YOGA, MEDİTASYON VE
JAPA SADHANA
Yazar: Swami Krishnananda
The Divine Life Society (İlahi Yaşam Topluluğu) Genel Sekreteri
Sivananda Aşram, Rişikeş, Hindistan
Swami Krishnananda, Swami Sivananda'nın öğrencisidir. Swami Sivananda'nın
kurmuş olduğu yoga merkezi olan The Divine Life Society'nin genel sekreterliği
görevini 40 yıl boyunca yapmış olan Swami Krişnananda 23 Kasım 2001'de aramızdan ayrılmıştır.
Kendisine, bu çevirileri yapıp yayınlamama izin verdiği için
sonsuz teşekkür, sevgi ve saygılarımı sizlerin önünde de belirtmek isterim.
Keyifli okumalar...
Yoga hakkında bilgi
sahibi olmak, ücretsiz türkçe Yoga kitaplarını okumak ve İstanbul'daki Yoga
Merkezleriyle ilgili bilgilere ulaşmak için Yoga Merkezi'ne uğrayınız.
http://angelfire.com/indie/yogamerkezi
Bu kitabın orjinal ingilizcesine ve Swami Krishnananda'nın diğer
kitaplarına ulaşmak için, aşağıdaki bağlantı adresini tıklayabilirsiniz.
http://www.swami-krishnananda.org
1. BÖLÜM
YOGA VE MEDİTASYON
Yoga'nın Felsefi
Temelleri
Ben, insan yaşamının merkezi amacı olarak görebileceği şeyin ne
olduğunu ve bu amacı yerine getirmede ve gerçekleştirmede kullanılabilecek
olası metodolojileri basit bir şekilde ifade etmeye çalışacağım. Yoga olarak
bilinen şey hakkında çok şey duymuş olmalısınız. Ve bir çok okuma kitabı, bir
çok kurs size Yoga uygulama sanatı olarak bilinen gizemli teknik hakkında bir
çok bilgi vermiş olmalı. Basit bir anlatımla, teknik detayları içermeden, Yoga
anlatılacaksa, bu uyum sistemi olarak adlandırılabilir. İngilizcede, sizlerin
uyum dediğine, örneğin Sanskritçe'de Yoga denir. Bunda, gizemli ya da insan
anlayışının ötesinde bir şey yoktur. Ama, Yoga'nın uyum olan bu basit tanımında
büyük bir şart vardır. Günlük varoluşumuzda hayatımızın her alanında uyumu
aradığımız doğruyken, aslında uyumun ne olduğunu da bilmemiz gereklidir. Ve
uyum denilen basit gerçeğin esası şuurumuzun içinde özümsendiğinde, kişiliğimiz
istikrarlı hale gelir. Kişiliğin istikrarı, şuurun dengesi, yaşam yolundaki
uyum, Yoga'dır.
Şimdi, uyum kişinin kendi dışında kalan bir çevreye kendisini
ayarladığını ima eder. Bir şeyin bir başka şeye uygun bir ayarı yoksa, biz buna
uyumsuzluk deriz. Uygun bir ayar olduğunda, bir ilkenin, bir gerçeğin, bir
nesnenin, bir kişinin diğeriyle pürüzsüzce işlemesine biz uyum olarak bakarız.
Şimdi, başlangıçta aklımızda oluşabilecek soru şöyledir; niye uyumun merkezi
amaç olması gerektiği olmalıdır; niye uyuma, yaşamın temeli olarak
bakılmalıdır?
Sebep, evrenin yapısının kendisidir. Evren, bir uyum sistemidir.
Bizler, insan bireyleri olarak, bu evrenin bir kısmını oluşturuyoruz. Bizler
bütünsel olarak ilişki içinde olacak şekilde bunun bir parçasını oluşturuyoruz.
Daha fazla ilerlemeden önce, neyin dünya ile bütünsel ilişki içinde
olabileceğini bilmek faydalı olacaktır. Size bunu yaygın bir deneyim örneği
vererek anlatmaya çalışacağım. Yol kenarlarındaki taş yığınlarını görmüş
olmalısınız. Bir taş yığını, tek bir mekana konmuş küçük parçalar halindeki
hareketsiz maddeler grubudur. Bu taş yığınında, belki her bir taş diğer tüm
taşlara dokunmaktadır. Bu yığındaki taş olarak adlandırılan organik olmayan her
bir madde, diğer her bir taşla olan irtibatı nedeniyle, yığınla ilişki içinde
olduğu halde, belirli bir taşın o yığındaki diğer her bir taşla bütünsel bir
ilişki içinde olduğunu söyleyemeyiz. Bunlar, mekanik olarak bağlıdırlar, ama
canlı ilişki içinde değillerdir.
Mekanik olarak bağ ile canlı, organik ilişki arasında fark vardır.
Bir taşın yığındaki bir diğer taşla olan ilişkisi mekaniktir. Bu ilişkide yaşam
yoktur. Bu yığından bir taş alırsanız, diğer taşlar hiç bir şekilde bundan
etkilenmeyecekler, oldukları gibi kalmaya devam edeceklerdir. Bir kaç taş
yığından çıkarılırsa, kalan taşlara herhangi bir hasarı olmayacak, yapılarında
bir küçülme olmayacaktır. O halde, mekanik bir grupta parçaların bütünle olan
ilişkisi şöyledir; bazı parçalar bütünden ayrılsalar bile, kalan parçalar
bundan etkilenmezler bile. Mekanik ilişkiden kasıtımız budur. Ama organik
ilişki bundan farklıdır. Bizler buna bedenimizi örnek verebiliriz. Fiziksel
bedenimizin hücreler denilen küçük organizmalar tarafından yapıldığını çok iyi
biliyoruz. Bu hücreler bir diğeriyle öyle bir ilişki içindedir ki, beden
denilen tek bir bütünün görüntüsünü verirler, bunun bir şekilde, tıpkı yol
kenrındaki taş yığınları gibi olduğunu söyleyebiliriz. Ama, farkı nedir? Bir
yığındaki bir kaç taşın alınması, kalan taşları yaşamsal olarak etkilemezken,
bedendeki bir kaç uzvun alınması tüm bedeni yaşamsal olarak etkiler. Uzuvları
kesildiğinde, kolları ya da bacakları kesildiğinde, bireye, bir insana ne
olduğunu bilirsiniz. Bir kişinin bedeninin bir kısmını alırsınız - ve bu büyük
bir fark yaratır! Bedenin varoluşunun kendisi ciddi olarak etkilenir. Konuya
geri gelirsek, bedendeki uyum bozulur. İşte bu nedenle, bedendeki bir uzuv
kesildiğinde, yoğun bir acı, ıstırap ve buna karşı bir hoşnutsuzluk vardır.
Bedenimizdeki uzuv ya da organlarımızda oluşacak hiç bir müdahaleden
hoşlanmayız, çünkü uzuvlar kişiliğimizin sistemindeki yaşayan bütünle yaşamsal
bir ilişki içindedir.
O halde, şimdi mekanik ilişki ve yaşamsal ilişki arasındaki farkı
biliyorsunuz. Demek istediğim, bizler kozmos ile mekanik değil yaşamsal olarak
ilişki içindeyiz. Dışarıdaki evrenle olan ilişkimiz, yığındaki bir taşın
ilişkisi gibi olmadığından, o halde dışarıdaki dünyayı etkilemeden istediğimizi
yapabiliriz. Bu mümkün değil. Dışarıdaki dünyayla olan bağımız, ilişkimiz,
bedendeki uzuvların bedenin tüm sisteminde ile olan ilişkisi ile
karşılaştırılabilir. Sisteme yapılacak hiç bir burnunu sokma mazur görülmez ya
da istenmez. Evrenin ne olduğunu anlamak için, insani bireyi anlamak
gerekmektedir. Hint Vedik mitolojisinde, bizler Puruşa-Yüce Varlık olarak
bilinen kavrama sahibiz. "Pruşa", kişi, insani birey demek. Ama,
Vedalar kozmostaki Puruşa'dan bahsederken, kozmosun parçaları ile olan ilişisi,
sıradan sınırlı bireyin bedensel uzuvları ile olan ilişkisine benzediğinden,
evren kavramının tek bir birey -Kozmik Birey- olduğunu kastederler. Kozmik
birey olarak kalmanın ne demek olduğunu bir an için düşünebiliyor musunuz?
Düşünün ki, siz evreni hareket ettiren şuursunuz, bu olasılığı nasıl
kavrardınız? Bunun için, yine insan bedeni analoğuna geri dönelim. Sizler Bir
Zeka, ya da şuur merkezi olduğunuzu biliyor musunuz? Bana bunu nereden
bildiğimi sorabilirsiniz. Bu deneyimle bilinebilir. Sizler Bay Bilmem-Kim,
Bayan Bilmem-Kim vs. olarak adlandırılan tam bir bütün olduğunuzu biliyorsunuz.
"Ben şöyle ve şöyle bir kişiyim" dediğinizde, aslında neyi
kastediyorsunuz? Neden bahsediyorsunuz? Ellerden, ayaklardan, burundan, bedenin
herhangi bir parçasından mı yoksa tüm parçalar bir araya konmuş halinden mi?
"Ben" dediğinizde, ya da siz olduğunuzu söylediğiniz birey derken
neyi kastediyorsunuz? Durumu dikkatlice gözden geçirirseniz, kendinizden öyle
veya böyle diye söz ederken, bedeninizdeki organları ya da uzuvları gerçekte
dikkate almıyorsunuz. Çünkü, eğer el kesilirse, bir parçam gitti demezsiniz.
Siz yine de tam bir birey olarak kalmaya devam edersiniz. İki bacak da tıbbi
bir müdahale ile gitse de, birey yine de bütün olarak kalır. Birey asla
kişiliğinin bir kısmının gittiğini hissetmez. Bedeninin bir kısmının gittiğini
söyleyecektir ama kendisinin bir kısmı gitmemiştir. Kendisinin hala tam
bir varlık olduğunu düşünecektir. Yoksa, bedenin uzuvları kişiliğin yaşamsal
bir parçası olsaydı, örneğin bacaklar kesildiğinde, kişi daha az düşünebilirdi.
Yarı-düşünme, dörtte bir oranında düşünme, 30% düşünme, ve benzeri olurdu. Ama
bu böyle değil. Uzuvlar kesilse bile, tam düşünme var, tam anlayış var, şuurun
tümü el sürülmeden tutuluyor. Bu, sizin bedenin uzuvları olmadığınızı
gösteriyor. Siz beden olarak adlandırılan dışsal biçimi oluşturan bu uzuvlardan
bağımsız bir şeysiniz. Siz zeka ya da ruhsal varlıksınız. Siz, uzuvları kesilse
bile kişiliğinizi hiç bir şekilde etkilemeyen bedeni hareket ettiren şuur
merkezisiniz.Siz, aslında şuursunuz.
Şimdi, Vedalarda ifade edildiğini söylediğim Virat-Puruşa ya da
Kozmik Varlık kavramı kozmostaki bireysel şuur kavramının sadece uzantısıdır.
Bir kaç saniye gözlerinizi kapayıp, bu küçük bedeni hareket ettiren şuur
merkezi olmanız yerine, tüm evreni hareket ettiren şuur merkezi olduğunuzu
hayal eder misiniz? Hayal gücünüzü bu derece genişletebilir misiniz? Bunu nasıl
yaparsınız? Bu, aklın küçük bir çabasıyla yapılabilir. Size bunun tekniğini
anlatacağım. Olduğunuz şuur, bedeninizdeki her bir parçayı --elleri, ayakları,
paröakları, burnu, gözleri, v.s. -- harektet ettiren siz olan (ve) bireysel
bedeninize nüfuz etmiş şuur, bedeninizde o kadar bir örnek olarak varolur ki,
bedeninizin her bir parçasında var olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Siz
parmaklarınızda da varsınız, baş parmağınızda da varsınız, burnunuzda da
varsınız, vs. Tam bir bütün olarak siz, bedeninizin her bir parçasında
varsınız. Şimdi, bu analoğu ya da kıyası tüm evrene genişletebilir misiniz?
Sadece, şuurunun sadece parmağınızda ya da başparmağınızda olmadığını, tersine
önünüzde gördüğünüz bu masada da olduğunu, sandalyede de olduğunu, dağda da
olduğunu, güneş ve ayda olduğunu, galakside olduğunu vs. hayal edin.
Hayal gücünüzü bu anlamda genişletebilirseniz, şuurunuz bedensel
kişilik sınırlarını aşabilirse, ve şuurun bu yayılmış karakterini bedensel
kişiliğinizin sınırlarıın ötesine genişletebilir ve dünyadaki her bir nesne
üzerine konsantre edebilirseniz, Kozmik bir Birey haline gelirsiniz. Bu Yogik
Tefekkür'dür, en yüksek anlamında Meditasyon'dur. Bu, bir çok meditasyon
aşamasından sonra ulaştığınız zirvedir.
Bu zor bir tekniktir, çünkü genellikle, şuurunuzu dünyadaki diğer
nesneler üzerine genişletemezsiniz. Bizlerin önyargıları vardır, nesnelerin dışımızda
olduğuyla ilgili eski tarz düşünce alışkanlıklarımız vardır. Ama, on
parmağınızın da dışınızda olduğunu biliyor musunuz? Bunlar nesnelerdir; bunları
da siz tıpkı dünyadaki diğer nesneleri gördüğünüz gibi görürsünüz. Eğer bu on
parmak (yani bu nesneler) sizin kişiliğinizin bir parçası haline
gelebiliyorlarsa, o halde neden dünyadaki diğer nesneler de kişiliğinizin bir parçası
haline gelemiyor? Gelmiyorlar, çünkü şuurunuzu eski bir önyargı ya da düşünce
ile sınırlandırdınız. Önyargı mantıksızdır, sadece kendi kendisini ileri sürer,
mantık ile ikna edilemez. Neden şuurunuzu bu küçük beden ile sınırlıyorsunuz?
Ne kazanacaksınız? Niye bunu diğer kişilere genişletmiyorsunuz? Niye burada
oturan tüm insanların (tıpkı kendinizin bir insani birey olduğu gibi) daha
geniş, sosyal bir bireyin parçası olduğunu hissetmiyorsunuz? Niye şuurunuzu
buradaki insanlarla sınırlıyorsunuz da, daha engin dünyaya gidip, kendinizin
bir dünya-birey olduğunuzu hayal etmiyorsunuz? Bu dünya-birey dinsel olarak
Tanrı denilendir.
İnsanlar, "Tanrı var mı?" diye sorarlar. Bu anlamsız bir
sorudur. Eğer dünya varsa, Tanrı da olmalıdır; çünkü Tanrı sadece tıpkı sizin
bireysel kişiliğinize nüfuz etmiş şuur gibi, tüm evrene nüfuz etmiş Şuur'a
verilen isimdir.
"Heryerde Şuur olduğunu nereden biliyorsun?" diye
sorabilirsiniz. Ben size soruyorum: "Arkadaşınızın şuuru olduğunu nereden
biliyorsunuz?" Kendi şuurunuz olduğunu biliyorsunuz, ama arkadaşınızdaki
şuuru görmüyorsunuz Ama, bu zihinsel faaliyetten bir sonuç çıkararak, onun bir
şuuru olduğunu söylüyorsunuz. Aynı şekilde, kozmosun faaliyetinden, Kozmik
Zekanın varlığı sonucunu çıkarabiliriz.
Şimdi, bu tüm nesnlerde içkin olan Kozmik Varlık, Tanrı denilen
Yüce Varlık'tır. Buna Mutlak diyebilirsiniz, çünkü bu Tam Şuur'dur ve bunun
dışında hiçbirşey yoktur. Bunun dışında bir şey olduğunda, buna göreceli şuur
dersiniz. Dışında bir şey olmadığında ve Herşey-Herşeyin-İçinde olan, herşeyi
kaplayan olduğunda, buna Mutlak-Şuur dersiniz.
Şimdi, siz Mutlak-Şuur'un bir parçasısınız, çünkü siz evrenin bir
parçasısınız. Siz evrenin organik bir parçasısınız, (yığındaki taş gibi)
mekanik bir parçası değilsiniz. Siz, tüm evren ile ilişki içindesiniz, o halde
siz kozmosun yaşamsal bir parçasısınız.
Bu analizden, biz tüm evrenin engin bireysellik ile
karşılaştırılabileceğinin şok edici sonucuna geliyoruz. Bu, Veda'larda,
Parama-Puruşa ya da Yüce Varlık olarak bahsedilendir. Metinlerde bu tip
terimler kullandıklarında, kastettikleri kurtuluşun bütün olarak evrenle
arkadaşça kalmakta yattığıdır.
Bedeninizdeki parmağın sağlığı tüm bedenin sağlığına bağlıdır. Tüm
bedenin tifo ateşi ile yandığını varsayın, parmak sağlıklı kalabilir mi? Hayır,
parmak da aynı hastalıktan etkilenecektir, çünkü parmak tüm beden ile yaşamsal
olarak ilişki içindedir. Aynı şekilde, evren neyse, siz de osunuz. Evren,
güçlerin mükemmel dengesidir; ve o halde, siz bu güçlerin mükemmel dengesinin
bütünsel bir parçası olan evren olduğunuz derecede, yaşamda nasıl hareket
etmeniz gerektiğini biliyorsunuz. Yaşamınızın hiç bir anında evrensel yasayı
çiğneme lüksüne sahip değilsiniz. Samatma ya da davranışın eşit dağılımı
olan kozmosun yasasına tahammül etmek durumundasınız. Yoga, Bhagavat Gita'da Samatva
olarak tanımlanır. Uyum Yoga'dır. Doğu'nun Süperman'i olan Bhagavan Sri
Krishna, "Samatvam Yoga Uchyate" (Gita 2-48) demektedir. Bu,
Yoga'nın çok basit, birden fazla anlama gelmeyen ve mezheplere ayrılmamış
tanımıdır. Uyum, denge, dengelilik Yoga'dır.
Uyum nedir? Uyum kozmos ile ayarlanmanız dışında bir şey değildir.
Eğer evren ile doğru olarak uyumlu haldeyseniz, evren ile uyum içinde olduğunuz
söylenir. Ama evren ile bir uyumsuzluk varsa, siz bir birey olarak dışarı atılırsınız.
Şimdi, duyularınızla dışarıdaki nesneleri kişiliğinizin tamamen dışında bir
şeyler olarak görüyor olmanız, kozmos ile doğru ayarda olmadığınızı gösteriyor.
Bedeninizdeki hücreleri dışarıda bir şey olarak görmezsiniz, çünkü bu sizin
varoluşunuzun yaşamsal bir parçasıdır. Bu anlamda, eğer biz irade gücümüz ve
konsantrasyon gücümüz sayesinde, dünyayı şuurumuz ile yaşamsal olarak ilişki
halinde görselleştirirsek, otomatik olarak meditasyon durumunda olacağız.
Dünyanın özü madde (özdek) ya da organik olmayan maddeler
değildir. Çoğu kişi arasında dünyanın zeki-olmayan ölü maddeden oluştuğuna dair
yanlış bir kanı vardır. Bu böyle değildir. Şuuru gözlerinizle göremezsiniz.
Başka bir kişideki şuuru ya da zekayı göremezsiniz. Dışarıdaki dünyadaki şuuru
nasıl görürsünüz? Ama, başka bir bireyin hareketlerine bakarak ondaki şuurun
varlığının sonucunu çıkaramak mümkün olduğu kadar, algılama diye adlandırılan
özel faaliyetlerle de evrendeki Şuur'un varlığının sonucu da çıkarılabilir.
Nesneleri algılama sürecinin analizi, size dünyanın maddeden
değil, Şuur'dan yapıldığının işaretlerini verecektir. Bu, sadece sonuca sadece
sonuç çıkarma ile gelebilirsiniz, direkt, görünür, duyusal algılama ile
gelmezsiniz.
Önünüzdeki bir nesneye, bir mil ötedeki dağa, bakarsınız ve
"Görüyorum" dersiniz. Size soruyorum: "Gördüğünüzü
söylediğinizde, nedemek istiyorsunuz?" Şöyle cevap verirsiniz,
"Gözler açık, dağa vuran gün ışığı dağdan hareket ederek gözdeki retinayı
etkiliyor ve sonra dağın varlığının resmi bana gelir." Ama size soruyorum,
"ışık zeki midir, yoksa zeki-değil midir?" Gün ışığının zeki
olmadığını gayet tabi biliyorsunuz, bunlar hareketsizdir; ve dağ hareketsizdir.
Zeki-olmama kuralı zekayı yaratmaz; çünkü mantık kuralı etkinin en azından
tepki kadar zengin olması gerektiğini söyler. Dağın algılaması, şuurlu, zeki
bir faaliyettir (yani tepkidir). O halde, etki, gün ışığının hareketi de özünde
Şuuru içermelidir, yoksa tepkiye göre değersiz (ikincil derecede) olur ve şuur
gün ışığı değersiz bir etkiden üretilemez.
Ayrıca, bu problemin kendisine başka yönden bakın. Sizin dışınızda
olan dağ sizin gözünüze atlamaz. Dağ çok uzaktadır. Önünüzde bir dağ olduğu
bilgisine nasıl geldiniz? Gözleriniz dağa dokunmaz ve dağ gözlerinize dokunmaz.
Her ikisi de birbirinden uzaktadır. Dağ ve gözleriniz arasında bağlantıyı
sağlayan bir bağ vardır. Bir dağ olduğunu bilebilmenizin sebebi budur. Ama
bağlantıyı sağlayan bağ nedir? Bunun gün ışığı olduğunu söyleyebilirsiniz.
Hayır. Gün ışığı durağandır. Durağanlık zeki bir algılamaya yol açamayacağından,
atalet halindeki gün ışığının gerçekten bağlantıyı sağlayan bağ olduğuna razı
olamayız. Nesne ve gören şuur arasındaki bağlantıyı sağlayan bağ sadece iki
şeyden biri olabilir, çünkü bu dünyada sadece iki şey vardır, şuur ve madde,
başka bir şey yoktur. Şimdi, dağ ve algılayan şuur arasındaki bağlantıyı
sağlayan bağ bu ikisinden biridir, ya şuurdur ya da maddedir. Eğer dağ ve
şuurunuz aasındaki bağın madde ya da maddesel bir şey olduğunu söylerseniz,
şuur ve nesne arasında bir boşluk olacaktır. Şuur madde haline ve madde şuur
haline gelemeyeceğinden, farklı olarak nitelenirler, tıpkı sütün taş haline ve
taşın süt haline gelememesi gibi. O halde, aradaki bağ maddeyse, madde ve şuur
arasında bir boşluk oluşur ve her ikisi arasında bir bağ olamaz, ve siz
önünüzde bir madde olup olmadığını bilemezsiniz. O halde bu olamaz. Ve doğal
olarak, diğer alternatif bağlantıyı sağlayan bağın şuur olmasıdır. Şuur, Şuur
ile karışabilir. Buradan çıkarılacak sonuca göre, biz şuurun maddesel
nesnelerin bile ardına gizlenmiş olması gerektiği sonucuna ulaşırız; yoksa
algılamanın kendisi mümkün olamaz. Dışarıdaki insanların faaliyeti ile zekanın
varolduğu sonucuna ulaşmamız gibi, dünyadaki zekanın varlığı sonucuna da
algılama olarak bilinen bireyin faaliyetinin analizi ile ulaşırız.
Bu analiz ile geldiğimiz nokta, dünyanın nihai olarak doğası
gereği Şuur olduğudur, dünya madde değildir. Siz de madde değilsiniz, çünkü tüm
kişiliğiniz uzuvlarınız kesildiği halde etkilenmeden kalır. Siz Şuur'sunuz. Siz
bir beden değilsiniz. Siz bu bedenden çok daha ötesiniz. Aynı şekilde, tüm
kozmos içinde Şuur'un içkin bir ilkesi vardır. Bu içkin Şuur; Mutlak, ya da
Brahman, ya da Atman diye adlandırılır. Biz buna, Özben (yani Atman) deriz,
çünkü bu bireyde görülen nesne olarak değil, gören ilke olarak saklı kalır
(çünkü Şuur duyularınızla görebileceğiniz bir nesne haline gelmez). O halde,
bir nesne haline çevrilme yetisine sahip olmayan Evrensel Şuur, her zaman özne,
Özben olarak kalır. Mutlak olan Yüce Şuur herkesteki Özben'dir.
Evrenin bir Şuur denizi olduğunu ve sizin de Şuur denizindeki
dalgalar gibi olduğunuzu, ve dünyada madde ya da organik olmayan madde diye bir
şey olmadığına dair akıl durumunu bir kaç dakika için muhafaza edebilirseniz,
bu nesnelerin bireysel algılanmasından farklı olan evrensel algılamadır. Bu
Meditasyondur.
Pratik Teknikler
Size şimdiye kadar anlattıklarım felsefi altyapıydı. Şimdi size
Meditasyon durumuna ulaşmanız için aşamalı olarak bazı pratik ipuçları
vereceğim. Yoksa, akıl sadece nesneleri düşünmeye alışkın olduğundan, bir
nesneden diğerine atlayacaktır. Aklı meditasyon farkındalığı durumuna getirmek
için, günlük yaşam yolunda istikrar ya da uyum uygulanmalıdır. Uyumun farklı
kademeleri vardır.
1. Dünyadaki diğer insanlarla uyum içinde olmalısınız. Arkadaş canlısı
olmalısınız; kimseye karşı nefret duymamalısınız. Kimseye zarar vermemeli,
kimseyi aldatmamalısınız. Hiç bir şey çalmamalı ve size ait olmayan hiç bir
şeyi kendinize ayırmamalısınız. Hiç bir kimse ya da şeyden rahatsızlık
duymamalısınız; tüm insanlar ve şeyler için şefkat duymalısınız. Tüm bunlar
toplumla ve dünyayla olan dışsal ilişkinizde uyum oluşturur. Hizmetinizle
verdiğinizden fazlasını dünyadan almamalısınız.
2. Kendi kişiliğinizle uyum içinde olmalısınız. İnsan bireyi
çoğunlukla dengesini kaybetmiş durumdadır. Bedenin asgari ihtiyaçlarının
çaresine bakılmalıdır: yani temizlik, düzenli olarak yıkanma, sadece aç
olduğunda yeme --yani bir yemek gördüğünde ağzın sulanıyorsa yemek yeme.
Bedeninize bir arkadaşınızmış gibi davranın. Havalandırılmış yerlerde yaşayın;
temiz hava soluyun; en az iki saatinizi açık havada geçirin. Basit bir yaşam ve
ulvi düşünmeyi benimseyin.
3. Kaslarınızla ve sinir sisteminizle uyum içinde olmalısınız.
Genel olarak huzursuz bir faaliyet ve rahatsızlık durumundayızdır. Bu yüzden
bedenin istikrarı için, Asanaları ya da fiziksel duruşları uygulamamız
istenir. Bedenin sağlığı için farklı Asana'lar uygulamak gerekliyse de,
meditasyon için sadece tek bir Asana'da oturmanız gerekir. Tek bir sabit rahat
duruşta kalarak, sinir sistemi ve kaslarda bir uyum meydana getirirsiniz.
Peki niye bu duruş reçete edilmiştir? Çünkü meditasyonda konsantre
olmuş akılda, elektrik gücü diyebileceğiniz bazı enerjiler meydana gelir.
Şimdi, eğer bedendeki uçlar açık bırakılırsa, meditasyonda üretilen elektrik
dışarı sızacaktır. O halde, duruşun amacı parmakları ve ayak parmaklarını
kitlemek ve böylece enerjinin beden boyunca dönmesini sağlamak ve dışarı
sızmasını engellemektir. Ayrıca, sızıntıyı engellemek için, geyik derisi ya da
hasır gibi elektriği iletmeyen bir şey üzerine oturmanız istenir, demir bir
koltuğa oturmanız istenmez (bu size bir şok verir). Orada el ve ayak
parmaklarınızı kitleyerek, boyun ve baş dik, tek bir çizgide oturun.
Başlangıçta dik oturamazsanız, bir duvara sırtınızı dayayarak dik oturun.
4. Nefes sürecini, Pranayı uyum haline getirin. Pranayama
nefes alıp vermenin normal durumudur. Genellikle, bizle normal durumda nefes
almayız. Ve uyumsuz olarak nefes alıp verdiğimizde mutlu değilizdir. Dünyadaki
nesnelere özlem duyduğunuz sürece, Pranalar rahatsızdır. Ve bir nesneyi
arzulamak evren yasası ile ahenksiz olmaktır, çünkü nesne evren yasasının
dışında değildir; nesne kozmosun bütünsel, yaşamsal bir parçasıdır. O halde,
bir şeyin dışarıda olduğunu hayal ettiğinizde, şuur rahatsız edilmiştir,
çalkalanmıştır, mutsuzdur. O halde, bu uyum sadece burun aracılığıyla nefes
kontrolü ile değil, arzuların azaltılması ile kazanılır. Aklınızda bir dolu
arzuyu ağırlıyorsanız, Pranayama faydasız olacaktır, ya da hatta zararlı
olacaktır. Arzuları üzerinde hiç bir kontrolü olmayan bir kişi Pranayama
uygulamamalıdır. Önce, davranışlarınızın etik ve ahlaki olması gerekir.
Başlangıçta, (alternatif nefes gibi) teknik yöntemler uygulamayın;
sadece normal nefes alış verişi uygulayın. Yavaş, tam, derin bir nefes alın ve
yavaşça nefes verin. Genellikle, yavaş ve derin nefesler almazsınız, hızlı ve
sığ nefesler alırsınız.
Pranayama'nın amacı nefes alma oranını azaltmaktır. Ve, Prana
yavaş soluma süreci ile sakinleştiğinde, akıl da sakinleşir. Prana akıl ile
birleşir. Prana faaliyetini azalttığında, akıl da faaliyetini azaltır. Prana ve
akıl arasında duyular vardır. Duyular, Prana ve akıl arasında buluşma
noktasıdır. Duyular aktif hale geldiğinde ya Prana çalışır, ya da akıl çalışır.
5. O halde, beşinci uyum da, duyuların faaliyetinin kontrolüdür.
Duyular çekici nesnelerin ortasında yaşadığınız sürece kontrol edilemezler. O
halde, Yoga uygulamasının başlangıç aşamasında en azından yılın belli
zamanlarında nesnelerin duyuları çekmediği yerlerde yaşamaya çalışmalısınız. Bu
nedenle, Gerçek'i arayanlar Aşram'larda, manastırlarda ya da tenha yerlerde
yaşamaya çalışırlar. Bu tip kutsal ortamlarda, kademesel olarak, duyulara
düşkünlükten sakınmaya çalıştıkça, duyular da otomatik olarak dizginlenir.
Duyular akıl ile ilişki içinde olduğundan, duyuların kontrolü aynı zamanda,
aklın da kontrolünü içerir.
Akıl tenha ve yalnız bir yaşama alışınca, ve duyular ayartıcı
nesneleri istemeyince, siz konsantrasyon ve meditasyon için hazırsınız. Bu,
Yoga'nın gerçek alanıdır. Daha önceki tüm aşamalar hazırlayıcıdır.
Konsantrasyondan sonrası uygun Yoga'dır.
6. Şimdi, konsantrasyonun üç biçimi vardır:
Dışsal Noktalara Konsantrasyon
Akıl sadece dışsal nesneleri düşünmeye alışıktır; bu yüzden aklı
dışsal nesnelerden bir anda çekmek tehlikeli olabilir. Uygulamanızın başında,
içsel merkezlere konsantre olmaya çalışmamalısınız.
İlgi duyduğunuz, sevgi duyduğunuz dışsal bir nesne seçin. Tanrı'ya
inananlar genellikle dışsal bir resme ya da Tanrı'nın bir sembolüne konsantre
olmaya çalışırlar. Önünüzde Sri Krişna ya da İsa Mesih'in bir portresini
tutabilirsiniz ve gözleriniz açık resme bakabilirsiniz. Gözler neredeyse, akıl
da oradadır. Sadece boyanmış bir resme değil, yaşayan bir kişiliğin sembolüne
bakmaktasınız. Bu yüzden, Krişna ya da İsa'nın resmine baktığınızda, anında
aklınızda bu kişiliklere bahşedilmiş değerleri hissedersiniz.
Resme üç-dört dakika baktıktan sonra, gözlerinizi kapatın ve
zihnen resmi hayal edin. Gördüğünüz biçim üzerine konsantre olun. Bu içsel
konsantrasyonu aklınız rahatsız olana dek sürdürün. Eğer, bir kaç dakikalık
gözleriniz kapalıyken yaptığınız (bu) meditasyondan sonra, aklın dağıldığını
hissederseniz, gözlerinizi tekrar açın ve resme bakın. Sonra tekrar bir kaç
dakika resme baktıktan sonra, aklı içsel meditasyona alıştırmak için
gözlerinizi kapatın.
Bu süreci, resim olmadan konsantre olabilene dek, bir kaç ay
sürdürün. Sadece gözlerinizi kapatarak, boyanmış bir resmin desteğine ihtiyaç
duymadan, bir portredeki biçime konsantre olabildiğinizde, meditasyondaki ilk
başarıya ulaşmıştınız demektir.
Bu içsel resmin sadece tek bir yerde değil, heryerde olduğunu
hissedin. Her yerde bir örnek varlığı hissetmeye başladığınızda, aklın
dikkatinin dağılması kesilir. Zihinsel algılamadaki bu uyumu getiren bir başka
yöntem de, engin boşluğu düşünmektir. Boşluk her yerde olduğuna göre, aynı anda
tüm yönlere konsantre olmaya çalışırsınız. Ayrıca, tüm boşluğu kaplayan güneş
ışığına da konsantre olabilirsiniz. Ya da her yerde olan engin okyanusa
konsantre olabilirsiniz. Bir mumun ışığına ya da duvardaki bir noktaya
bakabilirsiniz.
Bunda başarı kazandıktan sonra, konsantrasyon nesnenizi
değiştirebilirsiniz; aklınıza o kadar hakim olacaksınız ki, istediğiniz nesne
üzerine konsantre olabileceksiniz. Bu konsantrasyonun amacı aklın sadece tek
bir şey düşünmesini sağlamaktır. Böylece, nihai olarak, amacına hizmet ettiği
sürece, yani sadece tek bir şeyi düşündüğünüz ve başka hiç bir şeyi
düşünmediğiniz sürece, konsantrasyon için hangi nesneyi seçtiğinizin çok az
önemi vardır.
Bu dışsal meditasyona alıştığınıda, içsel meditasyona
dönebilirsiniz.
İçsel Noktalara Konsantrasyon
İçsel meditasyon, bedendeki belli bazı merkezlere (Çakra'lar)
konsantre olmak demektir. (Yeni başlayanlar için) En önemli ve en uygun Çakralar
iki kaş arasındaki Çakra ve kalp bölgesindeki Çakradır.
Uyanma durumunda, akıl beyinden, uyku durumunda boğazdanişer,
derin uykuda ise kalbe iner. Derin, nesnesiz meditasyonda da akıl kabe iner.
Böylece, içsel meditasyonun nihai amacı aklı kalbe indirmektir. Bu üç aşamada
yapılır: akıl dışsal nesneden kafaya getirilir (yani iki kaş arasındaki
noktaya), sonra akıl kalbe gelir. İki kaş arasındaki noktaya olan meditasyon
iki aşamalıdır: (I) iki kaş arasına dışsal olarak bakmak (II)gözleri kapayarak
sadece o noktayı (bir ışık noktası olarak) düşünmek. Yavaşça, aklın kafadan
aşağıya boğaz üzerinden kalbe indiğini hissetmeye başlayacaksınız. Bunu
yaptığınızda, eğer dikkatsizseniz, uykuya dalarsınız. Bunu dikkatli ve tetikte
kalarak yapmalısınız; yoksa uyur kalır ve bunun (uykunun) meditasyon olduğunu
sanırsınız.
İçsel meditasyonun bir başka yöntemi de direkt olarak kalp üzerine
meditasyon yapmaktır. Kalbinizde açmakta olan bir lotüs çiçeği ya da kalbinizde
doğmakta olan güneşin ışığını hayal edebilirsiniz. Kalp üzerine yapılan en iyi
meditasyon, şuurun burada oturduğunu hissetmektir. Kalpteki şuur üzerine
yapılan meditasyonun içsel noktasından, yavaşça evrene doğru
ilerleyebilirsiniz.
Evren Üzerine Konsantrasyon
Şuur tam kalbinizdeyken, herkesin kalbindedir. Bu Şuur'un
heryerde, herşeyin (içinde ve dışında) aynı olarak varolduğu üzerine meditasyon
yapmaya çalışın.Bu, meditasyonun mutlak biçimidir, yani Yüce Durumdur.
Bu Meditasyonun Evrensel Durumuna ulaşmak için, metodik olarak OM
(Pranava) söyleyebilirsiniz. Üç tip OM söyleyişi vardır: (I) Kısa -- yaklaşık
bir saniyede, yani 30 saniyede 30 kez; (II) Orta -- her beş saniyede bir kez,
yani 30 saniyede 6 kez; (III) Uzun -- her onbeş saniyede bir kez, yani her 30 saniyede
2 kez. Uzatılmış süreç en iyi söyleme biçimidir. Bu, bedendeki hücrelerin
faaliyetlerini durgunlaştırır; sinir sistemi sakinleşir. Yatıştırıcı almanıza
gerek kalmaz. Eğer rahatsız olmuşsanız, onbeş dakika boyunca uzatılmış şekilde
söyleyin. Tüm sistem sakin ve sessiz bir hale gelecektir. Bu şekilde
söylediğinizde, yavaşça Kozmos'a doğru da genişlediğinizi hissedin.
OM sadece çıkardığımız bir ses olmaktan ziyade, Evrensel
Titreşim'inbir sembolüdür. Bu aslında dünyanın yaradılışının başlangıcında oluşturulmuş
Titreşim'dir. Bu (yaradılıştaki) Evrensel Titreşim dünyadaki herşeyin ardında
duran kontrol edici güçtür. Bu yüzden, OM'u söylediğinizde, ve kendi
sisteminizde bu Titreşim'i yarattığınızda, Kozmos'taki Titreşim ile kendinizi
akort edersiniz (aynı dalga boyuna gelirsiniz). Evrenin Güçleri bedeninize
girmeye başlar; güçlü ve enerjik hissedersiniz; açlığınız ve susuzluğunuz
yatışır; hiç bir şeyiniz olmasa bile (maddesel olarak hiç bir şeye sahip
olmasanız bile), tamamen yalnız olsanız ve kimse sizi bilmese ve görmese bile,
mutlak mutluluğu hissedersiniz. Dünyadaki hiç bir şeye karşı arzu duymazsınız,
çünkü herşeyle bir hale gelmişsinizdir.
Evrensel Güçlerin arkadaşı haline geldikten sonra, dünya zor
günlerinizde sizin yanınızda olacaktır, ve sizin hiç bir yerde korkunuz
olmayacaktır. O zaman, siz bir Ermiş ya da Bilge olacaksınızdır. Bu durumda,
eğer bir arzunuz varsa, bu anında doyurulacaktır, çünkü siz dünyanın tüm
Güçlerinin arkadaşısınıdır. Bu Vecit ya da Saadet durumunda, büyük Ermişler
şarkı söyler ve dans ederler (çünkü dünyadaki herşeye sahip olmuşlardır.)
Burada, Tanrı'nın Çocuğu olduğunuzu hissedersiniz. Tanrı'nın Kendisi size daimi
olarak bakar ve sizin tıpkı Kral krallığında onu her zaman ve her yerde
koruduğundan kralın oğlunun hiç korkusu olmaması gibi hiç korkunuz yoktur.
Günlük Uygulamalar
Bu neredeyse Yoga uygulamasının esaslarının ana hatlarının
tamamıdır. Ama, bunu gerçekten uygulamata başladığınızda, bunun zor olduğunu
fark edeceksiniz. Bu yüzden, uğraşınızda dürüst olmanız gerekmektedir. Swami
Şivananda bize Sadhana'nın Trisula gibi üç sivri çatal ucu olduğunu söylemişti:
1. Günlük Uygulama Adeti: Her gün
sabit bir uygulama prosedürünüz olsun. Kişi sabit saatler tutmalı ve kişiliğini
disipline etmelidir. Günlük rutinde üç kalem çok önemlidir:
(a)JAPA -- aynı şuuru devam ettirmek için, bazı Mantraların tekrar ve
tekrar söylenmesi (bu özellikle, meditasyon zor olduğunda faydalıdır.);
(b) ÇALIŞMA -- Metinler ya da Yoga üzerine yazılar okumak, yani Upanişad'lar,
Bhagavat Gita, Dağdaki Vaaz, İsa'yı Taklit gibi;
(c)MEDITASYON -- aynı saat ve yerde hergün uygulanmalıdır. (yerinizi
değiştirmemelisiniz); her gün aynı yöne yüzünüzü verin (Doğu'ya veya Kuzey'e)
ve her gün aynı Asana'da (duruşta) oturun.
2. Yıllık Kararlar: Başkalarına zarar verme
ya da incitme, yalan söyleme, kendini tutamama, gibi kötü alışkanlıklarınızdan
vazgeçmeye and için; bunların üçü (yavaşça) kademesel olarak bırakılmalıdır. Ahimsa,
Satya, Brahmacharya uygulanmalıdır. Bu kararı kırarsanız, bir gün oruç
tutmalısınız. Oruç tutmadan korktuğunuz için, andınızı bozmamaya dikkat
edersiniz.
3. Ruhsal Günlük: Her gece yatmaya
gittiğinizde, sabahtan beri neler yaptığınızı bir gözünüzün önünden geçirin. Bu
günlük kendinize sorduğunuz soruları da içerebilir, yani "Bugün Tanrı'yı
kaç kez unuttum?", "Bugün kızdım mı?" gibi.
Bu yöntemlerle ciddi bir Sadhana ya da Yoga uygulaması
yapabilirsiniz. Ve çabalarınız amacın ciddiliğini takip ettiğinde, bu
yaşamınızda başarıya ulaşacaksınız.
2. BÖLÜM
JAPA SADHANA
Deneyim dünyasının üç önemli faktörden oluştuğu söylenebilir:
"düşünce", "isim" ve "biçim". Bunların üçü, içsel
olarak bir diğeriyle bağlıdır. Düşünce, isim ve biçim arasında elde edilen bu
ilişki, ruhsal uygulama ya da Sadhana'nın Japa-Yoga olarak bilinen çok
önemli bir yönü ile ilgilenir. Bu, hepimizin aşina olduğumuz Japa Yogası
terimidir. Bhagavat Gita'da Rab ruhsal Sadhananın bu yönünden Tanrı'ya
yaklaşmanın bilinen yöntemleri arasındaki belki de en iyisi diyerek söz
etmiştir: "Yajnanam Japayajnosmi" -- "tüm kurbanlar, Sadhanalar,
çileler ya da Tapas biçimleri arasında, Ben'i Japa temsil
eder." der Bhagavan Sri Krişna. Japa'ya ruhsal uygulamada en etkili yöntem
olarak bakılır. Çünkü bu anlayışımız için anlaşılır olan yaşamın anlık
gerçekleri ile sıkı bir biçimde bağlıdır ve aynı zamanda Yoga'nın nihai amacına
ipekten bir iplikle içsel olarak bağlıdır. Burada bahsettiğimiz terimler,
isimler ve biçimler, onlara yüklediğimiz anlamlardan çok daha fazlası anlamına
gelmektedir. İsim sadece bir fiziksel biçime tesadüfen yapıştırdığımız bir söz
ya da apela değildir.
Bu günlerde bizler biçimle ilişkili geçici heveslerimiz ve
hayallerimize göre, isim ve biçim arasında bir ilişki gözetmeden bir isim
almaya alışkınız. Kadim günlerdeyse, özellikle ülkemizde, belli bir biçimi
isimlendirme iyi saptanmış, bilimsel bir gerçek üzerine oturtulurdu. İsim bir
biçimi temsil eder ve biçim de isim ile sembolize edilir ya da gösterilir. Tantra
ya da Agama olarak bilinen ünlü ruhsal disiplin sisteminde, tanınmış bir
şekilde belli bir ismin ifadesi otomatik olarak belli bir biçimi yansıtır. Bu
biçim genellikle Agama Sastra'larda Yantra olarak bilinir. Yantra sadece
geometrik bir şekil ya da biçimlendirme değildir, bu bir ismin, ifadelendirilme
yoluyla tezahür ettirilen, alması gereken şekildir. Böylece, isim ve biçim
birbiri ile sıkı bir ilişki içindedir. Sadece bu da değil, isim ve biçim, isim
ve biçimin ifadesinin gerisinde kalan düşünce ile de ilişki içindedir.
Genel deyişle, biz herhangi bir maddeye verilen herhangi bir ismi,
mesela "ağaç"ı örnek olarak alabiliriz. "Ağaç" bir isimdir,
bizlerin ağaç olarak bilinen bir nesnenin fiziksel varoluşunu bildiğimiz bir
biçime işaret etmesi veya göstermesi beklenen bir ses sembolüdür. Ayrıca,
"ağaç" isminin ifadesinin aklımızda nasıl bir fikir çağrıştırdığını
da gayet iyi biliyoruz. Fikir, isim ve biçim şuurda eş zamanlı olarak yükselir,
böylece biri diğerinden kolaylıkla ayırt edilemez. Bir nesnenin algılaması, bu
ismin fikrini çağrıştırır; ve bir ismin söylenmesi nesnenin ya da biçimin
fikrini çağrıştırır. Ya da hatta bir düşünce, sadece bir fikir kendisini onu
sembolize eden bir isimle birlikte bir biçim olarak tezahür ettirebilir.
Şimdi, mevcut bağlamda ruhsal uygulama olan Sadhana'da, bu doğanın
içsel gizi akılda doğar. Her bir ismin bir biçime tekabül etmesinden ve
dünyanın da biçimlerden oluşması ve biçimler dışında başka hiç bir şeyden
oluşmamasından dolayı, bizlerden aklımızda sadece bizde şu an içinde
bulunduğumuzdan daha yüksek bir Gerçek derecesi ya da Gerçeklik'in belli
biçimini uyandırması gereken bu belli biçimi çağrıştırmamız istenir, böylece
bizlerin Tanrı, Ishvara olarak bilinen Gerçek'in nihai ifadesi olan en son en
yükseğine erişene dek bir Gerçek derecesinden daha yükseğine ve tezahürün daha
yüksek gelişen biçimlerine yükselmemize imkan verir. Ve metinlerimiz bize
tekabül eden ismi söyleyerek, şuurdaki belli bir biçimi çağrıştırabileceğimizi,
aklımızda, şuurumuzda da Tanrı biçimine, Yüce Varlık'ın Kendisine Tanrı ya da
Kadir-i Mutlak olan Varoluş ya da Gerçeklik'in nihai biçiminin kutsal ifadesi olan
İsim'in okunmasıyla yakarabileceğimizi söylerler.
Raja-Yoga olarak bilinen ünlü ruhsal uygulama sisteminin Sutraları
ya da vecizelerde, bunların yazarı Patanjali Maharshi, bize örtülü bir
ifadeyle, "tajjapastadartha-bhavanam." der. O, bu Sutra'da Japayı
tanımlamaktadır. Japa Sadhana demekle neyi kast ediyoruz? Belli sembolik bir
ifadeyi ima eden anlam üzerine yapılan tefekkür, bir İsmin okunması -- bu
Japa'dır. O halde, Japa, en azından Patanjali'nin tanımına göre, sadece bir
İsim ya da formülün mekanik okunuşu değil, bu Yoga biçiminin öncüsü olan bir
çoklarının sadece İsmin mekanik tekrarının bile kendi faydalı etkilerinin
olduğunu söylemesinin aksine, aynı zamanda anlamı üzerine de eş zamanlı olarak
tefekküre dalmaktır. Sistem üzerinde kendi etkisi olan belli ilaçlar vardır;
hangi ilacı aldığınızı bilseniz de bilmeseniz de, ilacın içindekilerin, fiilin
hızlanması için sizde gerekli fizyolojik havayı yaratmada size yardım edeceğini
bilmeniz gerçeğine bağlı olmadan yine de bunlar sistemde istenilen bir şekilde
hareket ederler. Bilerek ya da bilmeyerek, Tanrı'nın İsmi alınabilir, İsmin
anlamını bilebilirsinz, İsmin ima ettiğini takdir edebilirsiniz ya da
etmezsiniz. Tanrı'nın İsmi yanan ateşe benzetilir. Bilerek ya da bilmeyerek,
ateşe dokunursanız; bu sizi yakacaktır, bunun kendi etkisi vardır. Aynı
şekilde, Tanrı'nın İsmi'nin bu gücünün de tüm sistemde gerek bedensel, gerekse
psikolojik bir işleyişi vardır, bu yüzden bizi arılaştırır. Arılaşma süreci
bizde oluşan bir fiildir, Rajas ve Tamastan doğmuş olan daha
temel bir metal olan ham düşünmeyi Sattvaguna olarak bilinen ifade
biçimine dönüştürür. Bu nedenle, bir Mantra'nın okunması, doğamızdaki Rajas
ve Taması dönüştürerek bizdeki Sattvanın ortaya çıkması sürecini
hızlandırır. Rajas ve Tamasın yok edilmesi, Rajas ve Tamas
olarak bildiğimiz unsurların tamamen yücelik kazanması demek değildir. Atalet,
huzursuzluk ve denge, Tamas, Rajas ve Sattva olarak
tanımlanır.
Aslında, Sattva, Rajas ve Tamas olarak bilinen
bu üç değer ya da özellik ayağımıza girmiş bir diken gibi sistemimize girmiş
yabancı toksik maddeler değillerdir, aklımızın kendisine ait biçimlerdir. Sattva,
Rajas ve Tamas olarak bilinen Prakritinin Gunaları
bir aynayı kaplayan kir ya da toz gibi aklımızın dışında değillerdir. Aynadaki
tozun aynadan farklı olmasından dolayı aynanın üstünü silebilir ve tozu yok
edebilirsiniz, ama bu Rajas ve Tamasın Sattva haline
dönüşmesi durumunda geçerli değildir. Aklın kendisi kendilerini tezahür ettiren
Prakriti'nin bu Guna'larının özüdür. Akıl ve Sattva, Rajas ve Tamas
olan bu üç Guna arasındaki ilişki nedir? Bir maddenin değeri maddenin
kendisinden genellikle ayırt edilir. Bir gülün kırmızılığına genellikle gülün
kendisinden ayrı olarak bakılır. Gül, kırmızılık değerinin ya da karakterinin
varolduğu maddedir. Bu, aklın Gunalarla olan ilişkisinde böyle değildir.
Prakriti'nin Guna'ları olan Sattva, Rajas ve Tamas
değerlerinin aklılla olan ilişkilerinde, akılla, bir ipin üç teli ile ip
arasındaki ilişki gibi bir ilişkisi vardır. Bir ipin tellerinin neler olduğunu
biliyorsunuz. Üç ince tel bir kalın ip yapar. Ve üç ince tel, kalın ipin
dışında değildir. Bunların kendisi kalın ipi yaparlar. Tellerin kendisi bir
kumaşı oluşturur. Tel ya da kumaş gibi farklı sözler kullansak bile, tellerin
dışında bir kumaşımız yoktur. Bunun sadece, bir ve aynı maddeye iki farklı
koşulun isminin verilmesi olduğunu fark edersiniz. Teller kumaştır, ve satın
alırken telleri değil bir kumaşı aldığımızı söylesek de kumaş da tellerdir. Bu bir
ifade yoludur, ama gerçekte, esasen tek ve aynı şeyi ifade ederler. Aynı
şekilde, akıl da Guna'lardır, ve Guna'ların kendisi aklın maddesini oluşturur.
O halde, Rajas ve Tamas durumundan Sattva durumuna
dönüşümünde olan, akıldaki elementlerin, Sattva olarak bilinen içsel
belirli durumlara doğru içsel olarak yeniden yapılandırılmasıdır. Bu analog
tamamen buraya uygun değilse bile, sütün muhteviyatının lor peyniri denilen
başka bir maddeye dönüşmesi gibi olduğunu söyleyebilir miyim. Bu örneği size
söylememin nedeni, muhteviyatın içsel olarak tekrar şekillenmesi ve dışsal bir
elementin kendini tanıtmamasıdır. Bizler bu dönüşüm sürecinde başka bir şey
haline geliriz.
Tanrı ilkesi tamamen bizim doğamız dışında değildir. Mantra Japa
yoluyla yakardığımız Yüce Varlık, bizim içsel yapımız ile tamamen ayrı ya da
uydurma değildir. Biz Tanrı'yı dışarıdan bir yerden, doğamızla tamamen iişkisiz
bir dışsal element gibi getirmiyoruz. Tanrı doğamıza dışarıdan, yedinci
cennetten getirilmiyor. Tanrı elementi, Gerçeklik ilkesi içten tezahür eder.
Metinlerimizin ilan ettiği gibi, Tanrı'nın İçkinliği gerçeği üzerine tefekküre
daldığımızda, bu gerçek bizim için net olur. Bizim için içkin olduğundan O
böyle olmasına rağmen, Tanrı sadece doğamızın ötesinde değildir. Bu şu anlama gelir;
Tanrı'nın doğası sadece bizde bulunan daha temel olan Rajas ve Tamas
değerlerine göre üstün değil, aynı zamanda Tanrı ilkesi bizim kendi
kişiliğimizde, aklımızda, zihnimizde, kendi Atman'ımızın içinde gizli olarak
nüfus etmiş olarak bulunur. Aslında, içimizdeki Atman kozmostaki Brahman'dır.
Tüm kadimlerin ilan ettikleri budur. Özben Mutlak'tır. Dahili aynı anda
Herşey-Olan-Evrensel'dir.
Bu nedenle, Mantra Japa ile Ishvara-Şakti'ye yakarış da dışarıdaki
gerçekliğin daha üstün bir yüzünün içerideki yapıya getirilme çabası değildir,
içimizdeki ifadesinin daha büyük derecedeki tezahürüdür. Sadhaka olan bizler,
arayanlar Japa-Sadhana'da Tanrı, İlah ve Mantra'nın harflerinin yapısı ilkesi
kadar önemli bir role sahibiz. Aslında, Japa üç önemli element ya da Şakti ya
da güç içerir, yani Mantra-Şakti, Devata-Şakti ve Sadhana-Şakti. Sadhana-Şakti
bizim kendi içimizdeki güçtür; Mantra-Şakti formülün harflerinin birbirine
yakınlığı ya da özel kombinasyonuardına gizli güçtür; ve Devata-Şakti yine
Mantra'daki daha üstün içkin güçtür.
Şimdi, biz tüm bu üç yönü Japa-Sadhana'da göz önüne alırız,
böylece bu kendi başına tam bir ruhsal uygulama olur. Japa tam bir Sadhana'dır
ve dışarıdan daha tam hale gelmek için herhangi bir ek almasına gerek yoktur.
Ermiş Patanjali'nin "Tajjapastadarthabhavanam" dediğini tekrar
edelim. Tanrı'nın ismi, dünyadaki belli nesnelerle ilişkili isimlerden biraz
daha farklıdır. Bu, bir ağacı ya da tarlada otlayan ineği devreye sokmak gibi
değildir. Dünyadaki fiziksel nesnelere bağladığımız geçici isimler, akılda adet
gereği bu isimle ilişkili olan belli nesneyi çağrıştırsa da, Tanrı'nın İsmi
aklımızda dünyada izole olmuş belli bir nesnenin, geçici bir durumun ya da
şeyin fikrini değil, aklımızda dünyevi ilişkiler adına aklımızda kavramak
istediğimiz daha geniş gerçeklik kavramını ya da zannını uyandırır.
Tanrı'nın İsmi'nin kendisi, özellikle bize Mantra olarak bilinen
biçimde verilmişse, bir güçtür. Kendi Şakti'si vardır, ve bu nedenle Bhaktalar,
bilgeler ve ermişler bize, gerçekten meditasyon yapmasak bile, ardında saklı
olan gerçek anlamına tefekkür etme durumunda olmasakda, sadece Tanrı'nın
İsmi'nin tekrarının bile kendi etkisini yaratma gücü olduğunu söylemişlerdir.
Mantra-Şakti ya da Mantra'nın gücü, Mantra-Şastra olarak bilinen bilimde güzel ve
bilimsel olarak tanımlanmış olan ve kendi sıradan yaşantımızdaki kimya bilimine
yakın olan gerçek adına yükselir. Kimyasal maddeler birbirleri ile etki ve
tepkimeye girerler. Örneğin asit ve alkali arasındaki fiili biliyorsunuz. Bazen
kimyasal kombinasyonların farklı tepkiler yaratmaları gerekir. Bazen kimyasal
reaksiyon öyle bir olur ki, muazzam bir tepki üretir. Mantralar da harflerin
belli kombinasyonlarından ötürü, kimyasal elementlere benzeyen tipte bir tepki
yaratır. Mantra-Şastra alfabedeki her bir hatfin enerjinin sıkıştırılmış biçimi
olduğunu söyleyen gizdir. Sesler aslında tezahür etmiş enerjilerdir. Ses sadece
sözlü tezahürün boş biçimi değildir, aksine belli bir biçimi ifade eden
enerjidir. Ve bu enerji paketi, alfabedeki belli bir harf olan bu gücün
paketlenmiş biçimi, başka bir harf olarak adlandırılan başka bir paket
enerjiyle irtibata geçer, bunlar birbirleriyle çarpışır, ya da diyebiliriz ki
birbirlerine doğru hareket ederek birbirlerinin içinde eriyerek kaynaşır. Bir
grup harfin okunması olan Mantra için orada olan her neyse, bu harflerin
permutasyon ve kombinasyonuyla sistemimize nüfuz eden yeni bir enerji biçimi
üretir, çünkü bu bizim kendi aklımızdan, düşüncemizden ve varlığımızın içinden
yükselmiştir. Biz, sanki bir elektirk teline dokunmuşuz gibi, bu güçle şarj
oluruz. Bu bilime, Tantrik deyişle Gana-Şastra denilen bir isim
verilmiştir. Bunlar bize, sözler güçlerdir, düşünceler şeylerdir derler. Bunlar
söz söylediğimizde ya da bir fikre bir isim verdiğimizde ya da ifade ettiğimzde
söylediğimiz boş sesler değildir. Düşünce ve ifadelerin kendileri güçler
olduğundan, ermişlerin sözleri anında etkisini gösterir. Bir bilge ya da
ermişin söylediği sözler sadece çıkardığı boş sesler değildir. Bunlar atom
bombaları gibi bırakılmış güçlerdir ve bunlar kendilerini fiziksel dünyada
tezahür ettirebilirler ve olaylar oluşturabilirler. Bu nedenle, kişiler Asirvada
ya da kutsanma için Mahatma'lara giderler. Bu kişinin sözleri güçlerdir, anında
etkisini ya da duruma göre geçici etkisini göstermesi için bırakmış olduğu
güçtür.
Bir Mantra'nın okunması bir enerjinin sadece bizim kişiliklerimiz
içinde değil, bizim içeriğini oluşturduğumuz dış atmosferde de bırakılmasıdır.
Japa Sadhana sadece içsel kişilikte bir dönüşüm getirmez, olumlu olarak parçası
olduğunuz toplumda da aynı etkiyi üretir. Bu nedenle, Japa Sadhana bir sosyal
hizmettir. Bu sadece kendi Puja odanızda kendiniz için içsel olarak
uyguladığınız kişisel Sadhana değildir, aynı zamanda insanlığa yaptığınız büyük
bir Sevadır. Dürüst ve samimi olarak Japa Sadhana yapan Sadhaka'nın
çevresinde bir aura oluşur. Sadece kendi doğanızı içsel olarak arılaştırmaz,
aynı zamanda dışarıdaki atmosferi de arılaştırırsınız. Aslında aklın
konsantrasyonu ve uygulamanın etkinliğine olan gerçek inançla Japa Sadhana aldığınızda
insanlar için de bir esinlenme kaynağı haline gelirsiniz. Tanrı'nın İsmi bir
harikadır. Bu kendi başına bir mucizedir. Şair, "Duayla dünyanın hayal
ettiğinden çok daha fazlası yapılmıştır." demiştir. Tanrı'ya sunduğunuz
dualar arzulanan sonucu üretme kapasitesine kesinlikle sahiptir.
Yıllar önce, bir vesile ile aile reisi olan mütevazi bir
Sadhaka'yla karşılaşmıştım. Dua eden, çok dürüst bir insandı. Bana dua etme
esnasında deneyimlediği bir zorluk nedeniyle gelmişti. Aklına gelmişken, bana
kendi Sadhana'sından bahsetti. Bana, "Swamiji, Sadhanam sadece Tanrı'ya
duadır. Ve bu dua Sadhana'sı ile, dışarıdaki insanlara da biraz olsu hizmet
etmeye çalışıyorum. İnsanlar benden çok uzakta olabilirler, hatta Londra'da
bile olabilirler, bu hiç fark etmez. Yardım etmek istediğim kişiyi hiç görmemiş
bile olabilirim. Hatta adını bile duymamış olabilirim." Ona şöyle sordum,
"Sevgili arkadaşım, ismini bilmediğin ya da yerini bilmediğin bir yere
veya kişiye düşüncelerini nasıl yöneldiriyorsun?" Bana şöyle dedi, "Swamiji,
Tanrı'nın lütfuyla, öyle fazla inancım var ki, bu mucize düşüncelerimin duası
ile değil, duamın irtibata geçtiği gibi görünen herşeyi bilen bir araçla
işlemektedir." Böyle bir sadhaka'yı görmekten çok memnun oldum, çünkü bu
kişi dua ve Japa'nın sırrını anlamıştı. İşleyen bizim şahsi gücümüz ya da
bireysel düşüncemiz değil, düşüncenizin fiile yükseltebildiği ve herşeyi
bilendir.
Bunun ne anlama geldiğini açıklayacak bir örnek verebilirim. Bir
yayın istasyonunu bilirsiniz. İnsanlar bu yayın istasyonunda şarkı söylerle ya
da bir mesaj iletirler. Mesaj seslerin biçimidir. İstasyonda siz bir mikrofonun
gerisinde bir şey söylersiniz. Şimdi, olan şudur; orada şarkı biçiminde, Bhajan
ya da bir Kirtan, bir ders, bir kurs olarak çıkardığınız ses, gerçekte
alıcı setlere, radyolara, ya da transistörlere taşınmaz. Radyolar, içsel
mekanizmalarında, yayın istasyonundaki kişilerin çıkardığı seslerle direkt
olarak bağlı değildir. Olan şudur; ses enerjiye dönüşür. Boşluk ya da eterde
seyahat eden yayın istasyonunda üretilen ses değildir, sesin çevrildiği, biçim
verildiği ya da dönüştürüldüğü şeydir. Eterde seyahat eden kişisel olmayan
enerjinin alıcı setler üzerinde bir etkisi vardır, orjinal olarak yayın
istasyonlarında üretilmiş olan ses haline tekrar değişir, ya da tekrar
şekillenir, ya da tekrar dönüşür. Verici ve alıcı setleri arasındaki bu her iki
enstrüman arasındaki yarıyol ses değildir. Enerji bir alıcı set ile sese
çevrilebilir ve seste verici seti ile enerjiye çevrilebilir. Bu radyonun ve
aynı zamanda televizyonun da gizidir, ve bu tüm olarak doğanın gizidir. Dualar
bu anlamda çok işe yarayabilir. Mantra Sadhana ya da Japa yoluyla yaptığınız
dualarınız ya da yakarışlarınız kişisel olmayan bir güce çevrilir, -ki bu güç
Tanrı'nın gücüdür-, ve mucize Tanrı'nın Kendisi tarafından işler. Fiilin nihai
faili olmanız durur. Failliğiniz sadece tesadüfi olur. Gerçekte çalışan sizden
daha üstün olan bir şeydir. Bu durumda, Japa etkisini gösterse bile, kredi
nihai olarak Tanrı'ya gitmelidir. Tanrı'nın kendisi bizim için Sadhana yapıyor
gibidir. Bu dünyada Tanrı'dan başka kim bir şey yapabilir ki? Biz O'nun iradesi
olmadan parmağımızı bile kıpırdatamayız. Dedikleri gibi, Baba istemediği
sürece, rüzgar kuru bir yaprağı bile kıpırdatamaz. Tüm evren ilahidir, göz
kamaştırıcıdır, ihtişamı ve bereketi harikadır. Bizler bunun bütünsel bir
parçası olduğumuzu unuttuk. Ve Japa-Sadhana'da özellikle kendimizi akort etmeye
çalışıyoruz, içsel psikolojik yapımızla Ishvara-Şakti olan Heryerde ve Herzaman
Hazır Olan yapı ya da işleyen İlahi İrade'ye uymaya çalışıyoruz. Japa Yoga'nın
ne kadar önemli olduğunu takdir edersiniz. Mahabharata'da, Şanti Parva'da bir
bölümün tamamı Japa Sadhana'nın anlatımına adanmıştır. "Japaka
Upakhyana" da okunmaya değerdir: bir kişiye, bir bilgeye Japa'ya özellikle
Gayatri Japa'ya nasıl tamamen adanacağını ve Indra ve Yama gibi daha üstün Devataların
izinsiz girmelerine nasıl karşı koyacağını ve sadece Japa yoluyla nasıl
Mokşa'ya ulaşacağını söylemektedir. Bhagavan'ın Bhagavat Gita'da "Yajnanam
japayajnosmi." diyerek bu Yoga sisteminin en iyi olduğunu söylemesinde
hayret verici bir şey yoktur.
Ruhsal alandaki
kardeşlerim, sizlerden bu Sadhana'yı samimi olarak, tüm kalbinizle almanızı ve
buna vazgeçmeden bağlı kalmanızı isteyebilir miyim? Göreceksiniz ki, farklı bir
kişi olacaksınız. Çevrenizde küçük harikalar ve mucizeler oluşmaya başlayacak.
Ne olduğunu anlamadan, herşeyin nasıl şekillendiğini görünce şaşıracaksınız.
Atmosfer yavaşça değişecek. Dualar güçlerdir, lütfen bunu hatırlayın. Ve
dularla yaratılan bu güçlerle bombalardan bile daha büyük güçler bahşedilir.
İnsanlığa yapabileceğiniz en büyük hizmetin, samimi olarak kalbinizin en derin
yerinden Tanrı'ya sunacağınız dualar olduğunu söylesem abartmış olmam. Tanrı
duanızı Her-Yere-Nüfuz-Eden kulaklarıyla duyar: "Sarvatah panipadam tat
sarvatokshi-siromukham."--"Heryerde O'nun kulakları vardır, heryerde
O'nun gözleri vardır." Dünyanın en tenha yerinde bile yaptığınızı O
görebilir ve nerede olursanız olun söylediğinizi duyabilir. Dualarınız
duyulacaktır ve bu da sizin kendi Atman'ınıza, ruhunuza kurtuluşu için
yapacağınız hizmet olacaktır. Sadece bu da dağil, bu insanlığa da yapılacak en
büyük hizmet olacaktır. Tekrar isteğimi tekrar edebilir miyim, bu Sadhana'yı
dürüst olaarak, yoğun inançla yapın ve harikaların ve mucizelerin kendilerini
tezahür ettiklerini göreceksiniz.
Son