şartlar- herhangi bir şekilde iletilmiş herşeyi uygun duruma getiren bu
mental gözlükler- altında alınacaktır. Bunlar kişinin mizacına, eğitim
altyapısına ve sosyal çevresine göre elenecektir.
İçsel-Farkındalık
başarılması kolay bir şey değildir, çünkü Özben zannı bir engel ve manidir.
İçsel-Farkındalık'tan bahsederken içselle (özbenle) neyi kastediyorsunuz? Bu
Özben nerede bulunmaktadır? "Bu benim içimdedir." Bu, herkese
söylenebilecek genel kolay bir cevaptır. "Ben kendi Özbenimi bilmek için
arıyorum." Ve niye kendi Özbenimi bilmeyi araştırıyorum? Çünkü huzur
içinde yaşamak istiyorum. Huzurdan ne kastediyorsunuz? Buna bir cevap
verilemez. Burada, tekrardan, biz bir karışıklığın içindeyiz. Niye
İçsel-Farkındalık istiyorum? Kendi Özben'imi bilmek için. Niye kendi
Özben'inizi bilmek istiyorsunuz? Akıl ve görünüşte bir denge durumunda olmak
için. Bu çaba ne için? Huzurlu olmak için. Huzur nedir? Bu cevaplandırılamaz.
Bu, insanların bu kadar üzerinde konuştuğu, ve Peru'dan Çin'e tüm dünyada
kültürel tartışma meclislerinde çeşitli kürüslerin konusunu oluşturan huzurun
ne olduğunu bilmiyoruz. Ama, bu Özben nedir? Siz "bu benim içimde"
deseniz de ve bu cevap soruyu soran kişiyi tatmin eder gibi gözükse de, bunun
kendinizi bile tatmin etmediğinden emin olacaksınız. Sadece "Özben"
benim içimde ve bu benim Tanrı'm" demenin bir faydası yoktur. Doğrusu,
Özben ve Tanrı hakkında meraklı bir sanımız var. Bu senin içinde! "Özben
benim içimde" dediğinizde, bu "benim"den ne kastediyorsunuz?
"Benim" ve "Ben" nedir? Tekrardan aynı soru ortaya çıkar.
Burada yine, bizim bedenen elimiz kolumuz bağlıdır. Bizler kadınlar ve
erkeklerizdir, bizler insanızdır ve bizler başka hiç bir şey olamayız. Böylece,
bu "içimde" olan Özben "bedenimin" "içinde" yer
alıyormuş gibi gözükür. Kendinizle ilgili zannınızın sonuç olarak bedensel varoluş
olduğunu kabul ettiniz, ki aslında amaç Özben'i bulmak için bedensel şuuru
aşmaktı. Siz gerillalardan korunmak için ön kapıya polis ve orduyu yığarken,
hırsız süptil olarak arka kapıdan girdi. Arka kapıdan geldiler ve işlerini
gördüler, çünkü bedensel şuur engelini kırması gereken Özben, kendini tekrardan
beden olarak kabul etti, Özben içerideyse, beden içinde olmaktan
başka bir yerde olamaz. Eğer beden içinde değilse, içinde dediğinizde neyin
içinde demek istiyorsunuz? İşte sizin önünüze bir zorluk. Bu soruyu bir çok
kitap cevaplamayacaktır. Tanrı içinizde değilse, o halde Tanrı nerede? Ve eğer
O içimde diyorsanız, neyin içinde? Bedenin mi içinde? Sorunlarının çözümü
olması gereken cevapla tekrar yakalanıyorsunuz.
Burada
yüzleşmeniz gereken bir başka zorluk var. İçsel-Farkındalık oluştuktan sonra,
ne yapacaksınız? Bana böyle bir soru nasıl sorulabilir diyebilirsiniz. Elbette
sorulur ve fiillerle-güdülen dünyaya bağlı olduğumuzdan, bu sorudan çoğu kişi
kaçamaz. Dünya, fiil alanı olması dışında bir şey değildir. Biz yaparız, ve
yaparız, ve yaparız, ve çalışırız, ve çalışırız, ve bizim için fiil, bir şey
yapmak, çalışmak dışında hayatın hiç bir anlamı yoktur. Böylece doğal olarak,
yaşamın en büyük amacı çalışmak, yapmak, fiilde bulunmak ve bir şeyin başarısına
doğru hareket etmek olunca, bu, nihai anlam olunca, bu anlam Tanrı-Bilinci diye
adlandırdığımızın bile içinde bir kenara konamıyor.
Çalışmanın daha yükseltilmiş biçimi Tanrı-Bilincini kazanmamızdan sonra bir
avantaj olabilir! İçsel farkındalık ya da Tanrı bilinci bana bu dünyada
çalışmak için bugüne göre çok daha büyük bir güç verecektir. Bugüne göre
insanlara çok daha fazla hizmette bulunabilirim. Daha uzun yaşayabilirim.
Tanrı'nın kutsamasını aldıktan sonra, ölmem bile. Özbeni başarmam ya da Tanrı'ya
ulaşmamla onaylanan bu bireysel ölümsüzlük bana dünya üzerine öyle bir
hükümdarlık verecektir ki herşeyin üstadı ve harikalar yaratan bir kişi
olacağım.
Niye bu
zorluklar önümüze çıkmasın? Ve bir çoğumuzun bu hususları haklı çıkartan süptil
bir mantıkları da olabilir. Tanrı'ya ulaştıktan sonra ne yapacağım? Tanrı'ya
ulaştıktan sonra yapacak bir şeyin olmaması kişiyi delirtebilir ya da kişi onun
peşinden koşmaktan vazgeçebilir, çünkü eğer Tanrı'ya ulaştıktan sonra, hiç bir
şey yapılmayacaksa ve bize bir şey olmayacaksa, bu sessiz fiilsizliğin bitkisel
bir durumu, tamamen boş ve değersiz bir çıktısı olan anlamsız bir çürüme
olacaktır. Bunlar insan aklının gerilerinde olan tehlikelerdir. Bahsettiğimiz
içsel-farkındalık insan aklı tarafından kavranamaz, çünkü sahip olduğumuz
bilginin çoğu kitaplardan, derslerden, irtibat halinde olduğumuz çeşitli
insanlardan gelir. Bilgi bize, işinin ehli bir ustadan-ki ona hizmet etme
sabrını göstermemişizdir- gelmez.
Guru'nun hizmetine dayanan
eski sistem, eski moda bir hikaye ya da dogma değildir. Bu, aklın
saflaştırılabileceği yegane yoldur. Bu önünüze örnek olsun diye koyduğum
zorluklar ve problemler (ki daha başka bir çokları vardır), aklın saf
olmamasından, aklın Gerçek'e girişi tüm çıplaklığıyla almama eğiliminden
dolayıdır. Akıldaki bu kirlilik sadece hoşlanılan ve hoşlanılmayanlar ve çok
iyi farkında olduğumuz egoizm değildir, geçici olmayan gerçeklere dayanan doğru
düşünmeyi engelleyen düşünme durumlarıdır.
Spatyal tahayyül ve geçici düşünme engelinden kurtuluşumu sağlayacak ılımlılığı
(orta yolu) nasıl başarabilirim? Cevap; bir Gurunun hizmetiyledir.
Bir Gurunun hizmetinden neyi kastediyoruz? Bu şeyler bugünlerde çok moda
değil, çünkü bizler gereğinden fazla eğitilmiş, yüksek kültürlü, ve açık
fikirli, herşeyde uzman bireyler olduğumuz izlenimindeyiz, böylece, kendi
rasyonel ve entellektüel ayaklarımız üzerinde durabileceğimizi; bu ayaklar bir Gurununki
olsa bile başkalarının ayaklarına ihtiyacımız olmadığını düşünebiliyoruz. Bu
şekilde düşünmekten daha büyük bir gaf olamaz. Gurunun hizmeti eski moda
bir sistem değildir, ve aksine bugün bile işleyen ve etkili bir sistemdir ve bu
her zaman çalışmalıdır; çünkü Guru, her ne kadar dış görünüşü herhangi
bir kişi gibi gözükse de, bir kişi olarak algılanmamalıdır. Fiziksel olarak Guru
bir fotoğraf makinesinin görüşüne göre sizin gibi gözükebilir, ve fiziksel
hatları sizden farklı olmayabilir, ama o sizden ve sizin bireyselliğinizden
daha geniş bir ilkeyi temsil etmektedir. Guru bir kişi
değildir, bir kadın ya da erkek değildir; o görünen çerçevenin-ki siz buna Gurunun
bedeni diyorsunuz- ötesindeki ve gerisindeki gücü temsil eden bir ilkedir.
Gurunun görünüşünden ve mentalitesinden bir aura yayılır. Bu aura onun
işgal ettiği alandır, ve Gurunun varlığının bulunduğu yer onun aurasının
ulaştığı yer kadar geniştir, tıpkı yargılama hakkının kendi yetki ve gücü
genişliğinde olan hükümet yetkilisinin yeri gibi. Bu yetkili diğer herkes gibi
koltuğunda oturur, ama o koltuk ile sınırlı değildir. Fiille ilgili gücü,
kapasitesi ve bilgisi, kontrolünde ve sorumluluğunda olan alanın sınırları
kadar geniştir. Benzer şekilde, Gurunun yetkisi ondan yayılan auranın
mesafesi kadar geniştir, ve yine tekrar edeyim ki, Guru bir kişi değildir
bir ilkedir. Ve, bu nedenle bir Guruya bir kişi olarak bakmak ve
sonra onu dünyadaki herhangi biriymiş gibi yargılamak ve kendi bakış açına göre
söylediği sözü kabul etmek ya da etmemek, ayaklarınızın yerden kesilmesi
demektir.
Aklın
saflaştırılması, kitapları çalışmaktan ve yükseltilmiş düşünmenin temelinde,
hatta belki Tanrı'nın Kendisine giden yolda olduğunu hayal etmenizden fevkalade
daha önemlidir. Tanrı'ya giden yolda olmak engin bir kutsamadır, bunu
başarmaktan daha şanlı hiç bir şey olamaz- ama kim Tanrı'ya giden yolda
olabilir? Eğer kesin bir itaatin daha üst bir otoriteye karşı alçakgönüllü
karakteri-ki bu kendini açıkça gösteren ilahi ilkedir- kişinin kendi özbeni ile
keşfedilmeyecekse, hangi erkek, hangi kadın, hangi birey Tanrı'ya giden yolda
olduğundan emin olabilir? Tanrı'nın peşinde olduğunu düşünen bir çok arayan
yaşamlarının sonlarına doğru hayal kırıklığına uğramışlardır.
Tanrı-bilinci
genellikle Özben'in farkındalığı ile bir tutulur. Ve diğerleri, bu iki sürecin
farklı yollar olduğunu ifade ettikleri halde, bu ikisinin niye tek ve aynı şey
olarak alınması gerektiğini size anlatacak bundan başka vaktim yok. Özben ve
Tanrı vb arasındaki akademik farkların kaçamak cevaplarına derinlerine inmenin
gereği yoktur. Tüm pratik amaçlar için, Sadhananın gerçek ihtiyaçlarının
bakış açısından, biz kişisel-farkındalığın sanal olarak Tanrı-Bilinci ile aynı
olduğu sonucuna varabiliriz. Ama bu, kişinin kendini razı etmekte zorlandığı
bir meseledir. Bizim, tekrardan, Özbenin "benim" "içimde"
olduğuna olan kökleşmiş inanç vardır ve elbette bu Tanrı olabilir. Tanrı
nerede? Cevap,"Tanrı içimde"; kimin "içinde"? Bahsedildiği
gibi, "içinde" kavramı hayal kırıklığı yaratan bir şeydir; kişi bu
"içinde"nin nerede olduğunu söyleyemez, ve Tanrı "hangi kişinin
içinde" oturuyor? Biz elbette "herkesin içinde" diyebiliriz.
Burada, önümüze çıkan süptil bir zorluk vardır. Herşeyin içinde olması akıl
tarafından kavranabilir bir şey değildir, çünkü herşeyin içinde olan bir şey,
"içinde" olması anlamını yitirmektedir, çünkü onun herşeyin içinde
olduğunu yani "sadece benim içimde" olmadığını kabul ettiniz. O
halde, Tanrı'ya "içinde" kelimesi uygulanamaz. Tanrı'nın dışarıda
olduğunu da söyleyemezsiniz. Eğer herkesin içindedir sonucuna ulaşırsanız, bir şeyin
içinde olan aynı zamanda dışarıda da olmalıdır. Ama içinde olan dışarıda olamaz
ve dışarıda olan içinde olamaz, ve eğer hem içeride hem dışarıda derseniz, akıl
düşünmeyi durduracaktır. Biz neden bahsettiğimizi bilmeyiz. Bu, ehil sahibi bir
usta tarafından karar verilecek bir meseledir. Özben olan, Tanrı olan, içeride
olan, dışarıda olan, ve yine de içeride ve dışarıda olmayan bir şeyi şuurumuzda
nasıl karşı karşıya getireceğiz? Bunu nasıl düşüneceğiz? Bunu nasıl
kavrayacağız? Bu sırrın şuurunu kavrama ve göz önünde bulundurma zorluğu,
tekrar, saygılı hizmette bulunarak kurtulmadığımız, akıldaki kirlilikten dolayı
ortaya çıkar. Tekrarlıyorum, bu eski moda bir sistem değildir. Tanrı diye,
Özben diye adlandırdığımız bu büyük sırrın kudreti karşısında saygılı ve
itaatkar olmaktan başka yol yoktur. Bu sürecin sonu yoktur ve sonun ve sınırın
kavramı yer ve zaman zannından dolayı ortaya çıkar. Biri geçen gün bana
"herşey bir yana, bu çaba bitmeli" dedi. Akılda niye bitiş fikri
oluşur? Bitiş (Son) zannı oluğur çünkü başlangıç zannı vardır. Ve başlangıç ve
bitiş zanları zaman zannından dolayı vardır. Tanrı eski geçmişte bir zaman
dünyayı yarattı- buna inanırız. Sonra biz, "eski geçmiş"le yine bir
zaman başlangıcı olduğunu kast ederiz, ki aslında Tanrı'nın zamanın ötesinde
olduğuna inanırız. Bu yüzden, dünyanın yaratılış noktasını zamanın belli bir
kaynağında hesaplayabilme, Tanrı'nın zamanda olmaması ile ilgili bir önceki
kabulümüzle karşı karşıya gelir. Bunlar zorluklardır, niye ortaya çıkarlar?
Niye bu zorluklar bizi taciz ederler? Eğer akıl safsa, bunlar güneş
karşısındaki sis gibi bir saniyede yok olur giderler. Ve aklın saflığı nedir?
Bu, bilgimizin ve gücümüzün amaca uygun olmadığını ve aynı zamanda bizden büyük
olan güçlerin olduğunu basitçe, mütevazii olarak ve dürüstçe kabul etme
yeteneğidir. Biz şeylerin nihai açıklaması değiliz. Bize verilen eğitim her ne
olursa olsun, burada yeterli değildir. Büyük ustalara, düşünülemeyen geçmişte
bile, çoğumuza göre çok üsün olan öğrenciler tarafından başvurulmuştur.
Meşhur bir
bilge olan Narada, mütevazi bir şekilde Sanatkumara'ya başvurdu. Narada'nın
eğitimsiz, hiç bir şeyi öğrenmemiş olduğunu mu sanıyorsunuz? Onun usta olmadığı
hiç bir bilim yoktu, hiç bir sanat yoktu, ve yapamayacağı hiç bir mucize ya da
harika yoktu. Böyle bir kişi, adanmış bir tevazuyla ustasına, Sanatkumara'ya
gitti. İhtiyacı mı vardı? Heryerde tehditler savurabilen ve mucizeler yapabilen
tanrıların yöneticisi, Indra mütevazii bir şekilde bilgi için Prajapati'ye
gitmiştir. Upanişadlar daha büyük ustalara başvuran bir seri ustanın uygulamalı
ilginç hikayeleridir.
Çandokya
Upanişad'da bizimle ilgili olan bir ustaya başvuran altı büyük adamı okumuş
olmalısınız. Beş Brahmaniştas vardır, Upanişad onları alelade sıradan
öğrenciler olarak değil Brahman olarak tanıtır- böyle insanların bile
sorunları olabilir. Onlar Atman* meditatörleridir. Özbenin
arayıcılarıdır. İçsel-Farkındalık peşindedirler. Ancak Özben nerededir? Doğal
olarak bu zorluk akıllarında belirir. Ah! Özben nerede? diye biri öbirine
sorar. Hepimiz Atman meditatörleriyiz, ama Atman nerede? Eğer O'nun
nerede olduğunu bilmiyorsak, nasıl O'nun üzerine meditasyon yapabiliriz ki?
O'nu nasıl kavrayabiliriz? Beş kişi bir araya gelirler. Köydeki namlı bir
öğretmen olan altıncı kişiye giderler. Ama bu namlı öğretmenin kendisi de bu
sorularla hayrete düşmüştür.
"Sevgili arkadaşlarım, sizinle aynı gemideyim. Ben de Atman üzerine
meditasyon yapıyorum, ama size Atman'ın nerede olduğunu söyleyemem.
Gelin, bu ülkenin kralına gidelim. O, bu Vidya*'da usta olarak bilinir.
Usta bir meditatördür, haydi ona gidelim." der.
Eski Hindistan'dayız, bu yüzden Brahmana, Kşatriya, vb diye bilinen dört
sınıf insan var. Kşatriya ikinci kategoriye girer, Brahmana birinci
sıradadır. Kşatriya Brahmana'dan öğrenir, ama Brahmana Kşatriya'dan
öğrenmez. Ama tüm bu büyük beyler, Atman'ı arayanlar, Brahmana'dır,
ve kral Kşatriya'dır. Bir Brahmana'nın Kşatriya'dan
öğrenmeme sosyal geleneğine rağmen, bu Brahmana'ların alçakgönüllülüğüne
şaşıracaksınız. Ama bu büyük kişiler krala giderler, ve o (kral) onların
zenginlik için geldiğini düşünür, çünkü Brahmana'lar genellikle
imparator kadar finansal açıdan iyi durumda değillerdir, ve bu kralın
görevlerinden biri de bu tip kişilere bağış yapma jestidir.
Kral, "Pekala, ben yarın bir kurban veriyorum, ve size söz veririm ki, en
çok siz faydalanacaksınız." der.
"Ekselansları, biz bunun için gelmedik."
"Ne için geldiniz?"
"Bize bildiğini anlat, -biz başka bir şey aramayız"
"Büyük adamlar, Brahmanaların gelip bu soruyu bir Kşatriya'ya
sorması, geleneğe ters değil mi?"
Onlar "Biz buraya Brahmanlar olarak gelmedik, biz öğrenciler olarak
geldik, ve size bir Kşatriya olarak değil bilginin üstadı olarak
bakıyoruz." diyecek kadar iyi, düşünceli ve bonkörlerdir.
Ve, özellikle bu altı kişinin öğrenme ve içtenliğine teslim olan kral, genelde
öğrencilere inisiyasyondan önce yapıldığı gibi azap disiplinleri vermemiş,
"Yarın gelin. Ne yapılabileceğini göreceğim." demiştir.
Ve hikayenin nasıl devam ettiğini, kralın hangi sorular sorduğunu, her birinden
hangi cevapları aldığını, bu farklı kişilerce yapılan ve yürütülen meditasyon
metodlarının nasıl incelendiğini biliyorsunuz. Bu Vidya'da uzman olan bu
kralın, bu ustanın meydana çıkardığı bir defo vardı. Defo neydi? Bir kaç dakika
önce, size söylediğimle aynıydı: Bu Atman nerede? İçsel-Farkındalık
nedir? O'nu nasıl kavrayabilirim? Ve sonuç olarak, bu İçsel-Farkındalık ne
içindir? Bunun aklın huzuru için olduğunu söylemeyin. Size söyledim, bu kelime
sonunda bir anlam ifade etmez, çünkü aklın huzurunun ne olduğunu kimse
söyleyemez. Bu anlaşılmaz bir slogandır, bir anlamı net olmayan bir paroladır.
Huzur nedir?
Ancak, bu
kendiniz için okuyabileceğiniz bir hikayedir ve bir çoğunuz ne demek
istediğimi, kralın ne cevaplar verdiğini şahsen bilebilirsiniz. Hepsi Özbenin
yeri ve Özben üzerine nasıl meditasyon yapılacağı ile ilgilidir. Bu beş büyük
adamın meditasyonlarındaki defosu, hatası, kusuru, eksikliği, Atmanın "bir
yere" yerleştirmeleridir. O, "içimde" veya O "bir
yerde"dir. Şimdi, Asıl nokta, Atmanın "içimde" olmaması,
ve O'nun "bir yerde" olmamasıdır, her iki ifade de doğru değildir.
Öyleyse, O bir yerde değilse, O içimde değilse, O nerede? Ve başvurulan usta
imparator buna çok süptil bir cevap vermiştir. Benzer şekilde, bizim de hem
doğu hem batıda büyük adamlara alçakgönüllülükle bazen saçları beyazlaşıp
yaşlanana dek hizmet etmiş ermişlerimizin ve bilgelerin yaşamları vardır.
İnsanlarda
yaygın olan, herşeyin aklımızda açık olduğunun kendini beğenmişliğiyle
büyülenmemize gerek yok. Şimdi herşey net gözükse de, daha ve daha ileri
gittikçe, herşeyin net olduğunu söyleyen bireyin egoizmi zaten orada olduğundan
geçemediğimiz bir demir tepe, dağ, bir kara perdeyi önümüzde görene dek, onun
daha ve daha fazla bulanıklaştığını fark edeceğiz. Alçakgönüllülük ruhsal
arayanın kalite işaretidir ve bir ustanın rehberliği gereklidir.
*)
Burada, "Self-Realisation" kelimesini "İçsel Farkındalık"
olarak çevirmeyi tercih ettim, ama kelime anlamı olarak bakılırsa "Kişinin
Kendini Tanıması" ya da "Özben'i Tanımak" olarak da
çevrilebilir. Ruh ve Madde Yayınlarında (Bil-Yay Vakfı) bu kelimenin karşılığı
"Kendini Bilmek" olarak geçmektedir.
**)
Sanskirtçe kelimelerin anlamları:
Sadhana: Ruhsal uygulamalar
Brahmaloka: cennet (loka, plan demektir. Yani kelime karşılığı Brahma planıdır.)
Atman: Ruh
Vidya: Bilgi
2. BÖLÜM
Bazı
zorlukları, hatta İçsel-Farkındalık'ın ne olabileceğini kavrayıştaki
zorlukları, gözönünde bulundurma fırsatımız oldu. Zorluklar yeterince
şiddetliydi ve şimdi akıllarımız bir nebze netleşmiş olmalı. Zorluk kolaydır. Kolaydır
çünkü bizim kendimizle ilgilidir. Aynı nedenle, fevkaladedir. Kendimize ne
kadar yakınlaşırsak, yaşam o kadar karışık gözükür ve renk renk sunumlarında
dehşetli olur, böylece dünyadaki en korkutucu öğe kendi Özben'imiz olur. Ama
biz bu kendimizden korkmayı, biz-olmayandan nakletmeye (ithaline) çalıştığımız
bir neşe olarak görürüz. Bu mallar; doğa, uzay, zaman ve nesneler dünyasından,
yani bizim ait olmadığımız yabancı bir ülkeden gelir. Bizler, dünya adını
verdiğimiz gizemli atmosferde meşgul gibi göründüğümüz sebebi açıklanamayan
durumlar denizinde boğulurken, bize ait olmayan bu mallar, bize destek olmaları
açısından uygundur. Dünyada ilgimizi çeken sayısız şey vardır, ve kimse
dünyadaki nesnelere, kişinin Özben'inden daha fazla üstünlük, ehemmiyet ve önem
verildiğini kolaylıkla inkar edemez. Beden, kişinin Özben'i tarafından daha
zayıf ve daha az meşgul edildikçe, kişinin dışarıdaki dünyada gördüğü değer
artar, böylece kişi kendini tamamen kaybettiğinde, dışarıdaki dünya dışında hiç
bir şey aramaz. Bu tam materyalizmdir; tabii kişinin kişi-olmayan içinde
erimesidir; Özben'in, Özben-olmayan'ın içinde reddidir. Bu tam olduğunda, yani
yüzde yüz olduğunda, bu maddenin üstünlüğü doktrini haline gelir, böylece kimse
madde olduğunu bile düşünemez, çünkü bunun madde olduğunu düşünen de maddenin
bir parçası olmuştur. Bu, bir kimsenin başına gelebilecek en kötü şeydir, ve
dünyada yaşayan biz insanlar bu kötü durumdan çok da uzakta sayılmayız.
Nesneler dünyasına bağımlı insani anlayışın değeri, kişinin Özben'inin değerini
takdir edebileceğimiz bir başlangıç noktasıdır. Nesneler dünyası nereye kadar
sizin için değerli olabilir? Değerinizi reddettiğiniz, inkar ettiğiniz ve
bastırdığınız ölçüde. Dünya önünüzde büyüdükçe, siz küçülürsünüz; nesneler
dünyası önünüzde heybetli oldukça, tüm anlam nesneler dünyasına taşındığından,
varoluşunuz size çirkin ve anlamsız görünür. Yaşamın tüm anlamı sadece
dışarıdaki dünyadaysa, kişinin Özben'inin bir anlamı yoktur. Nesneler
dünyasının anlam ve değerinin özelliği Özben'in değerini reddetmesidir. Bu,
maddeye mutlak köleliktir, ve madde şuur-olmayandır. Bu, yaşadığımız dünyaysa
ve bu, tatmin olacağımız yaşamsa, kimse bizi eğitemez, çünkü bu durumda, eğitim
adı verilen aydınlanmaya ihtiyaç yoktur.
Çoğu kişinin
İçsel-Farkındalık olarak adlandırdığı şeyle önemli bir ilişkisi olduğundan,
Özben kavramındaki problemlerin farklı yüzlerini ayrıntılı tartışıyorduk.
"Ben İçsel-Farkındalık istiyorum". Bu, Gerçek olarak düşündükleri
yolda yürür gibi görünen bir çok arayanın hissettiği dürüst bir duygudur. Biz
bunun ne kadar zor bir mesele, konu olduğunu, Özben'in anlamının ne kadar
yanlış yapılandırılabildiğini, ve yüklenilen hatalı anlamın Özben'i bilmenin
araçları dünyada olmadığından, ne kadar da çabuk amaca hizmet etmeyen hedefler
için kötüye kullanılabildiğini gördük. Araçlarımız var, ama bu araçlar Doğa
dünyasına aitler, ve eğer dünya Özben değil de Özben ile bilinen bir şeyse,
Özben'le organik olarak bir bağı olamaz. Bundan dolayı, İçsel-Farkındalık'ı
arayanlar ya da "Özben"i araştıranlar, çok zor bir duruma
düşmektedir.
"Özben'i hangi anlamda anlamalıyım?"
"Gözlerimle görüyorum, duyu organlarımla dünyadaki nesnelerle irtibat
kuruyorum, ama Özben'i nasıl bilebilirim?"
Kavradığımız tüm anlamlar Özben için dışsal olan dünyaya aittir, ve bu yüzden
kişinin Özben'ini aramada ya da daha doğrusu Özben'in nerede olduğunu aramada
gerçekten yardımcı olabilecek bir şey yok gibi görünmektedir. Zihin genellikle,
duyuların ayarında ikinci derece bir rol oynadığından ve özellikle Ruh
serüvenindeki ileri erişimlerde her zaman bir rehber olmadığından, biz nihayet
kişinin kendi entellektüel kapasitesine tamamen güvenmekteki zorluğu
sınırlandırdık. Bunun tecrubesel bir yardım kapasitesi vardır, ama belirli bir
sınır noktasında durur ve zihnin işlemeyi durduracağı, rasyonelliğin çalışmayı
keseceği bu sınırın madde bilincinden ayrımı bir kıl boyu uzaklıktadır. Kimse
bunların nasıl ayırt edilebileceğini bilemez, yine de kişi birinin diğeri
olamayacağını kabul etmelidir. Fark nerededir? Şuur ve madde arasındaki sınır
çizgisi nerededir? Zihin burada durur, çünkü zihin uzay, zaman, sebep, ilişki
işlemleriyle dışsal olarak manevra yapar, bu yüzden, bu çok seyrek bir biçimi
de olsa, zihin Doğa dünyasının bir malıdır. Bu sebepten, zihin ve mantık
Özben'in bilgisindeki nihai araçlar olarak ya da İçsel-Farkındalık amacı için
ekipmanlar olarak alınamazlar. Nesnelerin ne olmadığını söyleyecek negatif bir
değerleri vardır, ama nesnelerin ne olduğunu söyleyemezler. Kendimizi
tanımladığımız herşeyin de bizim Özben'imiz (benliğimiz) olduğunu
söyleyebiliriz. Bu, benim varoluşumdan ayrı durduğunda, benim sevgim olabilir.
Bazı gizemli, bilinmeyen bir şekilde, bir şey, bir nesne, bir kişi ya da bir
durum bir kişiyle özdeşleşir ve bu kesinlikle Özben'in bir çeşididir. Kişi
kendini tanımladığı şeyi, kendi Özben'i gibi sever - benim ülkem, benim
tabiyetim, benim insanlarım, benim topluluğum, benim kocam, benim karım, benim
malım, benim binam, benim şuyum, benim buyum. İnsanlar kendilerini
tanımladıkları şeylerle çatışılıdığında, sıklıkla büyük yoğunlukta duygularla
heyecanlanırlar. Baba çocuğuyla bir çatışmaya tahammül edemez, ve bir mal
sahibi malıyla ilgili bir çatışmaya tahammül edemez. Bir çatışmaya tahammül
edilemez, çünkü bu kişinin kendisiyle olan bir çatışmadır. Bu "benim"
ülkemde, "benim" evimde, "benim" paramda, "benim"
arkadaşımda olan, "ben"den ayrılmaz olan şeyler, "Ben"im.
Ben bununla yaşarım ve bunlar benimle yaşarlar, ben bunun üzerine yemin ederim,
bunlar da benim üzerime yemin ederler.
Özben merak
uyandıran bir şeydir. Merak uyandırır, çünkü bizi gerçeğin tamamen zıttı olan
inanç durumlarında aldatır. Bize bu dünyada olan da tam olarak budur. Bir ulus,
ya da bir din sebebiyle insanlar tarafından çılgınca gösterilmiş bu kudurmuş
bağımlılıklar, insanın önündeki bu dünyadaki en büyük delilik tezahürü, büyük
ukalalık olarak düşünülmelidir. En sıkıcı, görünüşte pratik ve alelade anlamda,
Özben'in ayrılamayacağımız ve duyusal olarak bağlı olduğumuz herhangi bir şey
olduğunu söyleyebiliriz. Bir kişi duygusal anlamda belli bir nesneye
bağlandığında, kişi bunun sadece duygusal bir ilişki olduğuna inanmaz. Bu, o
an, içteki psişenin bir işleyişi olarak alınmaz. Kişinin varlığının kökü olan
şuur, duygu ya da his denilen psişenin işleyişiyle korkunç bir hızla ilerler ve
kişinin ayrılamayacağı bir şey haline geleceği nesneyi sarar, tıpkı, güneş
ışığının bir nesneyi sarması ve algılan bir nesne yaparak göze görünür kılması
gibi. Duygular sevilen ve nefret edilen nesneleri sarar: bunların pozitiflerine
sevgi, negatiflerine ise nefret deriz. Bu, akıllarımızda kavranması zor bir
şeydir, çünkü bizler bu psişe fiilerini artık tanımıyoruz. Dünyada bu
fenomenle, bilimsel olarak karşı karşıya geldiğimizde, ya da görgü tanıkları ya
da seyircileri olarak davrandığımızda, bizler tanınan ve algılanan nesnelerin
dışında duruyoruz. Ama duygusal fiil, dışarıda bir hakem, bir seyirci ya da bir
görgü tanığı olarak durabileceğimiz bir fenomen değildir. Bizler duygu
sıvısında eridik, ve kendimizi tanımladığımız nesnelerin içine döktük. Ve
bizler nesneyi sararak örten güç olarak eridiğimiz bir sıvı haline gelince,
neler olduğunu anlamak için orada olmuyoruz. Orada olamıyoruz, çünkü biz sıvı
haline geldik. Bu sevgi duyulan nesneye kendimizi akıttık ve kendimizi
akıttıkça, biz o nesne haline geldik, böylece o nesne dünyadaki değerli tek şey
haline geldi ve Özben tamamen yok edildi. Bir nesneye olan sevgi ne kadar
yüceyse, Özben'le olan ilişki de o kadar derin kesilir, böylelikle bir nesne
için duyduğu örneği görülmemiş sevgisinde eriyen kişi artık bir insanoğlu
olarak varolmaz. Bu kişi sona erer, Özben nesne haline gelir, Atman Atman-olmayan
haline gelir, tekrarlamak gerekirse, şuur madde haline gelir. Yaşam ölüm haline
gelir. Bizim bunun bir ölüm dünyası, mrityuloka olduğunu söylememiz
boşuna değildir. Bu, mistiklerin ve ilahiyatçıların bıkıp usanmadan söylediği,
yok ediş, geçici, ölüm ve unutuş ve karanlıklar ve olmayış dünyasıdır. Bu,
yaşam dünyası değildir, bu ölüm dünyasıdır. Niye ölüm dünyasıdır, çünkü bir
nesnede yaşayabilmesi için, önce Özben ölmelidir. Ve dışarıdaki bir nesnede
yaşamaya devam ettiğimiz ölçüde bizler ölüyüz. O halde, biz tamamen canlı
değiliz, kısmen, bizler bitkiler gibi nefes alırız, ama yaşamın tamamı bize
miras bırakılmış gibi gözükmemektedir, çünkü yaşamımızın bir kısmı kendimizden
ayıramayacağımızı düşündüğümüz nesneye gitmiştir. Bu dünyada, sizden ayrılamaz
bir şey, kendinizi tamamen ya da büyük oranda ya da en azından birazcık
özdeşleştirdiğiniz bir şey var mı? İşte bu ölçüde siz Özben değilsiniz.
Özben-olmayanın öğesi içinize girmiş ve Özben-olmayanın öğesi sizden Özben'in
vereceği neşeyi çalmış ve Özben'i kendisine uygun hale getirmiştir. Özben,
Özben-olmayan hale gelmiştir.
O halde, Özben
nedir? Özben, kendinizi tanımladığınız herhangi bir şeydir. Teknik dille konuşursak,
biz bu tip Özben'e gaunatman, ikincil ve kusurlu Özben (benlik) deriz.
Bir "nesne" siz "haline gelemez". Büyük Acharya, Sankara,
Brahma-Sutra'lara şu ihtişamlı ifade, ölümsüz bildiri ile başlar; özne ve
nesne, ışık ve karanlık gibidir; ikisi aynı yerde bulunamaz ve biri diğeri ile
tanımlanamaz. Yine de, biz bir ama diyoruz. Biz ışığı karanlık ile, karanlığı
ışık ile tanımlarız, özne nesne olmalıdır ki, bir sevgi nesnesi olabilsin.
Sevgi, öznenin nesne haline gelmesinden başka bir şey değildir. Ve Acharya
Sankara bunun olmayacağını söylemektedir, ve biz bunun olması gerektiğini
söylüyoruz. O halde, burada, büyük zorlukların dünyasındayız - kimin tarafından
yaratılmış, kimse bilmiyor. Bu ikincil benlik sevgi ve nefret nesnesi olan gaunatman,
bir metal paranın iki yüzü gibidir. "Ben İçsel-Farkındalık
peşindeyim" dediğinizde, hangi özbeni arıyorsunuz? Bırakalım, herkes bunu
kendi kalbinde derinlemesine tartsın. İçsel-Farkındalık'ınız için istediğiniz
hangi tip bir "Özben"? Bir haliyle "Özben" dediğim gibi
kendinizi özdeşleştirdiğinizdir. Peki, bırakalım bu orada dursun, bu meselenin
bir yönüdür. Şimdi siz özdeşleştirmekle ne demek istiyorsunuz? Siz başka bir
şey haline gelebilir misiniz? A, B haline gelebilir mi? Mantık dilinde, A A
olmalıdır, ve A asla B haline gelemez. Bu, zıtlıklar kanunudur. Eğer A, B
olamazsa, siz başka biri olamazsınız. O halde bir kişinin sevdikleriyle
kendinden başka bir şey haline gelmesi nasıl oldu? Kendi Özben'in kendisi
dışında arama gereği niye ortaya çıktı? Nerede böyle bir gereklilik vardı?
Böyle bir gereklilik yoksa, bu dünyada sevilenler olamaz. Kimse bir şeyi
sevemez, birinin diğeriyle irtibatı mümkün değildir. Ama bu görülmüştür ve bu
vardır. Öznenin nesneyle özdeşleştirilmesi nasıl ortaya çıkmıştır? Ve nasıl A,
B haline gelir? Işık nasıl karanlık olur? Gerçekten çok ilgi çekici! Bu tip
şeyler olamaz, ama bu dünyadaki mevcut yaşam tipinin bir anlamının olması için
olmalılar. Eğer bu, bu dünyadaki yaşam amacımızsa, nasıl bir amacının olması
gerektiğini tahmin edebilirsiniz. Bu dünyada yaşama şeklimizin bir anlamı var
mı? Milton'un bu durumu anlatan düşen bir melekle ilgili yazdığı uzun şiirdeki
gibi bir hiç için değil mi? Ve Milton o şiirde, o şiiri okuyan bizleri anlattı-
başka bir şeyi değil. Bu gaunatman, bu dışımızdaki, kendini tanımlayan
özben, aslında tanımlama yetisine sahip değildir. Ben kendim dışımda bir şey
olamam. Ben nasıl Ben-olmayan olabilirim? Ama bir şey için sevgi duyabilmem
için Ben-olmayan olmam gerekir. O halde, dünyevi sevgiler çok suni bir şekilde,
Özben'in Özben-olmayan'a transferidir. Bu doğal bir fiil olamaz. Bu doğal
olamaz, çünkü A, B haline gelemez. Ve A'yı B yapmak için yapılacak her bir
teşebbüs, suni bir örtbas olacaktır, ve bu A'nın, kendisi-olmayan bir B
suniliği yaşamın tüm işidir. Hayatta yaptığımız tüm dengelemeler ve
adaptasyonlar, A'yı B'ye tam olarak uydurmaktır, ki aslında bu hiç bir zaman
olamaz. Bundan dolayı, "İçsel-Farkındalık istiyorum" dediğinizde,
İçsel-Farkındalık'ta aradığınız Özben bu değildir. Yapmacık bir İçsel-Farkındalık'la,
bir ekrana suni olarak yansıtılmış bir durumla, maddenin bir gölgesiyle nasıl
tatmin olabilirsiniz ki? Sevgi ve bağımlılık ve özdeşleştirme nesnesinde
gördüğünüz benlik, Özben'i ekranda canlandıran bir gölgedir ve kimse bir
gölgeye sahip olarak tatmin olamaz. Bu yüzden, sevgi ve nefret, bu dünyada
mutlu olmak için aklın ürettiği anlamsız tekliflerdir. Bu, hikayenin bir
kısmıdır, Özben'in dünya-aramasındaki yaşam dramasıdır.
Bu dünyada
herkes sadece Özben'den oluşmuştur, kimse başka bir şeyi istemez. Siz birşey
"istediğinizde", siz "Özben"inizi istiyorsunuz, başka bir
şeyi değil. Başka bir şeyi değil, çünkü bu sizinle özdeşleşmiştir, ve bu siz
"haline gelmiştir". Siz haline gelenin yoğunluğu ve yüzdesi, aynı
zamanda, orada olan Özben'in yüzdesidir. O halde, bu İçsel-Farkındalık'ın bir
türüdür. Ama bir arayan, bir sadhaka*, Gerçek'i arayan biri
İçsel-Farkındalık'ın peşinde olduğunu söylerse, aradığı bu tip bir Özben midir,
kişi-olmayanla ölümlü-benliğin suni özdeşleşmesi midir? Doğal olarak, hiç bir
mantıklı kişi o kişinin aradığı Özben'in bu olduğunu söylemeyecektir. O halde
ihtiyaç duyduğumuz gaunatman, ikincil ve kusurlu benlik değildir.
"Özben"i istediğinizde danıştığınız bu dünyadaki hiç bir şey
değildir. Bu dünyada olan hiç bir şey olamaz, çünkü bu dünyadaki herşey
algılanan şuurun dışındadır. Bu, uzaydadır, zamandadır, bir yerlerde
bulunmaktadır, ve bu nedenle bir nesnedir ve özne olamamaktadır. Nitekim,
"İçsel-Farkındalık istiyorum" dediğinizde, kesinlikle bu dünyada olan
bir şeyi istemiyorsunuz; bu analizde, bu netleşiyor. İstediğiniz bu dünyadaki
bir şey değil, peki başka ne istiyorsunuz? Aklınızla kavrayacağınız başka bir
şey yok. Eğer istediğim dünya değilse, ve ben "İçsel-Farkındalık"
istiyorum diyorsam, ben bu dünyadan bir şey istemiyorsam, o halde ne istiyorum?
Peki, bir çocuk gibi "Ben kendi Özben'imi istiyorum" diyebilirsiniz.
Bu bir çocuğun vereceği cevaptır. Niye bu bir çocuğun vereceği cevaptır? Çünkü
daha evvel bahsettiğimiz büyük bir zorlukla ilgilidir. Siz "benim kendi
Özbenim" dediğinizde neyi kast ediyorsunuz? Ne demek istiyorsunuz? Burada,
Özben'in bir diğer kavramına, felsefi dilde mithyatman denilen, ya da
sahte benliğe geliyoruz. Size ne dediysem, bunların tümü hoşlanılan ve
hoşlanılmayan şeylerin dünyasındaki ikinci benlikle, gaunatmanla, nesnel
benlikle, kusurlu, gölgelenmiş benlikle ilgilidir. Şimdi, önümüzde başka bir
zorluk vardır. Çoğu arayanın İçsel-Farkındalık istediklerinde isteklerinin bu
dünyadaki bir şey olmadığını fark edecek kadar dürüst olduklarına inanmak
anlamlı olduğundan, başka neyi istedikleri net olmayabilir. Söyleyecekleri çok
basit bir şey vardır, -"aradığım benim "içimde olandır"."
Biz basitçe Özben içimizdedir diyebiliriz, ve Özben dışarıda dünyada bulunan
bir şey değilse, doğal olarak "benim içimdedir". Geçen sefer size bu
"içinde" olma fikrinin ne kadar gözden kaçırıldığını; içinde
kavramıyla neyi kastettiğimizi kolaylıkla bilemediğimizi anlatmaya çalışmıştım.
Size geçen gün anlattığımı tekrarlayacağım. Bu, kutsanmış her bir şeyin
"içindedir", benim içimde, sizin içinizde, X, Y, Z'nin içinde ve A,
B, C, D'nin içindedir. Öyleyse, güneşin ve yıldızların ve ayın ve dünyanın ve
insanoğullarının ve onun ve bunun içindedir, bu hariciyetin olmadığı bir
içselliktir. Bu şüphesiz içselliktir, çünkü herşeyin içindedir; bu kabul
edilmiştir. Ama, herşeyin içinde olması gerçeği, onun dışında bir şeyin
olmasına mani olur. Bundan dolayı, "içinde" kelimesi Özben kavramına
ya da zannına tamamen uygulanamaz. Bu yüzden, bizim "içte" olan
Özben'i istiyoruz derken biraz tedbirli olmamız gereklidir. Hangi
"içteki"nden bahsettiğimiz net olmalıdır. Bana, niye bu tip bir
netlik gereklidir diye sorabilirsiniz. Böyle bir gereklilik vardır, çünkü
psikoanalistlerin aklın "içe dönmesi" ya da bazen daha kötü bir
ifadeyle "narsistik içe dönüş" tuzağına düşebilirsiniz. Bu ifadeler
saf batı psikoanalitik terimleridir; kişilikte kitlenmiş psişe, kişinin kendi
kafasındaki öznel psişik işlemlerle sınırlanmışlığı, benlik kavramını sadece
fiziksel bedenin işlevleriyle sınırlama gibi hastalıklı imaları vardır.
Zürih'in büyük psikoanalisti Carl Jung insanları içe dönük ve dışa dönük diye
sınıflarken bir keşifte bulundu. Bu sınıflandırma Hint psikoanalistleri için de
yeni bir şey değildir. Patanjali, bunu Jung doğmadan evvel söylemiştir. Ancak,
biz bunu yine de sadece analitik psikoloji diye adlandırılan çevreye dahil olan
psikoanalistler telafuz edip halkın bilgisine sunduğu zaman biliriz.
Dünyadaki
amacımızı bu dünyadaki herhangi bir şeyle özdeşleştirmekten çile ve din yoluyla
korunurken, Özben kavramıyla sınırlı ben-merkezli bir kozaya girebiliriz ve
dışa dönük olarak adlandırılanın tersi olan içe dönük hale geliriz. Yaşamdaki
içe dönük ve dışa dönüklük arasındaki bu mümkün veya görünen çelişkide olan
zorluk- ki gerçekte çelişki yoktur-, bu zorluk insanların jnana ve karma
dedikleri bilgi ve fiil arasındaki savaşın da sebebidir. Fanatikçe anti-fiil,
sadece bilgi, fiilin tersi bilgi olan doktrine yapışan insanlar vardır. Dışa
dönük olan diğerleri de hiç bir bilgi kavramının fikrine inanmazlar ve fiile, işe,
maddesel, pratik bir şeyler yapmaya inanırlar. Bizlerin Hindistan'ın eski
devirlerinden kalma ve Avrupa'daki mistik çevrelerde de görülen, bilgi ve fiil,
jnana ve karma arasında bir çekişmemiz var. Şimdi, Bhagavat Gita,
özellikle bilgi ve fiil arasındaki görünen zıddiyet sorununu çözmede büyük bir
devrimdi. Isavasya Upanishad'da bundan zaten bahsedilmişti- bu Bhagavat
Gita'dan önce yazılmıştır- bir yerde kullandığı iki terim olan avidya*
ve vidya* derken, bu iki kelime birbiri ile zıtmış gibi görünmektedir.
Siz, terk yoluyla dışarıdaki herşeye olan bağımlılığın yok edilmesinin başarımı
ve zaferiyle bir çilekeş ya da din adamı yaşamı sürerken, içe dönüklük
karmaşasına yakalanabilirsiniz; böylece herşeyden nefret eder, dünyayı küçümser
ve yatadılışın kendisini şeytani olarak lanetler ve dünyaya yabancı olmayan
Şeytan'ın alemi olarak dünyanın çift hale getirildiğini, bu yüzden dünyada hiç
bir şeye bakamayacağınızı, herşeye gözlerinizi kapatmanız gerektiğini söyleyen
dinsel görüşlerde olabilirsiniz. Bu uçlardan biridir. Bir başka uçtan ise zaten
bahsettik- tamamen maddede erime ve böylece Özben'i yok etme. Her iki yolda da
hatalar yapılır. Gaunatman ya da dıştan motive edilmiş nesnel benlik,
buna karşı korunmalıdır, "Özben" bedene bağlı olmadığından, kendimizi
ayrıca her tür psikoanalitikle ya da daha doğrusu saf fiziksel öznellik
anlamındaki içe dönüklüğün psikopatalojik durumundan tanımlamaktan da
korumalıyız. Bu yüzden, "Özben"i istiyorum ve diğerleri beş para
etmez, diyemezsiniz. Bu tip bir ifade, Özben'in sadece bir kişinin içinde
olduğu ışığında bakıldığında anlamını kaybeder. İçe dönük ve dışa dönük
durumlar Özben'in gerçek kavramında tamamen dizginlenir, çünkü Özben'in bu
içselliğinde dışsallık kökünden atılır. Bu, dışarıya ulaşmaya karşı çıkarak içe
gitmek değildir. Siz kendi içinize gittiğinizde, bu sizin artık dünyada daha
ileri gitmeyeceğiniz anlamına gelmez. Her iki uç nokta da sonunda buluştular.
Özben'de mesafe yoktur. İçe doğru hareket ve dışa doğru hareket, şüpheyle
alınması gereken kelimelerdir. Mesafesiz varoluş aleminde anlamlarını
yitirirler.
"Ben
İçsel-Farkındalık istiyorum" dediğinizde, ne istiyorsunuz? Psikolojik
olarak kendinizi bir dolu zorlukta bulacaksınız. Bu tartışmayı bugün bitiremem,
çünkü başka bir şey hakkında; Özben'in gerçek kavramına yapılan konsantrasyonda
başarısız olmanın sebepleriyle ilgili bir kaç açıklamada bulunmak istiyorum.
Burada zorluk, bizim bu uygulamadaki hazırlıksızlığımızdır. Bizler, insanların
genellikle dediği gibi, çok istekliydik ama çok fazla suyu tutamayan pişmemiş
toprak kaplar gibiydik. Önümüzdeki bu görevdeki hazırlıksızlığımız yaşamın,
yani kalplerimizin kalbinin, deneysel değerlerine olan süptil özlemle doludur.
Bizler, kalplerimizin içinde, Özben-olmayana duyulan biraz ilgi veya
hoşlanmadan bağımsız değiliz. Bu küçük pusuda duran "niye sahip olmayayım
ki", "eğer olursa, sahip olayım" duygusu, bu Özben-olmayan'a
duyulan özlem, bu arzunun ortaya çıkma olasılığı, önümüzde bir engeldir.
Yaşamın neşe kaynakları olarak adlandırılan kutsanmış herşeyi kapsayan İçsel
Farkındalık'a ulaşmanın pek de kolay olmadığına duyulan tam bir iknadır. Bu
süptillik nedir diye sorabilirsiniz. En iyi insanlar bile, bu "dar
kapıdan" kaçamazlar, çünkü bir şekilde bir ses - kimin sesi bilinmez- bize
Özben'i kazanırsak, birşeyleri kaybedeceğimizi söyler. Ben Özben'i
kazandığımda, aynı anda birşeyi kaybediyorum. Ve kim değerli bir şey olan bir
penny** kaybetmek ister? Şimdi, dünyada bir penny değerinde bir şey var mıdır?
Biz dünyada, sadece pennyleri değil, yığınla Poundları buluruz, ve kim bu
değerlerin kişinin yaşamında görülmediğini söyleme cesaretini gösterebilir?
"Benim için değeri yok" demenin faydası yoktur ve kalp değerini görse
de görmese de söylemelidir. Dünyanın değerlerinin Özben'de bulunduğuna
kendinizi ne ölçüde ikna ediyorsunuz, ve Özben'i istediğinizde siz dünyanın
dışında bir şeyi aramadığınıza, dünyadaki bir şeyi kaybetmediğinize, bunun
dünyadaki herşeyi kapsadığına, dünyadaki herşeyi değiştirilmiş, fazlasıyla az
bulunur hale getirilmiş bir biçimde kapsadığına, böylece Özben'i kazanmanın
dünyayı kaybetme olmadığına, tersine dünyadan fazlasını kazanma olduğuna
kendinizi ne ölçüde ikna edebiliyorsunuz? Kim bu ölçüde ikna olabilir?
Entellektüel olarak, rasyonel olarak, felsefi olarak bizler ikna oluruz ama
kalp berbat bir arkadaştır ve herşeyi kolayca dinlemeyecektir. Çünkü, biz
duygusal deneyimlerin dünyasını bırakma olasılığıyla karşı karşıya
geldiğimizde, bizi bir korku alır. Ölüm bir korkudur. Kim ölmek ister ki? Biz
niye ölümden korkarız? İşte bize bir örnek. Bu bedene, buraya ve bedene bağlı
herşeye ne ölçüde değer veriyoruz? Özben buraya nereden gelir? Niye Özben
arzulanır? Bunlar, aklın süprüntüleri olarak adlandırılan yoldaki engellerdir.
Özben için önceden gerekli olan olarak düşünülen Vairagya*, sıradan
anlamda bir rahip ya da rahibe haline gelmek değildir. Bu, dışarıya olan
davranışlarınızda bir sosyal değişim değildir. Tersine, bu içteki değerlerin
değişimi ve bunun, önemli olan Özben'le kucaklaşmada, tüm dünyanın maddesini
kucaklamış olduğu mantığının iknasıdır. Siz Özben'i idrak ettiğinizde, tüm
evreni idrak edersiniz. Bu yüzden, değerli olan hiç bir şeyi kaybetmezsiniz.
Yaşam ve ölüm anlamını kaybeder, ruhla büyük evrensel ruhu kucaklama
serüveninde ne yaşamın ne de ölümün bir anlamı vardır, ama bu korkunç bir
şeydir. Bu nedenle Arjuna, "Aşağı gelin, aşağı gelin, yeter, yeter, bunu
daha fazla istemiyorum. Ne kadar yüce bir Biçim olsa da, bu yeterli. Sadece
eski olanı istiyorum, lütfen aşağı gelin. Oh, efendim!" demiştir. Bu
amacın büyüklüğü, güzelliği ve haşmeti ne olursa olsun, biz uzun bir süre buna
dayanamayız. Biz "peki" deriz, ama o an için yeterli olduğunda - daha
küçük, minik bir şey elde etmemize izin ver deriz. Bunlar, içimizdeki daha
küçük olan benliğin küçük feryatlarıdır. Bunlar çok küçük olabilirler. Ama
yarım inç genişliğinden daha fazla olmayan bir parmağı, gözlerimize
yaklaştırdığımızda, güneşin geniş küresinin görüntüsüne engel olurlar. Bu
durumda, dünyadan binlerce kez daha büyük olan güneşi göremezsiniz ve bunun tek
sebebi gözlerinizin önündeki küçük parmaktır. Bizler, bunların küçük meseleler
ve küçük zorluklar olduğu ve bizim onların üstünde olduğumuz kanısına
kapılmamalıyız. Biz o kadar kolayca bunları aşmış olamayız. Bu zorluklar gözün
retinasındaki küçük kum tanesinin rahatsızlık vermesi gibidir. Bizlerin
hazırlıksızlığı psişik işlemlerin tortularından kaynaklanmaktadır.
3. BÖLÜM
Kabul edilen
geleneğe göre, herkesin peşinde olduğu Yüce Gerçek, Sanskirtçe Sat-Chit-Ananda*
kelimesi, Nihai-Varlık'ın üç katlı doğasının karışımını göstermektedir. Yüce
nesnenin nihai ya da son özelliği, varlığının ya da bulunduğu yerin uzaysal
(yersel) uzaklığını göstermez. "Nihai olarak bana söyleyecek neyiniz
var?" Bu tip sorular sorarsanız, bir zaman-süreci ile ölçülen geçici
mesafe ve sırayı ima etmiş gibi görünürsünüz. "Nihayetinde, tüm bu çabanın
sonunda ne ortaya çıkıyor?" Bu tip sorular ayrıca zaman mesafesinin de
olduğu sonucunu ortaya atar. "Sonra, ne oluyor?" Bu şekilde
soruyorsanız, ölçülebilen bir zaman-değerinde düşünüyorsunuz. Bu uzundur, uzaya
yayılma özelliği vardır. Ama Nihai Varlık geçici süreç ya da uzaysal olarak
ölçülebilen mesafe mantığıyla anlaşılamaz. Bundan dolayı, biz Nihai Gerçeklik
gibi terimlerden bahsederken, bu kelimelerin anlamlarının yorumlanmasında
dikkatli olmalıyız. Sadece süreç ve mesafe terimlerine dayalı düşünme
gerekliliği insan aklının mevcut insani algılama araçlarının kıstasıyla Nihai
Varlık'ı ölçmesini zorunlu hale getirir. Buradaki nihailik mantıksal bir
nihailiktir, geçici ya da uzaysal nihailik değildir. Bir sürecin mantıksal
olarak tamamlanmasını da biz geçici terimlerle düşünürüz; örneğin eğitim
sürecini. Eğitim kariyerinin tamamlanması bu kariyere başladığınız günlerin
sayısı açısından bakılırsa geçici bir süreçtir. Ama eğitimin kendisi mantıksal
bir süreçtir. Bir aşama bir başka aşamadan sonra, yolda yürüdüğümüzdeki
fiziksel adım sırası gibi değil, mantık sırası ve düzeniyle gelir. Bu anlamda,
biz Nihai-Varlık'ın ne olduğunu anlamalıyız. Biz Nihai-Gerçeklik'ten
bahsederken kast ettiğimizin kapsamlı olma olduğunu söylemek yeterlidir. Bu,
geçici bir süreç ya da bağ ya da gelişmeler zincirinin son noktası gibi bir son
değildir. Bu, bir durumdan başka bir duruma doğru hareketler zincirinin son
halkası değildir. Bu, sadece hareketin değil, ama yolun ve yolcunun da
bulunduğu bir tatmin durumundaki her bir sürecinin mantıksal olarak
tamamlamasıdır. Bu, yer ve zaman yoluyla yapılan fiillerden aldığımız deneysel
yardım olan herşeyin-içinde-kaybolduğu mükemmellik, uzaysal-olmayan ve
geçici-olmayan varoluş içinde değişmektedir. Bunlar, Nihai Gerçeklik'in
özellikleridir, ve bu bahsettiğim gibi, Sanskrit dilinde Sat-Chit-Anandadır.
Bizim aradığımız budur. Sat, Chit, Ananda kelimeleri bildiğiniz gibi,
varoluş, şuur ve ilahi mutluluk anlamındadır. Burada tekrarlayalım ki, varoluş,
şuur ve ilahi mutluluk bir taburenin üç bacağı gibi değildir. Burada
tekrarlamak gerekirse, bu seri olarak ya da geçici olarak ya da uzaysal olarak
değil, mantıksal olarak üç katlıdır. Örneğin, süt, çay ve şeker gibi bir fincan
çayın içindeki üç farklı madde değildirler. Sat-Chit-Ananda bu üç
özelliğin kaynadığında ortaya çıkan özü gibi değildir, çünkü biz bu sonsuzluğun
önemini ifade etmek için hangi kelime veya tanımı kullanırsak kullanalım,
kelimelerimiz yetersiz kalmış ve uymamış gibi görünecektir. Nihai-Gerçeklik,
herhangi bir hareketle kapatılacak uzaysal ya da geçici bir mesafe değildir,
ayrıca bir fizikçinin karışımı gibi üç katlı bir madde de değildir. Bu, Sat-Chit-Ananda
kimyasal bir madde değildir. Peki o halde nedir? Burada bu, üçlü karışım olarak
tanımlanan tek bir bölünmezliktir. Bu, Gerçek Varlık, Sat, varoluştur.
Bu gerçek varoluştur ve ölümlü dünyada alışkın olduğumuz geçici bir yaşamın
alaycı varoluşu değildir. Bizim içinde bulunduğumuz dünyaya varoluş denilemez,
çünkü bu dünya hareket etmektedir, bir evrim sürecindedir. Yaşam, büyüme, düşüş
ve yok oluş dediğimiz birbiri ardına gelen şeylerin geçici bir noktadan başka
bir geçici noktaya olan hareketidir. Bu bahsettiğimiz varoluş değildir, çünkü
bu, tüm bu hareketlerin sonudur. Bu nedenle, bu başka bir varoluşa doğru
meyletmeyen bir varoluştur. Bu dünyadaki tüm geçici varoluşlar bu şekilde
deneyseldir, çünkü özben-üstünlüğünün aslında mevcuttur. Burada gelişim,
hareket ve evrim dediğinizden vardır. Ayrıca, tüm fenomenel varoluş, yaşamın
tüm görünen biçimleri, Nihai-Varoluş'ta birer nokta olarak düşünülmelidir,
ancak bu biçimlerin kendileri gerçek varoluşlar olarak gösterilemezler. Bu
şartlarda, Sat Nihai Varoluştur ve burada nihainin uzaysal ya da geçici
olarak uzakta olmadığını tekrarlamalıyım. Bu, mantıksal bir mesafedir. O halde,
bu Nihai Gerçeklik Sat-Chit-Anandadır. Bu varoluştur, ama bu varolduğu
şuurunda olan bir varoluştur. Bu pratik tüm amaçlarda kullanılan ve görünüşte
varoluş olan bir taş gibi değildir; bu oradadır, ama orada olduğunun da
farkındalığının olması gerekir. Ben bir kişi olarak varolmaktayım, ama benim
varolduğuma dair bir şuurum da var. Şimdi, benim varlığım ve varlıksal şuurum
birbirinden farklı iki safhaymış gibi ayrılamazlar. Benim varlığım bir yerde,
varlık gerçeğimin şuuru başka bir yerde değildir. Benim varoluşum, varoluşumun
şuuru ile aynıdır. Bununla birlikte, bunun farkında olunması bu belli durumun
"(var)oluş"unu kapsar, ve bu dünyada bildiklerimizden çok farklı
olarak "olmak" ve "bilmek" aynı anlama gelir. Burada, bu
şuur olan Satta ya da varoluşta, şuur varoluşu bizim dünyadaki nesneleri
bilen zihinsel şuurumuz gibi bilmez. Ben, "Önümde bir bina olduğunu
biliyorum" dediğimde, ben burada bir kaç kişi olduğunu ya da bir şeyin
olduğunu biliyorsam, bu şartlar altında anlaşılması gereken şuurla aynı olan
varoluştan çok daha farklı bir şeyi kastediyorum. Şuur, benim önümde bulunan
sıra ya da masanın farkında olmam gibi varoluşun farkında olmaz, çünkü
varoluşun kendisi şuurdur. Şimdi, tüm varoluş şuur olmalıdır, şuurun hiç bir
bölünme ve parçalanma kudreti yoktur. Sizin bir yerlerde bir parça şuurunuz
olup, bir başka yerde şuur eksikliğiniz olamaz. Varoluşun herhangi bir
parçasındaki şuur noksanlığı diye bir şey düşünülemez, çünkü hayal edilen
noksanlık da şuurun içinde olmalıdır. Şuurun varoluşun bir yerlerinde mevcut
olmadığını söylemek onun halihazırda orada olduğunu söylemektir. Eğer şuur
orada değilse, şuurun orada olmadığını bilebilecek kimse de yoktur. Bundan
dolayı, şuurun doğasına ait çevre şartlarının analizi, şuurun bir yerde
noksanlığının olamayacağını gösterir, ve onun bir yerlerde noksan olduğunu
hayal etmek için bile, o orada olmalıdır. Ve bu tip bir tartışma, iddiayı ispat
edilmiş farz eder. Bundan dolayı, tüm-varoluş tüm-şuurdur. Bu varoluş,
anlatılan anlamda nihaidir, ve dünyada alışkın olduğumuz anlık varoluşun geçici
safhalarından ayırt edilebilir. Bundan dolayı, bu tüm-varoluştur ve burada,
orada, dünyanın belli bir yerinde, uzayda, zamanda olan bireysel yer gibi bir
varoluş değildir. O halde, Gerçeklik'in anlaşılabilen tüm yargılama hakkı
varoluştur. Herşey varoluştur ve hiç bir şey varolmayan olamaz, çünkü varolmama
fikri kendi kendisiyle çelişen bir kavramdır. Bu kavram ortaya çıkamaz, çünkü
varolmama fikri de varolmalıdır. Bundan dolayı, varolmama hiç bir anlam ifade
etmeyen bir kelimedir. Bu nedenle bu anlamda açıklanan bu varoluş, herşeyi-anlayandır,
ve hiçbirşey onun dışında değildir ve dışında kalamaz. Varoluşun dışında kalan
bir şeyin olduğunu hayal etmek gelişim sürecinin uzun zincirine bir bağlantı
yapmaktır, ve bu Nihai Gerçeklik değil, geçici varoluş olacaktır. gerçekçi
doğasında istediği kadar nihai olsun, yer ve zamanın tanınmasıyla kabul edilen
sınırları kırmış olmalıdır. Bu yuzden, bu herşeydir, heryerdedir ve her
zamandadır. Bu tüm-varoluş bu nedenle tüm-şuurdur. Bunun böyle olma sebebi daha
önce de bahsettiğimiz gibi bölünmez olmasındandır. Ne varoluş ne de şuur
bölünemez. Şimdi, felsefi analiz için, metafiziksel tez için, Gerçeklik'in
doğasının bu kadarlık anlayışı yeterliyken, ayrıca bu büyük Doğru'yu arayanın
tatmini için, bu tüm-tatmindir, tüm-doyumdur, tüm-neşedir, tüm-sevinçtir, tüm-özgürlüktür.
Bu, mutluluk olmayan bilgi değildir, şuur olmayan varoluş değildir, ve mutluluk
olmayan varoluş şuuru değildir. Öğrenen bir insan gibi, kişi şuurla
varolabilir, ama kişisel olarak çok mutsuz olabilir. Burada, bu üç sınırlamanın
kötü durumuna da hakim olunabilir. Bu geçici, belli bir yerde bulunan varoluş
değildir; bu tüm-varoluştur. Bu şuursuz varoluş değildir, şuurlu-varoluştur. Bu
bütünlük, özgürlük, mutluluk duygusu olmayan sadece şuur değildir, tersine tüm
bu duygulardır da. O halde, bu varoluş-şuur-ilahi mutluluktur, varoluş
"ve" şuur "ve" ilahi mutluluk değildir. "Ve"ler,
birleşmeler burada mümkün değildir.Kendisi şuur olan bu nedenle de ilahi
mutluluk olan varoluştur. Şuur hakkında bu kadar şey söylemişken, biz onu
uzayda bir yere yerleştirme konusunda yine çok dikkatli olmalıyız; çünkü şuuru
uzayda bir yere yerleştirmek onu herhangi birimiz ya da dünyadaki herhangi bir
şey gibi geçici bir nesne yapar. Şimdi, eğer bu Nihai Varlık'ın doğasıysa, ve
heryerdeki tüm yaşam macerasının nesnesiyse, bu o halde herkesin içinde
olmalıdır, her bir elektron ve atomun özünde olmalıdır. Bölünmez ve mükemmel
olduğundan, kavranabilen uzaydan daha geniş olduğundan ve kavranabilen zamana
göre daimi olduğundan, bu Mutlak olarak ya da Sanskrit dilinde Brahman*
olarak, ilahi mükemmellik olarak adlandırılır. Madem ki o bölünmezdir, o halde,
o doluluktur, Bhuma*dır, herşeyi-kuşatan tamlıktır. Heryerde olduğu
gerçeğinden dolayı, herşeyin kalbinde olmalıdır, ve bu aynı zamanda Atman,
ya da tüm varlıkların Özbenlik'idir. Bu, Brahmandır, ve bu nedenle de Atmandır.
Bu Atman olmalıdır, çünkü Brahmandır. Niye böyledir?
Herşeyi-kapsayan varoluşundan dolayı. Heryerde olduğundan, herşeyin içinde
olmalıdır.
Şimdi, daha
önceki iki fırsatımızda ifade etmeye çalıştığım fikirlerin bazılarını
tekrarlamak istiyorum; içsellik" kavramı akıllarımızda net olmalıdır.
Bizler binaların "içinde", evlerin içinde, tapınakların içinde,
salonların içinde vb diye düşünmeye alışkınız, ama bu Özben'deki ya da Atmandaki
"içsellik"bu şekilde anlaşılmamalıdır. Bu, herkesin ya bugün ya yarın
meditasyon kariyerinde karşılaşacağı bir zorluktur. Bizler insanoğulları olarak
içselliği duvarların vb kuşattığı fiziksel bir şey olarak düşünmeye alışkınız,
ama Atmanı bu kişinin bedeninin içinde olan bir şey olarak
düşünebiliriz. Kendi fiziksel kalbimizi, göğsümüzü tutar, "burada, içimde,
Atman var" deriz. Biz bu şekilde düşünürüz. Atman'ın içselliği Brahmanın
evrenselliğini anlamak kadar zordur. Ben Mutlak'ın ya da Nihai Varlık'ın herşeyi-kavrayan
özelliğinin uzayda yayılma ile, ya da genişletilmiş zaman süresiyle
eşleştirilemeyeceğini, O'nun süresiz sonsuzluk ve uzaysız genişlik olduğunu
yetersiz kelimelerle işaret ettim. Benzer şekilde, bizler Atmanın
içselliğinin ne olduğunu anlamada da dikkatli olmalıyız. Tekrarlarsak, bu
uzaysal bir birleşmeden çok, mantıksal bir anlama sahiptir. Peki niye?
Genellikle Özben olarak çevrilen Atman kelimesi, Brahmanın
nesnel-olmayan özelliğini işaret eder. Bu söylediğimiz gibi şuurdur. Şuur bir
kişinin farkındalığının nesnesi haline gelemez. Şuur başka bir kişi tarafından
bilinemez. Şuur herşeyi bilir, ama şuuru başka bir kimse bilemez; çünkü eğer
biri şuuru bilen olarak oradaysa, şuur şuur olamaz, nesne olur, ki nesne de
sınırlıdır. Nesneler her zaman sınırlıdır çünkü bilenin bulunduğu yerden
itibaren iki kola ayrılırlar. Nesneler, algılayandan ayırt edilirler. Ama şuur
bölünemez, çünkü bölünme kavramı ya da zannı, bölünmüş ya da çatalağzına gelmiş
uzayda bile şuurun varlığını ima eder. Bundan dolayı, şuur nesne olamaz.
Şimdi, madem ki
şuur Brahman, Mutlak, ve bu nedenle de nesne değil, ve madem ki şuur
aynı zamanda herkesin Özben'i, Atmanı, bilinemezdir; o, bilen
olmalıdır. Atmanın ya da Özben'in içselliği, hiç bir bilgi aracıyla
bunun bilinemeyeceğini işaret eder. Atmanın bilinebileceği hiç bir
bilinen ya da mevcut araç yoktur. Kimse Atmanı bilemez, kimse Brahmanı
bilemez, çünkü bunlar bilinirse, Brahman ya da Atman dışında bunu
bir de bilen biri olmalıdır. Brahman, ya da Atman dışında bir şey
olduğunu hayal etmek imkansız olduğuna göre, Brahman ya da Atmanı
bilen de olamaz. O halde, biz Özben'in farkındalığı ile, Tanrı, Brahman,
Mutlak Bilinç ile neyi kastediyoruz? O'nu mevcut araçlarla bilmenin yolu yoksa,
Brahman, ya da Atman ile birleşmek, bilmek, fark etmek,
deneyimlemek nasıl mümkün olacaktır? Evet, Atmanı bilmek mevcut,
bilinen, deneysel algılama araçlarıyla mümkün değildir. Algılamayla,
çıkarımlarla, bilginin bilinen herhangi bir mantık süreciyle O'nunla irtibat
kurulamaz, ya da deneyimlenemez; çünkü tüm mantık bilgi sürecinin
dışsallaştırılmasıdır. Ve, bu Brahman, bu Atman gibi, şuurla
özdeşleşen şey, nesne olamaz, O mantıksal anlayışın bir nesnesi de olamaz. Ve
bizim tüm bilgimiz mantıksaldır, bu yüzden bizim bu dünyada şahsen bildiğimiz
hiç bir şey, bu amaç için yeterli görülemez. Bu ayrıca Gerçeklik'i bilmede
modern öğrenme araçlarının yetersiz durumunu da özetlemektedir. O halde, ben bu
yüce Varlık'ı nasıl bileceğim? Tanrı, Brahman, Atman bilgisi ile
ne kast edilmektedir? Bu, Brahman'ı bilen biri değildir, Atmanı
bilen biri değildir. Bu, net hale geldi çünkü O'nun dışında bir kimse olamaz.
Şimdi, bu toplantı odasında oturan bizler, O'nun parçası mıyız, O'nun dışında
mıyız, O'nun içinde miyiz yoksa biz neredeyiz? Bu sorular da sorulmamalıdır.
Bizler O'nun parçası olduğumuzu söyleyemeyiz, çünkü O parçasızdır. Biz O'nun
dışında olduğumuzu söyleyemeyiz, çünkü O'nun dışında hiç bir şey olamaz. Biz
O'nun içinde olduğumuzu söyleyemeyiz, çünkü O'nun için uzaysal ya da geçici
anlamda "iç" diye bir şey yoktur. Bizim O'nunla ilişkimiz nedir?
Herhangi bir ilişki olamaz. Biz kendimizi öyle bir durumda bulduk ki, dünyanın
herhangi bir yerinde mevcut olmayan bir araçla, bilinemezin bilinebileceği yeni
bir eğitim sistemini istiyor gibi görünüyoruz. Acharya Sankara'nın Yüce Gurusu,
Büyük Acharya Gaudapada, metinlerinden birinde Tanrı ile irtibat, irtibatsız
irtibattır demektedir. O, Yogi'lerin bile bu şeyleri duymaktan, diğer kişilerle
bunu konuşmaktan korktuklarını söylemiştir. Bizler, hiç bir şey görmediği yerde
korkan çocuklar gibi korkuyoruz. Bu, burada verilen kıyastır. Siz hiç bir şeyin
dışarıda olmadığı bir yerde bir bebeği ağlar görürseniz, onun sadece dışarıda
hiç bir şeyin olmaması gerçeğinden dolayı ağladığını bileceksiniz. O, hiç bir
şeyin varlığından dolayı korkmamıştır; bir şeylerin yokluğundan dolayı
korkmuştur! O halde, arayanın şuuru dışarıda hiç bir şeyin olmaması
olasılığından korkar ve şaşırır. Bizim dışarıda olan bir şeyden korkabilmemiz
anlaşılır bir şeyken, bir şeyin yokluğundan korkmamız anlaşılır değildir. Bunun
sebebi, şuurumuzun geçicilik ve süreç ile birlikte olmasıdır. Yaşamın geçici
metodları yoluyla yaşanan deneysel sürece ve telaşlı fiile o kadar bağlıyız ki,
nihai varoluşun ne demek olduğunu bile anlamıyoruz. Niye Arjuna Kadir-i
Mutlak'ın görünüşünden korktu? Arjuna hepimizi, Jiva*yı, bilgi, deneyim
ve Gerçeklik'le irtibat arayan bireyi temsil etmektedir. Ama o Gerçeklik'le
"kendini" kaybetmeden irtibata geçmeyi istemektedir. Sorun burada
ortaya çıkar, ve tüm meselenin kritik noktası buradadır. Büyük Acharya
tarafından bahsedilen ya da Bhagat Gita'nın onbirinci bölümünde Arjuna'da
gördüğümüz korku ya da dehşet, Kadir-i Mutlak'ın-Kapsamlılık'ı karşısında
hissedilen süptil güvensizlik sonucu ortaya çıkar; güvensizlik hissedilir çünkü
"Belki O'nun varlığında değilim". O olmalı ve ben olamam. Eğer, Bu
olmalıysa, ben olamam, ve niye ben olmamalıyım? Sonuç olarak tüm sevgi, Özben'e
olan sevgidir. Ölüm korkusu en büyük korkudur, ve kişinin kendi yaşamına olan
sevgisi en büyük sevgidir. Biz sadece bu bedende varolmak için sıkı çabalarız,
çok terleriz. Bu bedeni kaybetmemek için bu bireyselliği, bu egoyu, bu kişiliği
kaybetmek kavrayabileceğimiz en son şeydir. Ve Arjuna'nın dehşeti kudretli
okyanusa girmeye çalışırken korkan bir tuz tanesinden başka bir şey değildir.
Tuz eriyebilir, geri gelmeyecektir. Geri gelmenin imkansızlığı bir korkudur.
Geri dönmeyeceğimizden değil, bir şey görüp geri gelmek için biz seyahat etmek
isteriz. O halde, bizler Tanrı'ya giderken bile turistiz. Bu gitme ve gelme
kavramı, bir deneyim kazanıp tekrar bir zamanlar olduğumuz olma, insan
düşüncesinin hastalığıdır. Aklın kirliliği bu zorluk ve korkuların arkasındaki
sebeptir.
Brahman ya da Atman
bilgisi, "başka biri" tarafından elde edilmiş Brahman ya da Atman
bilgisi değildir. Bu, sadece Özben'in bilgisidir. Arjuna burada söyler:
"Efendim, Sen Seni sadece Senin yolunla biliyorsun. Sen'i başka kimse
bilemez." Bunun için, Tanrı'yı bilmeye çalışan kişi, Tanrı'nın içindedir.
Yine de zorluk bizi bırakmamaktadır. O halde biz neredeyiz! Bu açıklandığı
halde, soru, net olan sebepler için sorulmaz. Eğer O Kendini biliyorsa ve başka
kimse O'nu bilemiyorsa, biz neredeyiz? Bu soru, O'nun "(var)olduğu"
ve "(var)olma" biz dahil diğer tüm varoluşları kapsadığı söylenerek
zaten cevaplandığından, sorulmamalıdır. O'nun Kendi hakkındaki bilgisi bizim
Bu'nun hakkındaki bilgimizden çıkan her tür ayrılıkçı bilgi ile
karıştırılmamalıdır. Bu nedenle, bizler bu dünyadaki bilginin araçlarının neden
yeterli olmadığını tahmin edebiliriz. Bu dünyadaki bilginin tüm araçları
bilgi-olmayanın bilgisiyle ilgilidir. Siz bir ağacı bildiğinizde, ağaç ağacın
bilgisi değildir. Bilgi bilme sürecidir, gelip algılamayla irtibat halinde
olmadır; ağacın kendisi sürecin dışındadır. Ama burada, bilgi nesnesi sürecin
dışında değildir, ve bu nedenle bilgi süreçleri Tanrı ile irtibat amacına uygun
değildir. Araçlar nelerdir? Araçlar, Özben'dir ve biz Özben dediğimizde,
herşeyi-anlayanın mantıksal ruhaniliği kast ederiz. Bu'nun bu bilgisi sadece
hepimizi kapsayan Bu'nladır. Buna, yer ve zamanda hayal edilen şuurun dışa
dönük tesirlerinin erimesiyle ulaşılır. Buna kendine hakim olma denilir. Bu,
kendini zaptetmektir, bu Tapastır. Sadece Tapas ile çabalayan
kişi Tanrı yolunda yürümeye müsait olabilir. Tapası, bu sertliği
uygulayamayan kişi bu sorunun ucuna bile dokunamaz.
Tapas nedir? Bununla ilgili
meraklı zanlarımız vardır, ama prensip olarak bu, Tapas şuurudur. Bazen
biz sorunlarımızın kaynağı olarak görsek de, bizim fiziksel bedenimizle ya da dışarıdaki
fiziksel dünyayla ilgili bir sorunumuz yoktur.Sorun şuurun hatalı hareketinden
kaynaklanmaktadır. Bir hayal dünyasında sorun olamayacağı gibi, biz tıpkı
rüyada gibi, doğal olmayan bir şekilde şuurun hareketiyle bir sorun
yaratabiliriz. Biz şimdi uyanma durumundayız, şuurumuz hayali algılama
nesnelerinden arınmış ve bu yüzden hayali algılama nesneleri bizi artık
rahatsız etmeyecekler. Ama rüya denilen, şuurun, bu kendi içinde özel olarak
üretilmiş durumuna girince, bizi kesinlikle rahatsız ederler. Ve orada olmayan
şeyler, oradaymış gibi görünür ve bu, tek cümleyle söylersek, -şuurun problemi,
gerçekten orada olmayanın sanki orada olan tek şeymiş gibi kovalanmasıdır! Biz
rüyada katı nesnelerle, yaşayan varlıklarla karşı karşıya geldiğimizde, sanki rüyada
değilmiş de yüzde yüz gerçekmiş gibi, samimi olarak onları görüyoruz,
algılıyoruz, onlarla irtibata geçiyoruz ve onlara tepki veriyoruz. Şuurun,
rüyada irtibat kurduğu, değerlendirdiği, ve tepki gösterdiği nesneler olduğunu
hayal eden mükemmel bir hatası vardır. Şuurun gerçekten orada olmayan şeylerle
irtibata geçme vaadi rüyanın sebebidir; yoksa uyanık olurduk. Uyanış safhası
diye adlandırılanda da benzer bir şey olmaktadır. Önümüzde gördüğümüz nesneler
gerçekten orada değildirler. Orada değildirler, çünkü şuurun rüya dünyasında
irtibata geçmek için nesneleri kendi önüne yerleştirmesi gibi, bunlar,
algılayan şuurun önüne bu nesnellik şartında yerleştirilmişlerdir. Tapas
karşılaştırması, dünyadaki şuur gerçekliğinde uyanmamız için, rüyadaki
görevimizin ne olduğu örneği ile daha net hale getirilebilir. Rüyada algılanan
nesneleri tutan şuur bu nesnelerin orada olmadığının, bu nedenle de onları
düşünmeye bile gerek olmadığının iknası için eğitilmelidir. O zaman bu Tapas
olur. Şuur, kendini görünen algılanan nesnelerden kurtararak kendi içine
odaklanır. Sanki rüyanın dışındaymış gibi, şuurun kendi içinde odaklanması ve
bunu aşırı sevmesi uyanmadır. Yoga sadece bu kadardır. Yoga, bugün
duyusal-algılamalar dünyası dediğimiz görünen nesnelerden şuuru geri çekmedir
ve Tapasın bedene eziyet anlamına gelmesi gerekli değildir. Bu,
cezalandırmadan çok bir eğitimdir. Bu, alışkın olunmayan inanç ve iknalara
şuuru hapsetmek değildir; bu, organik bir evrimdir. Bhagavat Gita'nın öğüdü, bu
konuyla çok ilgilidir. Yoga, din, ruhsal uygulama, ya da Tanrı Yolundaki
meşguliyet, zamanda değil sonsuzlukta yaşayan sağlıklı bir harekettir. Bu,
organik olarak büyüyen bir süreçtir, ve tamamen doğal hatta algılanamaz
olduğundan, bir çocuğun bir erişkin haline gelmesi sırasında acı olmamalıdır.
Tanrı'ya doğru hareket, bir bebeğin erişkin hale gelmesi hareketi gibidir.
Babek bir vasıtayla, ya da yürüyerek hareket etmez; bu daha az-tamlıktan daha
geniş-kapsamlı tamlığa doğru organik bir büyümedir. Böyle olduğunda bile,
Tanrı-Bilinci bir yerlere doğru bir hareket değildir. Bu, dışarıya ya da
içeriye doğru bir hareket değildir. Bir çocuk yaşlı bir birey olduğunda, o
dışarı doğru hareket etmemiştir, içeri doğru da hareket etmemiştir, o sadece
kendisindedir, yine de boyutu artmıştır, organik olarak daha kapsamlı hale
gelmiştir ve farkındalığı daha tam hale gelmiştir. Tanrı-Bilinç'ine giden yol
birşey yapma, orada burada koşuşturmaktan ziyade -bunların hiç biri ruhsallık
değildir-, mantıksal boyutumuzdaki, bilme kapasitemizdeki artıştır. Bu, şuuru
gerçekte olmayan şeylerin yönündeki hatalı hareketinden maneviyata doğru çeken,
kendini genişleten varlık boyutudur. Niye şeylerin olmadığını söylüyorsunuz?
Bana "dışarıda dünyayı görüyorum, önümde kalın bir duvar var, bunun var
olmadığı nasıl söylenebilir?" diye sorabilirsiniz. Kimse orada olmadığını
söylemiyor. Rüyada görülen herşeyin rüyayı görenin zihninde olması gibi, dünya
oradadır, ama nesnenin, önümüzdeki duvarın, dışarıdaki dünyanın
"(var)olma"sı, uygun konumda alınmalıdır. Dünya varolur, ama şuurun
dışında varolmaz. Şuuru algılamada dışsal olan hayal dünyası fikri, hayal
dünyasının tacizde bulunma sebebidir. Dünya fazlasıyla oradadır, ama şuurun
dışında değildir. Niye şuurun dışında olmamalıdır? Çünkü, bizler şuurun özne ve
nesne olarak bölünemeyeceğine, orada ve burada parçalara bölünemeyeceğine
çoktan karar vermiştik. Bu, kapsamlı bir varlıktır, ve bu nedenle şuurun
algıladığı, bildiği bile sadece şuurda mevcuttur. Bu yüzden, aklımızın her
halikarda aradığı duyu-nesneleri her neyse, bunlar bir gaftır. Bu gafın icabına
bakılmalıdır. Ve sertlik, ruhsal terimlerle konuşursak Tapas, şuuru
dışsallık, yer ve zaman halkalarındaki hatalı hareketten geri tutmak ve şuuru Atman
olan ve Brahman olan, kendi içine odaklamadır. Ne dış ne de iç yoktur;
yer ve zaman sınırlılığı olmaksızın heryerdelik vardır. Bu, bizim aradığımız en
büyük amaçtır. Ve bunun nerede olduğunu sormanıza gerek yoktur, çünkü zihin
görüntüsü olarak önünüzde net bir şekilde nerede olduğunu göreceksiniz. Bana
bunun mümkün olduğunu sormanıza gerek yoktur. Onun nerede olduğunu
bildiğinizde, kendiliğinden sizin için net olacaktır. Nerede olduğu sizin için
net olduğunda, siz bu şartlar altında nerede olduğunuzu da bileceksiniz. Ve
kendinizle olan ilişkide nerede olduğunuzu bildiğinizde, onunla nasıl irtibata
geçeceğinizi de bileceksiniz; çünkü bunun ne olduğu cevaplanması gereken en
temel sorudur. Ve, bu net olduğunda, onunla bağlantılı olan herşey net hale
gelecektir. Bununla birlikte, Tanrı yolundaki yürüyüşümüzdeki dindar
hevesimizde bile dikkatli olmalıyız.
*Sanskritçe
kelimelerin anlamları:
Sat: 1) varoluş
Chit: Saf şuur
Ananda: İlahi mutluluk
Sat-chit-ananda: "Saf ilahi mutluluk şuuruna sahip olan" olarak
çevrilebilir.
Bhuma: dünyada olan
Brahman: Yaradan
Jiva: yaşam
4. BÖLÜM
Kişinin, tek
başına olduğunda herşeye sahip olduğunu hissetmesi,- buna olan ikna ruhsal
gelişmenin bir işareti olarak alınabilir. Genellikle, biz tek başımıza
olduğumuzda sanki terk edilmişiz gibi yalnızlık hissederiz, ve diğer insanların
arkadaşlığını ararız; diğerleriyle arkadaş oluruz; ve insanlarla ne kadar az
ilişkimiz varsa, kendimizi o kadar küçük hissederiz, ve sosyal ilişkimizin
genişlemesiyle de boyutumuzun önemi genişler gibi görünür. Bu genel insani
duygudur. Ama, Ruh'un yolu sıradan insan doğasından farklıdır. Kişinin de
gözlemleyebileceği gibi, Ruh'un yolunu normal sosyal yaşamdan ayıran heybetli
bir ayırım vardır. Ruhsal yaşam sosyal yaşam değildir. Bu ikisi farklı
şeylerdir. Günümüzde, çoğu kez biri diğeriyle karışmıştır. Sosyal anlamda iyi
konumlanmış bir kişiliğe sahip ve herkes tarafından tanınan bir birey, mutlaka
ruhsal üstünlüğün bir örneği değildir, çünkü Ruh yalnızdır. Ruh'un arkadaşları
yoktur, ve tabiatından gelen çok özel bir durumdan dolayı yalnızdır. Tanrı
önemli bir anlamda yalnız Varlık'tır, - bu böyleymiş gibi görünür. Tanrı'nın
arkadaşları yoktur, O'na eşlik edenler yoktur, O'nun bir "ikincisi"
yoktur, ve ruhun Tanrı'ya hareketi doğal olarak, Yüce Varlık'ın bu büyük
"Tek başınalık"ına olan bir katılımdır. Bu konu şaka gibidir, çünkü
ilahi deneyimin yalnızlığı arkadaşsız bir kişinin bu dünyada hissettiği
yalnızlıkla karşılaştırılamaz. Bir kişinin kimsesi yoksa, o kişi yalnızdır. Bu,
Tanrı'nın yalnızlığı dendiğinde anlamamız gereken fiziksel, sosyal, deneysel
anlam değildir. Yalnızlık denilen bu belli ruhsal durumun bir çok yönü vardır.
Bizler dünyada hakim olan herhangi bir koşuldan dolayı strese girdiğimizde,
genellikle insanlarla irtibata geçmekten kaçınmak istediğimizi hissederiz. Çok
büyük bir pişmanlık duyan bir kişi konuşmaz, yemez, kimseyle konuşmak istemez;
yalnız kalmak ister ve niye kişi kendini tamamen kaybettiğinde ve sosyal olarak
yardım edilemez bir durumdayken tek başına olmaktan zevk alır? Niye kişi
akrabaları öldüğünde, varını yoğunu kaybettiğinde, mahrumiyet çektiğinde tek
başına olmaktan mutluluk duyar? "Herşeyimi kaybettim, benimle
konuşmayın!" Bu, kişinin (Tanrı'yla) tekrar birleşme teklifidir, ve daha
sonra kimseyle konuşma isteği olmaz.
Birlikteliklerden,
olaylar ve sosyal değişimlerden dolayı mecburi olarak ayrılma, kişiyi negatif
olmakla birlikte, tek başına olmanın neşesini hissetme durumuna iter. Dünyada
olan herşeyin kökeninde yalnızlık vardır. Önemli bir anlamda, sosyal olma
kavramının evrenin yapısında anormal olduğunu söyleyebiliriz. Evren bir
topluluk değildir; birbirine bağlı parçalardan oluşan bir topluluk olarak
baksak bile. Ama, bu gerçek çok büyük bir dikkatle ifade edilmelidir! Bedenimiz
toplumun bir parçası değil midir? Elbette öyledir. Yine de bizler tek
başınayızdır, yalnız kişilerizdir. Bir insan, beden parçaları topluluğu
değildir. Bedenin parçaları kişinin arkadaşı değildir. Çeşitliliğin varoluşu
mutlaka işleyen bir topluluğun olduğu anlamına gelmez. O halde, yaratılıştaki
heybetli çeşitliliğe rağmen, yaratılış bir topluluk olmayabilir. Yaratılış tek
bir kişi olabilir, "biricik" varlık, bir birey, ekam sat*,
yalnız bir olabilir, bir küme halinde bulunan insanlar olmayabilir. Size bu
örnekten bahsettim. Fiziksel bedenin bir çok bölümü bir topluluk yapmaz. Ben
burada otururken bir yığın parçayı hissetmem. Ben yalnızım, ve bu yaradılışın
her bir parçasında bu bireyselliği, bu yalnızlık durumunu devam ettiren bir
çaba vardır. Bu yalnızlık kavramını tanımlamak çok zor. Bu kavram insan
hayatında çeşitli seviyelerde işliyor. Sosyal ve politik çevrelerde, hatta aile
çevresinde, biz insanların bireyselliğini buluyoruz, ve kimse diğer bir
kimsenin bedenine girmek istemiyor, çünkü kişinin bir diğerinin kişiliğine ya
da bireyselliğine girince kendini kaybetmesinden hoşlanmaması herkes için
aşikar. Bizler kendi konumumuzu devam ettiriyoruz. Toplumda, ailede,
organizasyonda, evrende birlikte işleyen parçalar varmış gibi gözükse de,
dünyadaki herşeyde, bireysellik ve yalnızlığı devam ettiren bir çaba vardır. Bu
örneğe gelmek için tekrarlarsam, ben bedenimin parçalarının birlikte çalışan
heybetli bir faliyetiysem de, ben yine de bir öbek parçadan oluşmam. Ben bu
parçalardan çok farklı bir şeyim. Hatta, ben o parçaların orada olduğunun
farkında bile olmam.
O halde, bu
evren çok farklı-yüzlü, çeşitli parçalardan oluşmuş gibi gözükebilir; yine de
bu evren bir parçalar kalabalığı değildir. Tıpkı ruhumun bu tapınakta hareket
etmesi ve beni bir, yalnız, ve sadece bedenin belli kısımlarının birleşimi
olmadığımı hissettirmesi gibi, evren tek bir varlıktır. Benzer şekilde, evrenin
"tek" varoluş olan Ruh'u vardır ve varoluşun çeşitliliği hiç bir
şekilde yalnız olan ve arkadaşı olmayan sonsuzluğu dışlamaz. Ve bu yalnızlığa
biz Özben, Atman, yaradılıştaki yaşayan ve yaşamayan tüm varlıkların
derin öz ruhu deriz. Biz bu dünyaya arkadaşlarımızla gelmeyiz, ve bu dünyadan
arkadaşlarımızla ayrılmayız. Çok sert bir gerçekçi bakış açısıyla bakarsak, biz
buradan ayrıldığımızda, tüm ilişkilerimizden mahrum ediliriz. Gerçeklik biz bu
dünyayı terk ettiğimizde dişlerini gösterir. Diyebiliriz ki, gerçeğin
çıplaklığı, bu alemden bireyin çağrılması anında rahatlar. Ve neredeyse tam bu
durumdayken, kişi bu dünyaya gelir. Bir yere kadar, bir şeylerin başlangıcı ve
sonu o şeylerin başlangıç ve son arasındaki orta noktadaki özelliğini de
belirtmelidir. Orta noktadayken de, geldiğimizde ve gittiğimizdeki gibi
olmalıyız; ama nasıl oluyor da orta noktadayken bu kadar farklı olabiliyoruz?
Nasıl oluyor da, başlangıç ve sondan her açıdan farklı, çok farklı bir tarzda
yaşıyor gibi görünüyoruz? Ölümlü olanı algılayan göz için bu dünyanın bir
ilüzyon/ rüya olmasının sebebi budur.
Şuurun dışsal
konularla olan sahte ilişkisi olan sosyal birliktelik şuuru bu koşuldaki hatayı
affetmeli ve daha geniş bir yalnızlık statüsüne yükseltilmelidir. Varoluşun
sınırlı biçimleri ile ilgili bir sonluluk ve ıstırap duygusu olduğu doğrudur.
Bizler arkadaşlarımız olsun isteriz, çünkü varlığımızın genişlediği zannına
sahibiz, boyutları kişiler ve şeylerle olan birlikteliğimizle artar. Sonluluk
duygusu, bu koşullar altında kalmaya içerler. Sonlu olan herşey, sonluluğun
üstesinden gelmeye çabalar ve doğum ve ölümün, bu sınırlılıkların üstesinden
gelmek için harcanan sınırlı çaba süreci olduğu söylenebilir. Sosyal ilişkilere
duyulan sevgi ve başarı ve refaha duyulan sevgi, toplumdaki statüye duyulan
sevgi hep ruhun sonluluğun engellerini kırma isteğini yerine getirmek için
yaptığı hatalı hareketler olarak düşünülebilir. Ama, sonluluk engeli bir
sonlunun diğer bir sonluyla olan ilişkisi ile kırılamaz. Bizler çok arkadaşımız
oldupu için büyük insanlar olmayız. Bu yanlış bir zandır. Tüm dünyadaki
arkadaşlar bile sizi büyük bir kişi yapamaz. İşte, siz yine aynı küçük sınırlı
bireysiniz!
Sonlu bireyin
sonlu kişiler ve şeylerle ilişkide bulunarak sınırlılığın üstesinden gelme
çabası boşunadır. Bu sonuçta hiç bir şey ifade etmeyecektir. Sonlunun istediği
diğer sonlularla olan birliktelik değildir,çünkü bir sonlunun başka bir
sonluyla olan birlikteliği sadece sonlu bir durum olacaktır. Sonluluk
sonluluğun çokluğunda bile ısrar eder. Sonlularla olan birliktelik fanidir. Bu
yüzden, hiç kimse bu dünyada mutlu olamaz. Sebebi basittir. Aradığımız mutluluk
varoluşumuzun her bir aşamasından ve açısından sadece sınırlarımızın üstesinden
gelmektir. İçimizdeki ruhun arayışı evrensel varoluş içindir. Bu, talep ettiği
şeydir. Ruh'un ihtiyacı olan ekmek ve marmelat değildir. Arkadaşa ihtiyacı
yoktur, hiç bir birliktelik istemez. Hiç bir ihtiyacı yoktur, sadece kendisine
ihtiyacı vardır, ve burada ruhsallık yolu sosyal organizasyon, sosyal tanınma
ve şöhret yolundan ayrılır. Ama kişi sosyal büyüklüğün ve boyutun bir şekilde
ruhun aradığı sonsuzluk olduğunu hayal etme hatasına düşebilir. Kişi sakince
boş zamanlarında bunların her birinin akıbeti üzerine düşünmelidir. Herkesin bu
şekilde bunları ayırt etmek için zaman bulması gereklidir. "Gerçekten
aradığım nedir, benim sorunum nedir? Niye orada, burada kükreyip duruyorum ve
gün boyunca huzursuzum? Benim neyim var? Sonunda neyi arıyorum?" Kişi bu
soruları kendine sorabilir ve bu büyük yalnızlığı arama, çoğu kez kişinin kendi
faydasına olan bağımlılığı ve kişisel açgözlülüğü biçiminde çarpıtılmış olarak
kendini ifade eder. Heryerde gücenilen ve ayıplanan bencillik, yalnızlığa olan
sevginin pervasızca çarpıtılmış halidir, çünkü açgözlü ve bencil birey, diğer
kişilerin gerçekliğini ve onların ihtiyaçlarını dışlayan bu tip bir yalnızlığa
olan arzunun kaba biçimine sahiptir. O halde tekrarlarsak, sosyal hiç bir
kuralın Ruh'a uygulanamayacağı bilinmelidir. Kişilerin sosyal varoluşu için gerekli
olan hiç bir şey Ruh'un alemine uygulanamaz. Burada tamamen farklı bir kural
vardır. Ama, bizler nasıl Ruh olarak düşündüğümüz süper-sosyal, süper-bireysel
olan bu nedenle görünmez olan ve Özbeni-tamam olan Varlık'ın alemine
girebiliriz? Kişi bu duruma nasıl ulaşabilir? Meditasyon, benlik-analizi veya
yaşamın ideallerine olan adanma denilebilecek kişinin kendi Özben'ini samimi
olarak araştırması yolundan başka bir yol düşünülemez. Bu gözle görülemeyen
anlaşılmaı güç yolda çabalamadaki başarı işareti ciddiyettir. Bizler insan
topluluğunu ve belli şeyleri görürüz, ve duyu organlarımız sadece tamamen
Ruh-karşıtı olan şeyleri görür. Algılarımız duyumsal olduğundan, duyu
organlarının çalışması olmayan ruhsal duyu bizlerde uygun bir şekilde
uyandırılmış gibi gözükmemektedir. Mantığımız ve tartışmalarımız genellikle
duyumsaldır ve bizler kendi sosyal başarılarımızla mutlu olur bunların ruhsal
birer gelişme olduğunu hayal ederiz. Birimizin ihtiyacı diğerinin ihtiyacı ile
aynı olmak zorunda değildir. Dünyanın zaferi bir azizin zaferi olmak zorunda
değildir. Bu tamamen başka bir şeydir. Bir azizin hiç birşeyi yoktur ama her
şeyi vardır.
Tanrı yolundaki
başarımızın ve ilerlememizin, belki de yalnız olduğumuzda hissettiğimiz tatmin,
tamlık ve doluluk ölçüsü ile ve yalnız olduğumuzda kötü hissetmeme ile
anlaşılabilir olduğunu söyleyerek başladım. Kimse bizimle konuşmadığında ve
konuşacak kimse olmadığında biçare mi hissediyoruz? Sahip olduğumuz bir
mülkümüz olmadığında, bedenimizi saran bir parça kumaştan başka bir şeyimiz
olmadığında ve ertesi güne saklayacak bir şeyimiz olmadığında dışlanmış mı
hissediyoruz? Hiç bir şeymişiz gibi hevesimiz kırılmış ve reddedilmiş mi
hissediyoruz? Ama bu keder Ruh'un neşesine ve zaferine götürür. Tanrı'nın
zaferi ya da Ruh'un neşesinden önce alemde kişinin yürümesi gereken ve tadılan
belli bir ruhsal keder vardır. Ruh'un yolu neşeli olmasına rağmen, azizlerin
çoğu zaman ruhun ıstırabı diye tanımladıkları korkunç disiplinli bir önkoşul
vardır. Bu kelime mistik metinlerde ve iç çevrelerde bulunur. Ruhun Tanrı için
olan ıstırabı keskin bir ıstırap olabilir ama dünyadaki insanların ölümlü
ıstırabı ile karşılaştırılamaz. Ruh'un kanunlarının işleyişiyle
karşılaştırılabilecek hiç bir şey yoktur. Yine de, şuurumuzun görünüşüne
tamamen tekrar yönelmesi Tanrı yolunda yürümek için gerekli olabilir.
Bizler bir çok
kez dünyanın, içindeki maddelerden ziyade bir rüyadan başka bir şey olmadığını
duyduk. Bu, çeşitli dinlerin kutsal metinlerinde tekrarlandı durdu, ve şairler
bile dünyanın rüyaları oluşturanla aynı şeyden yapıldığında hem fikir gibiler.
Dünyanın hayali olma özelliği, algılamalar içindeki şuurun belli fiilini
kapsar. Biz buna dünyada yaşam deriz. Şuurun yolculukları, çeşitli olarak (şuur
için) var olabilmeleri için, şuurun dışında olmalıdır. Burada, şuurun fiiliyle
ilgili yaptığımız analizde beni çok dikkatle dinlemelisiniz.
Bizim bu
dünyada yaşam dediğimiz deneyim bir çok çeşitliliklere, sunumun dışsallığına,
ya da irtibatın dıştaki görünüşüne yayılmış olmak zorundadır, yoksa bu, bizim
deneyim dediğimiz şey olmaz, en azından bu, dünya dediğimiz şey olmaz. Şimdi,
bu yansıtılmış (düşünce ürünü) fenomen tipinin deneyimi için şuur kendisinden
çıkıp, deneyimi kapsayan aleme gitmelidir. Ancak, şuur kendi dışına hareket
edemez. Bu, bizim çalışmalarımızdan ve tefekkürden anlamış olmamız gereken bir
şey. Şuurun kendi dışına hareketi diye bir şey olamaz, çünkü onun dışı diye bir
şey yoktur. Bizler için şimdi bir şeyin dışının olamaması anlaşılırdır, çünkü
kişinin dışsallığının farkındalığı için, kişi bizim dış olarak düşündüğümüz
yere gitmelidir. Bizler deneyimler dünyası dediğimiz bir diğer şeye hareket
ettiysek, bu "diğer" şey göreceli irtibat, algılama, idrak, ve
benzeri diye adlandırdığımız bir fenomenle bize bağlanmalıdır. Diğer bir
deyişle, bizlerle deneyimimizin içeriği arasında bir ayrılık olmalıdır ki, bu
içerik bizim dünya dediğimiz şey haline gelebilsin. Bizler dünyaya bedenimizi
saran deri gibi yapışırsak, dünyayı gözümüzün önünde canlandıramayız. Bu
imkansızdır ve yapılamaz, çünkü kendi Özben'imiz ve onun içeriği arasındaki
şuur da ancak sadece şuur tarafından kavranabilir. Şuurda bir ayrılık olamaz,
parçalara bölünemez. Şuur, kendi içinde deneyimlenen bir rüya olmadığı sürece
kendini dünya dramasında tutamaz. Bu bir rüyadır çünkü bu tip bir algılama
mantıken açıklanamaz. Açıklanamaz çünkü dünya deneyimindeki şuur deneyimi,
-kendisi olmadığı belli olan- dünyayı deneyimleyebilmek için kendisi-olmayan
hale gelmelidir. Özben'imizdeki varlığından dolayı, bizler dünyayla
ilgilenmeyiz, bunun yerine onunla (dünyayla) ilgileniriz çünkü o biz değilizdir.
Fiillerimizdeki değerin arkasında biraz felsefe var. Dünyadaki gölgelenmiş tüm
karşılaşmalarımız dünyanın bizden tamamen farklı olduğu iknası üzerine kurulmuş
gibi gözükmektedir. Bizimle hayati derecede önemli bir şekilde ilgili olduğu
şüphesi duysaydık, herşeye olan ilgimizi otomatik olarak geri çekme durumunda
olurduk. Bu, kişisel-kontrolün gerekli olduğunu söyleyen öğütün temelidir.
Gerçek Özben'in farkındalığı için, Tapas* uygulanmalıdır.
Bu, bahsedilen
sebepten dolayı, bir rüya dünyası gibi görünmektedir. Bizim dünyayı bilmemiz ve
onun (dünyanın) "biz" olmadığını söylememiz terimler arası bir
çelişkidir. Bu tip bir sunum, dünyadaki nesneleri algılarken kendimizi memnun
etmemiz için gereklidir. Memnuniyetimizin çoğu, ekranda dans eden gölgeler
olduğu halde bir sinema salonuna koşup bir filmi seyretmemiz gibi gerçek-dışı
olanın özellikleridir. Ama o bir gölge olmalıdır, yoksa güzelliği olmaz, çünkü
gerçek kişilikler kamufle edilmiş filmler gibi bizi etkilemezler. Gün doğumu ve
batımının güzelliği, bir resmin ihtişamı - bu tip algılamalar şuurun karşısında
biraz rüya ile renklenmişlerdir, yoksa güzellik dünyada algılanamaz. Şuurun
dışarıda olan kaba veya süptil olan, güzel olan ya da olmayan nesnelere karşı
hissettiği çekim, bu nesnelerin şuurun belli herhangi bir anda dahil olduğu
belirli bir tip sınırlılığa uyan bir yere yerleştirmesine işaret eder.
"Belli herhangi bir an" üzerinde durulması gereken bir şeydir, çünkü
biz her zaman yaşamımız boyunca bir nesneye doğru çekilmeyiz. Aynı şekilde,
bizler herşeye aynı anda çekilemeyiz. O halde, dünyadaki nesnelerin anlamını
okumada kendimizin bir psikolojik müdahalesi var gibi görünmektedir, ve sırf bu
bile psişemizin ve duyularımızın belli eksikliğine uyacak zevkli bir şey
olabilir çünkü bu ikisi (duyular ve psişe) hep el ele bulunur.
O halde,
güzellik, tatlılık vb dahil tattığın şey, zamanın her anında değil sadece belli
bir anında şuurun belli yapısal mozaiğindeki boşluğu doldurur, böylece hiç bizim
her zaman hoşlanacağımız hiç bir şey yoktur ve olamaz. Hiç bir şey her zaman
tatlı olamaz, hiç bir şey her zaman güzel olamaz. Bir şey sadece belli bir süre
öyle olabilir, hatta çirkinlik bile süreğen bir özellik değildir, çünkü
güzellik geçtiğinde çirkinlik de geçer.
Böylece,
dünyadaki yaşam deneyimimizin tüm mozaiği kendimizin bir çeşit metafiziksel bir
yoldan çıkmadır, şuurun içine nüfuz eden bir anormalliktir, ve özel bir
seviyede ne kendi özünü ne de değerli ve gerçek olduğunu düşündüğü doğayı bilemediği
göz önünde bulundurulursa, tüm dünyanın anormal olduğunu söylememiz gerekir
gibi gözükmektedir. Bazen şairler dünyayı eşitçe dağılmış bir yanlış algılama
yoğunluğuyla, herkesin eşit derecede deli olduğu ve ne olduğunu anlayacak
kimsenin olmadığı bir tımarhane olarak düşünürler. Nesneler dünyasındaki şuurun
hareketindeki doğal olmama hali, bu tip bir deneyimin şuurun kendi doğasında
açıklanamayacağını fark ettiğimizde açık hale gelir.
Ben bugün
felsefi bir konu olan dünyanın rüya olma özelliğini konuşmak için burada
değilim, tersine amacım bunu, kişinin-kendini-zaptetmesi, kişisel-kontrol,
kişinin kendi içine çekilmesi diye adlandırılan ruhsal yaşamın pratik
görünüşüne dikkati çekmek için bir çeşit arka plan fonu olarak yerleştirmektir.
Burada daha önce söz ettiğim "kişi"nin ne olduğunu ya da
"içsellik"in ne olduğunu, ya da "dışında" olmanın ne
olduğunu bir daha tekrarlamayacağım. Kişinin kendini zaptetmesi şu an artık
açık olmalıdır, çünkü duyu ve akıl nesnelerinin genel deneyiminde, bizler
kendimizi sadece kavramlar, soyutlamalar ve serap-benzeri sunumların
görselleştirilmesi dünyasında kaybetmek zorundayız. Bu serap-benzeri olmalıdır
çünkü şuurun, kendisini genişçe yayılmış geçici-uzaysal nesneler dünyasında,
yeri belli olan bir algılayan yapma çabası vardır. (Şuur) Kendisinin önünde
dünyanın nesnelerine sahip olamaz, şuuru algılanan nesne ve algılayan olarak
bölmeyi kabul etmek nesnelerin doğasına göre hoş görülebilir bir şey değildir.
Bu, bu dünyada değer verdiğimiz herşeyin anlamını anlamada bir hata olduğu
anlamına gelebilir. Bizler duyu nesnelerinin dünyasının ihtişamında zafer
kazandığımızda ve hükümdar, padişah ya da yaşamın hazinelerinin maliği olmuşuz
gibi göründüğümüzde bile tamamen ve temel bir hataya karışmış durumdayız. Tüm
bu hazineler rüya hazineleridir, ve şimdiye dek bahsedilen sebepten ötürü
değerli ve gerçek değildirler. Şuurun amacından uzaklaşmış şeyler için
zevklendiğimiz sürece, bizler rüya dünyasının içindeyiz. Ve kim böyle
zevklenmiyor ki? Bahsedilen zevk gözün gördüğü renkler ve biçimler olabilir, ya
da herhangi bir duyu organının ya da aklın bu duyusal sunumlara uyarak dans
etmesi olabilir, ve egonun, algılan bu dünyadaki, bu hoş rüyadaki heybetli
fiilinde aklın ve duyuların yanında durarak onları takviye etmesi olabilir.
Niye bizler bu hayaller dünyasında mutluyuz, ya da en azından mutlu
görünüyoruz? Niye biz sanki önümüzde cehennem varmış gibi haykırarak göğsümüzü
yumruklamıyoruz; niye bu olmuyor? Bir şekilde, nasıl oluyorsa duyularımız
yoluyla bize sunulan doğa nesnelerini biliyor gibi görünüyoruz! Tekrarlarsak,
bu şuurun bir oyunudur, çünkü gölgeli şeylerin bir anlam ifade edebilmesi için,
bu sahte gölgeli şeyler bile bir gerçeklik verilerek asillermiş gibi
yutturmalıdır, tıpkı sinemadaki bir film gibi. Burada sadece -maddesiz- gölge
oyunları vardır, ama bu gerçek sürekli olarak aklımıza hatırlatılırsa, kim bir
filmle ilgilenir ki? Aksine, bunun böyle olmadığı söylenmelidir; tamamen aksi
olduğu söylenmelidir. Bu, iki boyutlu bir gölge değildir, bu üç boyutlu bir
maddedir. Bu ikna akla yerleştiğinde, akıl anlaşılandan başka bir şeyi hayal
etmesi gerçeğine rağmen, gösterilen güzelliği, anlamı ve değeri görür. Bu
dünyada bir çok gizem vardır, ve bizler buna başka bir isim veremeyiz. En iyi
anlayışı olanın bile erişemeyeceği gibi görünen gizler vardır. Gerçekten,
dünyada ve cennette felsefi rüyalardan, dinlerin bize söylediklerinden,
kitapların anlatabileceğinden çok şey vardır. Bu gizlerin önemlerinin yitmemesi
için halka açık hale gelmemeleri ve sır olarak korunmaları gerekir. İyi bildiğiniz
bir şey sizin ilginizi çekmez. Gerçekten anlamadığınız şeyler ve anlayışınızdan
kaçırdığınız şeyler sizin ilginizi çeker. Dünya çekicidir, çünkü bizler onu
anlayamayız. Yıpranmış bir şey gibi tekrar ve tekrar gizleri bilinse, bu
dünyada bizler için bir an bile huzur olmazdı. Bu, yaşamın, en azından akıl ve
duyularımızla şu an algıladığımız yaşamın söz verdiklerine değmeyeceğinin
ayrımına varılma anlayışı içindir. Dünya bize bir hayalet ya da bir şeytanı
çirkin bir yaratık olarak göndermez, tersine şuurun özel bir tutumundan ötürü
kendini mükemmel bir güzellik olarak gösterir. Dünyadaki nesnelerin güzellik ve
anlam ve değeri, kendilerinde olan bir şeyde değildir, tıpkı tekrar
karşılaştırırsak, bizleri çekenin sahneye yansıyanların ya da gölgelerin olmaması
- aksine, belli zihinsel işlemleri ve izlenimleri gölgelerin yapısı ve
hareketiyle algılayan optik davranışı yanyana koyması gibi. Bizim bir filmdeki
değeri görebilmemiz için bir çok şey gereklidir. Akıllarımız
şartlandırılmalıdır, duyular doğru yerler konulmalıdır, bizlerle nesne arasına
uygun bir mesafe konmalıdır, ve bu devam ettirilmelidir, bizler burnumuzu
sahneye dayayıp filmi seyredemeyiz. Aynı şekilde, iki-boyutlu bir sunum
olduğunu anlamayacağımız bir optik ayarlama yapılmalıdır. Benzer bir yanılsama,
uzunluğu, genişliği ve yüksekliği olan üç boyutlu dünyada da yer alır. Bu
dünyada uzunluk, genişlik ve yükseklik yoktur, tıpkı, derinliğin ya da
maddeselliğin, ya da uzaysal genişliğin sahnedeki bir filmde olmaması gibi. Ama
üç boyutlu gösterim fikri akıllarımıza yerleşmiştir. Bu günlerde insanların üç
boyutlu olan bu dünyanın aslında dört-boyutlu gerçekliğin bir gölgesi olduğunu
söylerken duymadınız mı! Bu üç boyutlu maddesellik bizlerin üç boyutlu
algılayan akıllarıyla görselleştirilemeyen deney-üstü bir şeyin gölgesidir.
Akıl, bahsettiğimiz Atmnana* ya da Turiya gibi olan dördüncü
boyuta giremez, çünkü akıl şuurun üç boyutlu işlemidir. Akıl yer ve zamana
bağlıdır. Bu yüzden, akıl uzaysal ya da geçici olarak bağlı olmayan hiç bir
şeyi kavrayamaz. Bizler yer ve zamanın şiddetli işlemlerinin algılama
kapasitemize, şu anki şuurun işleyişine girişiyle kafamızdan ayak
parmaklarımıza dek tamamen bağlanmışızdır.
Bu koşullar
altında, bizler gerçeğin nasıl farkına varabiliriz? Bu gölgelerin, bu üç
boyutlu maddelerin, dışsallıkların, nesnelerin, ve benzerlerin üstüne çıkarak
kendimizi kurtarmanın ve gerçeğin olduğu yere yerleştirmemizin yöntemi nedir?
Bizler genellikle bu çabada bir başarı beklemeyiz, çünkü çabalarımız çoğu zaman
aklın bir işlemidir, ve akıl yer-zaman bileşiği olan davetsiz misafirin
arkadaşıdır. Bu sebepten, aklın bu genel işlemleri, anlayışın alışılagelmiş
işlemleri bu anlamda bize yardımcı olan uygun araçlar değildirler. Bu nedenle
ermişler ve bilgeler Tapas - kendini kontrol etme- uygulamalarının
ihtiyacından bahsetmişlerdir. Çok herşeyin kolaylıkla elde edildiği şanslı bir
yaşam kendini kontrol etme yolu değildir. Çoğu zaman Özben'in kontrolü ya da
Özben'in zaptedilmesi "çile" olarak yanlış yorumlanmış ve
çevrilmiştir. Tapas çile değildir. Tapas bir disiplindir; şuurun
hareketinin düzenlenmesidir; Şuurun fiilerinin sistematik bir hale
getirilmesidir; kendimize olan hareketimize olan muntazam akıştır. Bu
nedenle kendimizi, Gerçek Özben'imizi görebileceğimiz özenle hesaplanmış bir
yere koymalıyız. Tapas doğru bir şekilde değerlendirilmeli ve anlanmalıdır. Tüm
ruhsal uygulamalar ve ruhsal disiplinler Tapastır. Sanskritçe bir kelime
olan Tapasın bir çok çağrışımı akla getirir. Bunlardan biri, kendini
zaptetmeyle oluşan ısı yoluyla sistemi enerjetik hale getirme sürecidir. O
halde, Tapas aynı zamanda, irade gücünün algılanan dünyanın
dışsallaştırılması fiilinde yer almaktan vazgeçip içe dönmesi yoluyla içimizde
gerçekleştirdiğimiz bir enerji-ısısı anlamına da gelir.
Bizler sadece
nesneler yoluyla normal düşünmeye alışkın olduğumuzdan, kendini kontrol etme
işlemi sürecinin kavranması kolay değildir. Dinlerin ve kutsal metinlerin
bahsettiği duyusal nesnelerden geri çekilme çok süptil bir işlemdir. Bu bir
yerden bir yere bir şeyi geri çekme değildir. Bu, kişinin gerçekte varolan
bir anlamın kavranan başka bir anlama kendini çekmesi bile değildir. Bu,
dikkatimizin dünyada gerçekten varolan şeylerden şuurun soyutluğuna çekmek de
değildir. Bu tamamen başka bir şeydir. Bhagavat Gita'nın üçüncü bölümünün
sonunda, zor bir konu olan kendini kontrol etmeyi hafife almamamız önerilen bir
vecizede bize küçük bir ipucu verilmiştir. Bu zor bir konudur ve altında yatan
problem Bhagavat Gita'nın bu vecizesiyle açık bir hale getirilmiştir; burada
akıl ve duyuların sadece Yüksek Benlik (Özben)'in yapısı ışığında disipline
edilebileceği ve zaptedilebileceği söylenmektedir. Özben'in gerçek doğasının
görselleştirilmesi kendini kontrol etme serüvenimizde çok güçlü bir destek
olabilir. Duyuların gücü herkesçe bilinir. Duyular o kadar güçlüdür ki,
dünyanın dışsallığının yüzde yüz tek gerçeklik olduğuna inanmamızda başarılı
olurlar. Ne kadar güçlü olduklarını herkes tahmin edebilir.
Ama, çoğunlukla
akıl duyuların ifade ettiği her neyse onu bildiği ve bu duyusal sunumların
gerçeğini araştırma gerekliliğini hissetmediği halde, akıl duyulardan üstündür.
Duyuların kanıtlarını alır, bir sentez yapar ve buna göre gerçekliğe karar
verir. Ancak, meselenin tümü bu değildir. Bu, aklın sentezinden ve duyuların
kanıtlarını kabul ettikten sonra uygulanması gereken uygulanabilen içimizdeki
muhakeme gücüdür, ayrım gücüdür, mantığını anlamadır.
Filozofun işi
budur, ve bizim "manana*" dediğimiz budur, çeşitli kaynaklar
yoluyla; algılamayla, sonuçlarla, çalışmayla ve bezerlerle topladığı
kanıtlardan sonraki deneyim gerçeğinin yansımasıdır.
Ama duyular
çalkantılıdır. Duyuların kontrolü rüzgarı bağlamak ve bir çantaya tıkmak gibidir.
Bu çabada başarı gösteremezsiniz. Aceleciliği vahşidir, arzular dünyasındaki
kükremeleri ve feryatları yüksektir. En yüksek sesleriyle bağırırlar ve ruhun
minik sesini boğarlar, ve genellikle akıl bununla ilgilenmez; çünkü çok fazla
acı çekmek istemez. Akıl sadece duyuların varlığını tasdik eden içimizdeki bir
özelliktir. Ama mantık bir yardımcı haline gelir. Elbette mantık da çok fazla
ilgilenmez. Genellikle mantık da boş gezen bir tanıktır, spekülatördür, aklın
söylediğine ve duyuların rapor ettiğine tepeden bakar. Bu bilinen mantık bizim
alt-mantık dediğimizdir, soruşturan mantık ise bizim üst-mantık dediğimizdir.
Şimdi bile bizler mantığımızı bir şekilde çalıştırıyoruz. Biz bu dünyada
herhangi bir işte çalışırken, biz şüphesiz mantığımıza ya da anlayışımıza
başvururuz, ama başvurulan alt-mantıktır; alttır çünkü duyuların rapor ettiği
aklın yargılamasından geçene göre hareket eder. Sorgulama yeteneği her zaman
işlemez ve bizler üst-yeteneklerimizi kullanma ihtiyacı bile hissetmeyiz. Bu
gereklilik sadece bizi hiç bir şey tatmin etmediğinde ve her yönden köşeye
kıstırıldığımızda böylece yaşamda baş edemediğimiz zorluklarla
karşılaştığımızda ortaya çıkar. Sorgulayan anlayış ya da üst-mantık, duyulara
ve sıradan akli kavramalara dayanarak bu dünyadaki deneyimlerin kullanılmayan
özelliklerini açığa çıkarabilecektir. Bu üst-mantığın fonksiyonu nedir? Bu,
Ruh'un elçisidir. Bu, içimizdeki daha üst gerçekliğin sesidir. Bu, kendisi Atman
olduğu halde, Atmanın akıttığı ışıktır. Bu, Atmana, Özben'e en
yakın olan olarak düşünülebilir, çünkü bu içimizdeki bütünleme yeteneğidir.
Duyu-fiilinin özelliği, bu duyuların zihni başka tarafa çeken şaşırtmalarının
altındaki birlik anlamını gören daha üst gerçeklik ile zaptedilir. Dünya
sadece, dağılıp gözden kaybolan parçalar alanıdır. Bu dünyada, hiç bir yerde
bir inçlik bir birlik görmezsiniz. Herşey diğer herşeyden farklıdır. Ama ait
olma duyusu, birlikte hareket etme duygusu ve yaşamdaki bazı birlik faktörü saf
Ruh'un nihai birliğini yansıtan üst-mantıktan dolayı ortaya çıkarlar. Eğer bu
olmasa ve aktif olmasa, bizler farklı yönlere savrulmuş parçalar gibi olurduk,
ve hiç bir parça diğer bir parça ile bağlanamazdı. O zaman sadece, organik bir
tamlığa ya da güzel bir sunuma onları bağlayacak bir şeyi olmayan farklı
parçalar olurdu. Bhagavat Gita'daki gizli bir ifade der ki; Atmanın desteğinin
duyulara boyun eğdirmek için gereklidir. Bizler alt-arzularımızın söz
verdiği daha üst bir şey kazanmadığımız sürece alt-arzularımızdan vazgeçemeyiz.
Bizler, hem altın baltayı hem de demir baltayı aynı anda kaybedemeyiz. Bizler
bununla mutlu olmayız. Evvela, kendini- kontrol etme hareketiyle hayatın
zevklerinden vazgeçildiği duygusu ortaya çıkar. Duyuların mutluluğundan ayrılma
duygusu duyuların mutluluğundan üstün olan daha büyük bir mutluluğun idrakıyla
telafi edilir. Bu, Bhagavat Gita'nın, sonuçta sizler duyuları itaat ettirmek
için, Atmanın yansımasında bir noktaya başvurmalısınız dediğinde kast
ettiğidir. Kimse tamamen bir aptal haline gelmek ya da kimseye tamamen, kökten
ya da kısmen teslim olmak istemez, ve hatta duyular bile bunu kabul etmezler;
duyular, kendinizi adapte ettiğiniz, kendini-kontrol etme denilen sürece mutlak
köle haline getirilmelerine izin vermezler, ancak kendilerine daha üstün bir
tatmin gösterilirse teslim olurlar. Bu daha üstün olan tatmin, kontrol etme
gücüdür. Tanrı'ya olan inanç, ya da bir üst-varlığın varlığının görüşü
duyularımızca başka türlü imkansız olan itaatini sağlamada gücümüz olacaktır.
Duyu kanallarıyla akan enerjinin şiddeti akıllıca başka yere yönlendirilebilir,
ama akıllı olmayan bir güçle kontrol edilemezler. Güçlü su akımlarını
çalıştıran, geniş nehirleri birbirine bağlayan desteği olmayan köprüler inşa
eden bir mühendisin işi gibi, ruhsal yaşam, bu nedenle, dikkatlice yaşanması
gereken bir şeydir. Bu, aptalca bir çaba değil, matematiksel ve mantıksal
süreçlerce kavranmış akıllıca bir çabadır. Bizler, herşeyden önce, duyuların
zaptı gözönüne alındığında bizim için herşeyin net olması için bizim amacımızın
ne olduğunu anlamak zorundayız. Zorluk bizim kendi içimizde olabilir.
Kendini-zaptetme ne içindir? Bundan ne gibi bir sonuç alınacak? Bizler, kişinin
kendini zaptetmesi ihtiyacını dinlerken tecrubesel olarak yine de isteklice bu
öneriyi kabul ettiğimiz halde, yine de kendimizle konuşacağız. Kendi iradesine
karşı ikna olmuş kimsenin yine de aynı fikirde olduğunu bilirsiniz. O halde,
eğer duyularınızı onların iradesi dışında ikna edeseniz, size doğal olarak
"Evet, biz ikna olmuş gibiyiz, ama;" diyecekler, bu "ama"yı
ekleyeceklerdir ve bu "ama" çok tehlikeli bir cümleciktir, çünkü en
ufak zorlukta bu tavsiyeyi kabul etmekten tamamen vazgeçeceklerdir.
"Bizi
tamamen yok etmeyi, kendimizi kaybetmemizi, disiplin dediğin bir şeyde ölmemizi
ister misin!" Kim tamamen yok olmak ister? Hiç bir şey ölümden daha korku
verici değildir, ve eğer bir şeylere ulaşmak için duyuların ölmesini
beklerseniz, kimsenin sizin tatmininiz için ölmeye hazır olmadığını bilmeniz
daha iyi olur.
Şimdi, bu,
duyuların davranışlarıyla ilgili sadece komik bir hikaye değildir, ama kişi en
iyi koşullar altında bile ve en dikkatli anlayışla bile bu pratik zorluğu
hissedebilir. Bir ses, "Herşey bir yana, bir şey var." diyecektir.
Buddha bu sesi duymamış mıdır? Duymuştur. Bu sesin işaret ettiği bu durum,
kendi önümüzde görselleştirdiğimiz; şuurun karşılaştığı, algıladığı, zevk
aldığı şeylere bağlanmanın değeri olan şeyle aynıdır. Duyular, akıl ve
anlayışta, bu zayıflık için zevkle beklemektedir, böylece bu tuzaktan üstünüze
atlar ve sizi, siz daha farkında değilken, yakalar. Aç kalmış bir duyu tatmin
edilmiş bir duyudan daha saldırgandır. Bu yüzden, bir delik bulduğunda kırıp
geçen taşmış bir nehir gibi duyular da tüm kişiliği parçalara ayırabilir ve bu
çetin macerada uygun bir şekilde bakılmazsa, sizi kedere boğabilir.
Pozitif bir
şeye tutunduğunuz sürece, negatif hiç bir şey başarılı olamayacaktır. Bu
nedenle, kişinin kendini zaptetmesi ruhsal uygulamada bir şeyden başka bir
şeyin çekilmesi anlamında negatif bir şey değildir, tersine şu an
bulunduğumuzdan daha geniş bir gerçeklik alemine girişin daha alt boyutlarını
kazanmaktır.
Kendini
zaptetme bir kazançtır, bir kayıp değildir. Bu dünyada alışkın olduğumuzdan çok
daha büyük değerlere, anlamlara ve tatminlere, ve mutluluklara sahip olmadır. O
halde, duyuların zaptedilmesi fikrinden korkmaya gerek yoktur. Bir dolar
kaybederseniz, bunu kaybetmenin sonucu bir milyon dolar kazanmanız olabilir,
tıpkı bir piyangoda bir dolara bir bilet alıp bir dolarınızı kaybetmeniz gibi,
ama bir milyon dolar kazanabilirsiniz. Bir milyonun kazancından duyulan tatmin
duygusu bir doların kaybından dolayı oluşan kederden büyüktür. Aslında, bir
doların bile kaybı söz konusu değildir. Bu (olsa) bile çok küçük bir (kayıp)
olurdu. Bu tamamen bir kazançtır, pozitiftir. Kendini zaptetme sürecinde hiç bir
şey kaybedilmez. Bu tamamen kazançtır; daha az bir gerçeklikten daha yüksek bir
gerçekliğe bir harekettir. Kendini zaptetme ruhsal yaşamda üstün bir öneme
sahiptir. Kendini zaptetmenin boyutu ne kadar genişse, İçsel Farkındalık'ın
Amacı da bize o kadar yakındır.
*Sanskritçe
kelimelerin anlamları:
ekam: bir
Sat: Varoluş
Tapas: kendini kontrol etme
Atmnana: Özben
Turiya:
manana: yansıma
EK
Felsefenin
Doğası üzerine: Felsefe bir teori değil, bir hayat görüşüdür (Darshna). Bu
sadece "bilgeliğe olan sevgi" değildir, bilgeliğe gerçekten
"sahip olma"yı belirtir. Filozoflar, bu nedenle, profesör,
akademisyen ya da öğreti verenler, hatta spekülatörler bile değildirler; onlar
yaşamın gerçek anlamına ve ilişkisine iştirak edenlerdir. Bir filozof olmak
maddenin yaşamdaki değerinden ziyade genellikle maddeyi daha fazla çağrıştırır.
Bir filozof sadece insan oğullarıyla ilgilenmez: onun ilgisi tüm yaratılışıyla
bütünsel olan evrendir. Düşüncesi varoluşun birlikteliğinin bütünsel
yansıması olmalıdır. Bir filozofun görevi büyük bir irade gücü ve anlayış
açıklığı ile birlikte yüceltilmiş doğru şuuru gerektirir.Bir felsefe
öğrencisinin genellikle önceden ihtiyacı olan şey
(1) Viveka ya da gerçeği görünüşten ayırt eden ayrım (gücü),
(2) Vairayga ya da gerçek olandan soyutlanmış bu görünüşlere olan
ilgisizlik
(3)