YOGA SİSTEMİ

Swami Krishnananda
The Divine Life Society (İlahi Yaşam Topluluğu) Genel Sekreteri
Sivananda Aşram, Rişikeş, Hindistan

Swami Krishnananda, Swami Sivananda'nın öğrencisidir. Swami Sivananda'nın kurmuş olduğu yoga merkezi olan The Divine Life Society'nin genel sekreterliği görevini 40 yıl boyunca yapmış olan Swami Krişnananda 23 Kasım 2001'de aramızdan ayrılmıştır.

Kendisine, bu çevirileri yapıp yayınlamama izin verdiği için sonsuz teşekkür, sevgi ve saygılarımı sizlerin önünde de belirtmek isterim.

Keyifli okumalar...


Yoga hakkında bilgi sahibi olmak, ücretsiz türkçe Yoga kitaplarını okumak ve İstanbul'daki Yoga Merkezleriyle ilgili bilgilere ulaşmak için Yoga Merkezi'ne uğrayınız.

http://angelfire.com/indie/yogamerkezi


Bu kitabın orjinal ingilizcesine ve Swami Krishnananda'nın diğer kitaplarına ulaşmak için, aşağıdaki bağlantı adresini tıklayabilirsiniz.

http://www.swami-krishnananda.org

ÖNSÖZ

Bu küçük kitap, Aziz Patanjali'nin ortaya koyduğu Yoga sisteminin gerçekleri hakkında yazarın yıllar önce verdiği ders notlarını içermektedir. Bu dersler özellikle, bu anlaşılması zor konu hakkında özel bir açıklık isteyen öğrencileri hedef almış ve yaklaşımın biçim ve stili, öğrencilerin algılama kapasiteleri ile uygun olacak şekilde oluşturulmuştur.

Pratyahara bölümü özellikle dikkate değerdir ve Yoga öğrencileri, içsel alıştırmalarda bir yardımcı olması için üzerinden tekrar ve tekrar geçmelidir.

İlahi Yaşam Topluluğu
20 Şubat 1981

 

1. BÖLÜM
PSİKOLOJİK VARSAYIMLAR

Öncelikle, özellikle batının bazı bölümlerinde yaygın olan, Yoga'ya mal edilen bazı yanlış kavramları düzeltmek gereklidir. Yoga bir sihir ya da fiziksel ya da zihinsel bir çeşit başarı değildir. Yoga, ses felsefesini ve derin psikolojiyi temel alır. Bu insan aklının daha ve daha doğal hale gelmesinin ve yaşamın doğal olmayan durumlarından vazgeçmesinin eğitimsel sürecidir. Yoga, psiklojiyle özellikle ilgilidir ve "benlik" üzerinde çalışılma olarak, genel ve anormal psiklojiyi aşar geçer, ve kişiyi yaşamın süper-normal seviyesine yönlendirir. Yoga'da, bizler kendimizi çalışırız, halbuki üniversitelerimizde bizlere nesneleri çalışmamız söylenir. Yoga sisteminde, bir şeylerin çalışılması değil öğrencinin kendi yapısını çalışması istenir, çünkü bilinen tamamen bilene bağımlı değildir.

Nasıl biz bir şeyleri bilebiliriz? Bizler bu dünyayı öğrenmeye başladığımızda, gizemli bir süreç vardır ve yaşam böyle bir bilginin bir aktivitesidir. Akıl üzerinde çalışılması aklın nesnelerle olan ilişkilerini çalışmaktır. "Kendini Bil" emri kendimizi bildiğimizde, bize bağlı olan tüm şeyleri de bileceğimizi ima eder, yani bizler evreni biliriz. Bu çalışmada, bizler, acele etmeden ya da duguları kamçılamadan, her zaman düşük olandan yükseğe doğru ilerlemeliyiz.

Deneyimde farkında olduğumuz ilk şey, dünyadır. Akılda, dünyadaki varoluşu bilmeye başladığımız, var olan bazı süreçler vardır. İlişkilerin kurulması amacıyla dünyanın bilindiği, değerlendirildiği ve yargılandığı, "direkt algılama" ya da "direkt bilgi" (Pratyakşa) diye bilinen yollara dahil olan duyular, algılamalar ve idraklar vardır. Bu ilişkiler bizlerin sosyal yaşamlarını oluştururlar.

Duyuların uyarımı dışarıdaki bir obje tarafından bir vibrasyon (titreşim) başlatıldığında ortaya çıkar. Bu iki türlü olur:
(1) Nesnenin kendi varlığıyla ve
(2) objeden yayılan ve gözdeki retinayı, kulaktaki zarı, ve diğer duyuları etkileyen güneş ışınlarıyla, sesle, vb.
Bizler bilginin beş duyusuna sahibiz ve bunlar yoluyla dünyayı ilgilendiren tüm bilgileri alırız. Eğer beş duyumuz hareket etmezse, dışarıda bir dünya olup olmadığını bile söyleyemeyiz. Böylelikle, biz bir duyu-dünyasında yaşıyoruz. Duyusal uyarım dışsal titreşimler yoluyla üretildiğinde, biz aktif hale geliriz. Duyusal aktivite, aklı Prana ya da yaşam enerjisi yoluyla duyularla aklı bağlayan sinir sistemi yoluyla uyarır. Bizler, bu sinir kanallarını elektrik kablolarıyla karşılaştırabiliriz. Ancak bu sinir kanallarının içinden Prana akımları geçmektedir. Prana'lar sinirler değildir, tıpkı elektriğin kablolar olmaması gibi. Prana duyuları akla bağlayan içsel bir titreşimdir. Bu yüzden, duyular aklı aktif yapar ve akıl dışarıda bir şey olduğunu hissetmeye başlar. Buna, aklın nesneyi özelliksiz olarak algıladığı, kesin olmayan algılama da diyebiliriz. Bu zihinsel algılamaya genellikle idrak denir.

Aklın ötesinde zihin adı verilen bir başka kuvvet vardır. Zihin bir şeyin iyi veya kötü olduğunu, gerekli ya da gereksiz olduğunu, bu veya şu çeşit olduğunu vb. yargılar. Nesnenin değerine karar verir, yargılamanın olumlu ya da olumsuz olduğuna, ahlaki, estetik ya da dinsel olduğuna karar verir. Kişi, birinin durumunu bir nesneye göre tayin eder. Bazı psikologlar aklın zihnin elindeki bir enstrüman olduğunu söylerler. Aklın Sanskritçe karşılığı Manas'tır, (akla) bir enstrüman ya da Karana olarak bakılır. Zihnin Sanskritçe karşılığı ise Buddhidir, ve yapan ya da Kartadır. Zihin akıl yoluyla idrak edileni yargılar ve muvcut koşullardaki nesneye göre alınması gereken fiilin doğasına göre bir karar verir. Zihin Ahamkara ya da ego denilen bir başka ilke ile daha ilişkilidir. "Aham" "Ben" ve kara tezahür eden, ortaya çıkan veya tasdik eden demektir. Bizlerin içinde "Ben varım"ı tasdik eden bir şey vardır. Bu tasdik egodur. Egonun kanıtı için bir mantığa gerek yoktur, çünkü bizler kendi varoluşumuzu kanıtlamayız. Bu tasdik, hiç bir kanıt istemeyen bir tasdiktir çünkü tüm mantık tasdikten ortaya çıkmıştır. Ego, bireysel anlayıştan ayrı değildir, tıpkı ateşin verdiği ısıdan ayrı olamayacağı gibi. Zihin ve ego içinden çıkılmaz bir şekilde varolur ve insan anlayışı insan egosunun bir fonksiyonudur. Egonun fonksiyonları çeşit çeşittir ve bu biçimler de psikolojinin konusunu oluşturur.

Psikolojik enstrümanların, nesnelerle ilişkilerini işlemeye başladığı bazı yollar vardır. Ego, zihin ve akıl kibir, anlayış ve nesneleri düşünme fonksiyonlarını yapar. Ayrıca, Chitta denilen bir dördüncü eleman vardır ki, bu kolaylıkla ingilizceye çevrilebilir bir kelime değildir. "Şuuraltı" genellikle bu kelimenin dengi olarak düşünülür. Şuurlu aklın temelinde olan ve hafızayı dizginleyen, vb. şuuraltı ya da Chitta'dır. Ama Yoga felsefesinde Chitta, psikoanalizlerde şuuraltı olarak bilineni de içerir. Tüm bu fonksiyonel takım bir arada alınırsa, bunlar Antahkarana ya da psişe, içsel enstrümandır. İçsel organ farklı biçimlerde işler ve Yoga bu fonksiyonların mükemmelce çalışılmasıyla ilgilenir, çünkü Yoga'nın metodları, nihai olarak tüm bu psişik fonksiyonları göz önüne alan ciddi bir adım atmayı hedefler.

Şimdi, içsel organ nasıl işler? Psişe dışarıdaki dünyayla ilgili bazıları olumlu bazıları olumsuz olan beş reaksiyon üretir. Bunlar genel psikolojinin konusudur.

Normal yaşama ait fonksiyonları yapmak için Antahkarana'nın kendisine şekil verdiği beş mod vardır. Bu modlara, Pramana, Viparyaya, Vikalpa, Nidra ve Smriti denir. Pramana ya da doğru bilgi, nesnelerin oldukları gibi farkındalığıdır. Bu mantık ile ilgili çalışmaların ana konusudur. Algılama, netice çıkarma ve sözlü onay doğru bilginin üç ilksel yoludur. Bazıları buna karşılaştırmayı, tahmini ve endişe duymamayı da bu tip bir bilginin genel yolları olarak ekler. Önümüzde bir nesne olduğunu nasıl biliriz? Bu bilgiyi direkt duyusal irtibat yoluyla elde ederiz. Bu algılamadır. Ve bizler bir nehirde çamurlu su görürsek, yukarıda bir yerlerde yağmur yağmış olduğunu tahmin ederiz. Bu bilgiyi biz netice çıkarma yoluyla alırız. İnancımız olan kişilerin sözleri de, bizi doğru bilgiye götürür, örneğin güvenilir bir arkadaşımızdan duyduğumuz için, gözlerimizle görmemiş olduğumuz halde, yandaki şehirde bir fil olduğuna inanırız. Tüm bu metodların hepsi Pramana ya da bağımlı bilginin direkt kanıtı adı altına girer.

Viparyaya yanlış algılamadır, bir şeyi dier bir şeyle karıştırmadır, örneğin biz alacakaranlıkta bir ip gördüğümüzde, bunun bir yılan olduğunu sanırız, ya da suya batırılmış düz bir çubuğun bükülmüş olduğunu sanarız. Bizler gerçekle çakışmayan herhangi bir şeyi algıladığımızda, zihinsel mod hatalı anlayıştan biridir.

Vikalpa şüphedir. Örneğin bizler gördüğümüz şeyin bir kişi mi yoksa bir direk mi olduğu, bir şeyin hareket edip etmediği konusunda emin olmadığımızda, algılama net olmadığında, ya da bizler herhangi bir belirsiz düşünme durumunda olduğumuzda, bizlerin Vikalpada oldukları söylenir. Nidra uykudur, ve buna olumsuz bir durum olarak bakılabilir, aklı tüm aktiviteden geri çeker. Uyku psikolojik bir durumdur, çünkü dünyadaki nesnelere olumlu olarak bağlı olmadığı halde, izlenimlerin ve nesnel düşüncenin olanaklarının gözükmemesini temsil eder. Nidra, Antahkarananın uyumasıdır.

Smriti hafızadır, geçmiş olayların hatırlanmasıdır, daha önce meydana gelmiş deneyimlere ait izlenimlerin şuuruda tutulmasıdır.

İçsel organın tüm fonksiyonları bu süreçlerin bir ya da bir kaçının altına toplanabilir, ve genel psikolojinin konusu da bu insani düşünme, anlama, isteme ve hissetme yollarının işlenmesidir. Ancak, bu sadece beş çeşit fikir ürettiğimiz anlamına gelmez, aksine, aklın ürettiği yüzlerce fikir bu beş fonksiyon grubunun içine kısılabilir. Yoga sistemi kişinin bu içsel yapısını üzerine detaylı araştırma yapar ve bunun evrenle olan ilgisini tasavvur eder.

2. BÖLÜM
NESNEL ANALİZİN AMACI

Tüm düşünceler içsel fonksiyonun beş tipine indirgenebildiğine göre, tüm nesneler de beş Bhutaya ya da elemente indirgenebilir. Beş büyük elemente Pancha-Maha-bhutalar denir ve bunlar;
(1)Esir (Akasa)
(2)Hava (Vayu)
(3)Ateş (Agni)
(4)Su (Apas)
(5)Toprak (Prithivi)'dir.
Bu elementlerin süptilliği bu sıralamaya göredir; sonra gelenler, önce gelenlere göre, daha kabadır. Ayrıca, önce gelen element sonra gelen elementlerin de sebebidir, böylece Esire teazhür etmemiş biçimdeki her şeyi içeriyor diye bakılabilir. Elementler tüm fiziksel kozmosu meydana getirirler. Bunlar, duyuların gerçek nesneleridir ve gördüğümüz tüm çeşitlilik bu nesnelerin biçimlerinden oluşmuştur. Duyularımız beş nesnedir. Bizler Indriya ya da duyu organlarımız aracılığıyla hissederiz. Kulak duyusu yoluyla, biz Esirle irtibat kurarız ve Esir tarafından oluşturulan yankı olan sesi duyarız. Dokunma, Hava'nın bir özelliğidir, dokunma duyumuz tarafından hissederiz. Ateşin bir özelliği olan göz duyumuzla, bizle ışıkla irtibata geçeriz. Suyun bir özelliği olan tat alma duyusuyla bizler tadarız. Toprağın bir özelliği olan burunla, nesneleri koklarız.

Engin bir evren vardır ve biz bu evreni duyularımız yoluyla biliriz. Bizler beş katlı nesneler dünyasında yaşarız. Duyuların, bu elementin bildiğinden daha fazlasını bilme kapasitesi yoktur. Nesneler tarafından haberdar edilen ve etkilenen içsel organ, bu nesnelerle belli tarzlarda baş eder ve buna yaşam denir. Psikolojik reaksiyonlarımız kişisel yaşamımızı meydana getirirken, diğerleriyle yaptığımız düzenlemeler bizim sosyal yaşamımızı oluşturur. Yoga, kişinin sosyal yaşamıyla değil, öncelikle kişinin evrenle olan ilişkisini içeren kişisel yaşantısıyla ilgilenir, çünkü sosyal çevrede kişinin gerçek kişiliği nadiren ortaya çıkar. Yoga, esasen, kişisel bir ilişki gibi görünen, İçsel-araştırma (Atma-Vichara) ve İçsel-Farkındalık (Atma-Sakshatkara) süreci olan, şuurun şuur yoluyla çalışılmasıdır. Ama bu tüm gerçek değildir. Özben burada, gerçekliğin kademesel entegrasyonunun şuurudur ve bu, sonuç olarak tüm deneyimi ve tüm evreni kendi varlığıyla kuşatır.

Yoga psikolojisi içsel organın fonksiyonlarını kapsarken, ve fiziği de beş büyük nesne ya da Mahabhutayken, Yoga felsefesi çalışılacak bu kademelerin her ikisini de aşar geçer. Yoga metafiziği bedenin herşey olmadığına ve hatta beş elementin de her şey olmadığına dayanır. Bizler bedenimizin içindekini ve beş element evreni içindekini görmüyoruz. Bu daha büyük sırları bilebilmek için duyuların farklı birleşimleri gerekli olabilir. Yoga nihai olarak bizi bu noktaya götürür. Bizler bedenimizde derine indiğimizde, bedenin köklerini karşılaştırabiliriz, tıpkı dışarıdaki nesnelerle de aynı şeyi yapabildiğimiz gibi. Biz bu maceraya çıktığımızda, bir üçgenin iki kenarının tek bir noktada incelmesi gibi, tek bir merkeze doğru yavaşça yaklaşırız. Bizim hareket ettiğimiz dünyanın geniş temeli olarak adlandırılan, nesnelerin ya da bizlerin gerçeğini açığa vurmaz. Kendimizin ve nesnelerin birbirine yaklaşması noktasında, nesnelere bakmamıza gerek yoktur ve burada hiç bir duyu da gerekli değildir çünkü bu deneyimde ne benlik ne de nesneler vardır. Sadece, evrensel nesne ve evrensel öznenin birleşmiş bir varoluş haline geldiği, tek bir Gerçeklik vardır. Bu bir özne ya da nesne deneyimi de değildir, bu, bir anda tüm kozmosun bilgisinin ortaya serildiği, ama bunun başarımında -nesneler olmadığından- duyular, akıl veya zihnin kullanılmadığı bir deneyimdir, ve burada sadece şuur olan varlık vardır. Bu yüzden, Yoga ruhsal, süper-fiziksel ya da süper-maddeseldir çünkü maddesellik bunun başarımıyla akıtılır ve şuur yüce olana hakim olur. Bu birey ve evrenin, ayrı ayrı iki mevcudiyet olarak değil de kardeş gibi birbirinin içine girip bir araya geldiği durum Yoga'nın en yüksek hedefidir. Yoga tarzı analizin amacı nesnelliğin ve öznelliğin sınırlarının üstesinden gelmek ve içimizin en derininde olanla, kozmosun en derininde olanı birleştirmektir.

3. BÖLÜM
RUHSAL GERÇEKLİK

Peki en derindeki nedir? Fiziksel dünyanın bir parçası olarak dışarıda duran fiziksel beden, dünyadaki diğer nesneler gibi düşünülmelidir ve beş elementten yapılmıştır. Bu beş elementin maddesel bedeni, içten çalışan belli güçler için bir araç olarak hareket etmektedir. Fiillerimiz bu güçlerin hareketidir. Beden içinde, elementlerden farklı olan bir enerji vardır. Bu enerjiye Prana ya da yaşam gücü denir. Prana'nın bedenin çalışmasından sorumlu bir çok fonksiyonu vardır. Fiil organları, yani konuşma (Vak), eller (Pani), ayaklar (Pada), genitaller (Upastha) ve anüs (Payu), Prananın güdüsel gücü ile hareket etmektedir. Ancak, Prana kör bir enerjidir ve uygun bir şekilde yönlendirilmesi gerekir. Biz, fiilde bulunmadan önce düşünüyoruz. Bu yüzden, akıl Pranaya göre içseldir. Ama, yine, fikir başka bir şey tarafından düzenlenmektedir. Biz kendimizi sistematik düşünmeyle meşgul ederiz ve fiil ve düşüncenin her bir biçiminde mantıksal bir yön takip ederiz. Bu yaşamdaki tüm fonksiyonların mantıksal karar vericisi zihindir. Zihin insani melekelerin en üstünüdür ve kişide ego ilkesinden ayrılamaz.

Ancak, tüm bu psikolojik takımların bu fonksiyonları, uyanma durumu diye adlandırılana toplanmaktadır. İnsanoğlu bu aşamadan diğerlerine, örneğin uyku ve derin uyku durumlarına geçiyor gibi görünmektedir. Bizler rüyada bir çeşit farkındalığa sahip olduğumuz halde, derin uykuda tüm şuurudan mahrumuz. Yine de, biz uyku durumunda var olduğumuzu biliyoruz. Bu da, bizim hiç bir şey yapmadığımız hatta düşünmediğimiz halde, var olabildiğimizi gösteriyor. Derin uyku durumu psikoloji için bir paradokstur ve Yoga analizi için bir dönüm noktasıdır. Uykuda kendimizi bile bilmememiz gariptir, ve yine de biz o zaman bile varolduğumuzu biliriz. Arı ve basit olan ve sadece şuurun doğasına ait bir deneyim, orada bulunmamızla ilgili zora girmemizin farkında olmamamıza karşı koymadan derin uykuyu meydana getir. Derin uykuda, nesnelerle ilişkimizin şuurunda değilizdir, ve böylece, dışsal herşeyden habersiz kalırız. Nesnel algılama için imkan olduğundan, kişi kendi varoluşunun bile şuurunda değildir. Ancak, sonuç, bireydeki en derinin Atman, Purusha vb. denilen şuur olduğudur. Bu gerçek Özben'dir. Şimdi, kozmostaki en derin nedir? Beş element olduğunu öğrendik. Ama bu yaratılığın tam bir resmi değildir. Bireysel bedenin içinde olduğu gibi, fiziksel evrenin içinde de gerçekler vardır. Prana, akıl, zihin, ego ve sonuç olarak şuur bedensel yapıya göre içselse, fiziksel evrenin içinde de heybetli gerçekler vardır. Beş kaba elementin içinde, bu elementleri tezahür ettiren beş güç vardır. Bu güçler fiziksel olan herşeyin evrensel sebepleridir ve nesnelerin özü anlamına gelen Tanmatralar olarak adlandırılırlar. Esir, Hava, Ateş, Su ve Toprak elementlerinin arkasında böyle bir kuvvet ya da güç vardır. Sabda ya da ses Esir'in ardındaki güçtür. Ama ses bizim sadece kulaklarımızla duyduğumuzdan farklı bir şeydir. Bu, kulakların duyabilme yetisinin olması için gerekli olan Esirin tamamının ardındaki süptil ilkedir. Bu Tanmatra olan sestir. Benzer şekilde, Havanın, Ateşin, Suyun ve Toprağın da sırasıyla Sparsa ya da dokunma, Rupa ya da biçim, Rasa ya da tat alma ve Gandha ya da koklama diye adlandırılan Tanmatraları vardır.Bu güçler fiziksel evreni oluşturan elementlerin içinde var olan süptil enerjilerdir.

Modern bilim, bedenlerin ardındaki özlerin varlığını destekler gibi gözükmektedir. Dünyanın bir zamanlar moleküllerden ya da kimyasal maddelerden oluştuğu söylenmiştir. Daha ileri araştırmalar, moleküllerin son söz olmadığını, bunların da atomlardan meydana geldiğini ortaya çıkarmıştır. Araştırmalar, yine, atomların da enerji dalgaları ve kuvvet cüzlerinin her ikisinin de karakterine sahip olan belli maddelerden biçimlendiklerini kanıtlamıştır. Bunlar dalgalar gibi yüzmekte ve bazen cüzler gibi zıplamaktadır. Büyük bir fizikçi bu yüzden bunları "wavicle" (dalga cüzleri) olarak isimlendirmeyi tercih etmiştir. Bunlar, yapı ve fonksiyonlarına göre elektron, proton, nötron, vb olarak adlandırılmışlardır. Bunların özü ise kuvvettir. Evrende kuvvet haricinde hiç bir şey yoktur. Her yerde sadece enerjinin devamlılığı vardır. Tıpkı Prana'nın elektrikten daha süptil olması gibi, Yoga Sisteminin Tanmatraları da bilim adamının enerjilerinden daha süptildir. Prana'nın gerisinde aklın olması gibi, Tanmatra'ların gerisinde de Kozmik Akıl vardır. Kozmik Aklın ötesinde Kozmik Ego ve Kozmik Zihin vardır. Kozmik Zihnin özel bir ismi vardır; Mahat. Mahat'ın ötesinde tüm evrenin bir tohumdaki ağaç ya da kendi etkisinin içindeki tepki olarak, içinde var olduğu Prakriti vardır. Prakriti'yi aşmaya Mutlak-Şuur, Brahman, Paramatman ya da benzeri denir. O halde, biz burada veya orada, kendi içimizde ya da kozmozda derine dalarsak, aynı şeyi -Şuur'u- buluruz. Ve bireydeki tezahürün aşamaları evrendeki tezahürlerin aşamalarına tekabül eder. Yoga'nın amacı birey ve kozmik yapılar arasındaki paylaşıma etki etmek ve nihai Gerçeklik'in farkına varmaktır. Yoga bizim önümüze sonsuz ve ebedi olanın bir araya gelmesi gibi görünen bir birliği hedef olarak koyar. Yoga'nın amacı bireyin durumunu kozmik seviyeye yükseltmek ve birey ve kozmik arasındaki hatalı farkı ortadan kaldırmaktır. Kozmos bizleri ve şeyleri içine alır. Birey kozmosun bir parçasıdır. O halde, niye biz bireyi ayrı olarak işaret ediyoruz? Bu bir hatadır ve Yoga bu hatayı verimli bir şekilde düzeltir. Kozmosa dışsal bir nesne olarak bakmak kozmosun anlamına karşı gelmek olurdu. Kendimizi, kozmos adı verilen bir nesnenin karşısında konumlamak, kozmosun anlaşılırlığına ket vurmak ve onun uyumu ve işleyişine ters düşmek olurdu. Yoga, bu hatayı düzeltir ve bu şekilde ölümlü olan Ölümsüz hale gelir. Bireyin kozmosun bir parçası olması gibi, bu başarı da zor olamamalıdır. Birey kozmikten ayrı değildir, ama bireyin aklında, kendisinin evrenin kalanından suni olarak ayrı olmasına sebep olan bazı karışıklıklar var gibidir. Bu karışıklık, gerçek bilginin yokluğu ya da inkarı anlamına gelen Ajnana ya da Avidya diye adlandırılır. Burada biz derin psikolojinin alemlerine giriyoruz.

4. BÖLÜM
DERİN PSİKOLOJİ

Avidya kişinin gerçeği unutması ve bu gerçekliğin varolduğunun şuurunda olmaması durumudur. Bizler bir şekilde kendi gerçek doğamızı yani gerçek varlığımızdaki evrenselliği unuttuk. Bu cehaletin asli fonksiyonudur. Ama bunun çok daha ciddi sonuçları vardır. Bu, kişinin ebedi olmayanı (Anitya) ebedi olanla (Nitya), saf olmayanı (Asuchi) saf olanla (Suchi) ve Özben-olmayanı (Anatman) Özbenle (Atman) karıştırmasına neden olur. Dünyanın, içindekilerle birlikte geçici olduğu aşikardır ve yine de bu sanki gerçek bir varoluşmuş gibi kucaklanır. Hatta nesnelerin katılığı ya da cisimselliğine bile modern bilimin keşifleriyle meydan okunmaktadır.

Görecelik (izafiyet) Teorisi, sabit madde ya da beden gibi şeylere ve hatta bunlar üzerinde işleyen sabit kanun ya da kurallara son noktayı koymuştur. Yine de dünya gerçeklik olarak sevilir. Bu, Avidyanın fonksiyonlarından biridir. Böylece, yine, yaşamdan yoksun bırakıldığında ya da günlük olarak bakımı yapılmadığında kokan, saf-olmayan-beden saf bir madde olarak sevilir ve bakılır. Sinirlerin karıncalanmasına zevki harekete geçiren olarak bakılır ve bunları hayali bir tatmin için ovmak, doğaları ne olursa olsun, yaşamdaki tüm duyu-irtibatlarının amacı gibi alınır. Her bir duyusal düşkünlükten sonra arzunun ((Parinama) artışı, her bir arzunun yerine getirilmesi çabasının sonucu olan endişe (Tapa), tüm duyu-zevklerinin uyanışını takip eden psişik izlenimler biçimindeki istenmeyen etki (Samskara-duhkha) ve hiç durmadan bir tekerlek gibi dönen (Guna-vritti-virodha) ve Sattva, Rajas ve Tamas olarak adlandırılan (3 Guna) nesnelerin görecelik durumlarının engelleyici fiilleri, dünyevi zevkin cahiller tarafından acıya verilen isim olduğuna işaret eder. Aynı şekilde, nesneler kişinin Özben'i olmadığı halde, sanki Özben'miş gibi sevilir. Tüm bunlar, Avidya ya da Ajnana'nın karakteristik özellikleridir. Bunun sonucunda, gerçeklik, zaman, mekan ve nesneler evreni denilen görünüşle tamamen çarpılır.

Avidyayı takip eden bir başka sonuç da varlığın duyumu ya da Asmitadır. Bu duyum, kişinin bireyselliğinin ya da kişiliğinin, egonun, Ahamkaranın, ya da kendini-tasdiğin şuurudur. Evrenselliğin unutulması bireysellik iddiasıyla sonuçlanır. Bireyin organik olarak evrenden ayrı olduğuyla ilgili hatalı zan ve bunun sonucu olan kendini-tasdik (Asmita), nesnelere bakılarak hoşlanılan ve hoşlanılmayan olarak çatallanan tavırlar (Raga-Dvesha) ve kişinin bedenini her şekilde muhafaza etme özlemi (Abhinivesa) Avidya'dan dolayı ortaya çıkan etkilerdir ve mantıksal bir sıra ile onu takip ederler. Bizler Evrensel Varlık'ı bilmeyiz. Biz sadece ferdi olanı ve bireyi biliriz. Biz nesneleri severiz ve nesnelerden nefret ederiz. Biz hayata yapışırız ve ölümden korkarız. İlk hata, "Ben Evrensel değilim" diye düşünmektir; ikinci hata "Ben ferdiyim. (bireyim)" diye onaylamaktır; üçüncü hata bazı şeylerden hoşlanmak diğerlerinden hoşlanmamaktır; dördüncü hata kendini-koruma ve kendini-türetme güdüsü ile bireyselliği devam ettirme çabasıdır. Evrenselliğin unutulması hatası, bireyselliğin onaylanması sonucunu getirir ve bu da sevmeye ve nefret etmeye, hoşlanmaya ve hoşlanmamaya, ve bunların hepsi de yaşama arzusuna ve ölüm korkusuna sebep olur. Bu bizim şimdiki durumumuzdur. Bizle şimdi bu şaşkın düşüncelerden uyandık ve tekrar evrensel olarak düşünme gerçeğine geri döndük. Bireyin Evrenselle olan birliği Yoga'dır.

5. BÖLÜM
AHLAKİ DİZGİNLEMELER

Genel psikolojinin konusu olan Pramana, Viparyaya, Vikalpa, Nidra ve Smritiye; Antahkarana'nın acısız fonksiyonları dersek, diğer fonksiyonlara, yani Avidya, Asmita, Raga, Dvesha ve Abhinivesaya acı verenler diye bakılabilir, çünkü bunlar tüm varlıklardaki mutsuzluğun sebebidirler ve bunlar anormal psikolojinin içeriğini oluştururlar.

Acı veren fonksiyonlar sadece kişiye değil diğerlerine de acı verir, çünkü acımızı başkasına aktarma eğilimimiz vardır. Kişisel bir ilişki sosyal bir problem haline gelir ve kişisel ego sosyal bir öne sürüş haline gelir. Kişinin hoşuna gidenler ve gitmeyenler toplumdaki diğerlerini ciddi bir biçimde etkileyebilir. Yoga psikolojisi bu gerçeği de göz önünde bulundurur. Bu yüzden, aklı acı veren fonksiyonlardan kurtarma yöntemlerini tasarlamadan önce, önce aklın toplumdan soğutulması ve dışarıdaki dolambaçlı yollardan geriye, tekrar eve getirilmesi gerekmektedir. Tıpkı bir hırsızın önce yakalanıp sonra uygun bir şekilde baş edilmesi gibi, akıl da dışsal dünyanın karmaşasından geri döndürülmeli, ve sonra mükemmelce analiz edilmelidir. Toplumsal acı, farklı irtibatlar yoluyla farklı bireylerce oluşturulmuş bu psikolojik zorlukların etkisidir. Sosyal gerilim bireysel psikolojik şaşkınlığından oluşan fikir ayrılığıdır. Bu, bu dünyadaki herkesin mutsuzluğunun kaynağıdır. Kimse kendi egosunu kurban etmek için hazırlıklı değildir, ama herkes diğerlerinin egosunu kurban etmelerini talep eder. Yoga genel anlamda, insanın bu hastalığı - insanlığın içsel hastalığı için bir reçetedir. Yoga aklımızı fiilin kaynağına geri getirmemizi ister, ve eğer herkes bunu yapsa, Yoga aynı zamanda sosyal hastalık için de bir çare olarak hizmet eder. Böylece, Yoga bireyle ilgilendiği halde, tüm sosyal gerginlikler ve sorular için de bir çözüm teklif eder. Tek başına Yoga dünyaya huzur getirebilir, çünkü Yoga kişinin derinliklerine dalar. Bu yüzden Yoga sadece kişisel kurtuluş değil, aynı zamanda sosyal birlik için de bir araçtır.

Akıl kaynağına döndürülmelidir. Malesef, biz çalışmaya başlamadığı sürece, aklın nerede olduğunu bilemeyiz, bu tıpkı bir hırsızın varlığını fiillerinden bilmeye benzer. Dışsal sorunlar içsel beş katlı zorluğun tezahürleridir. Cehalet birinci nedendir. Ama cehalet sadece kişi cahil ya da aptalsa negatif bir nedendir. Kişi bu kabullenmeyle durmaz. Kişi cehaletini göstermek ister ve bu tüm belaların kökenidir. Egoizmin onayı ilk gösteridir. Kişi, diğerlerinin egosuyla çakışan kendi egosunun taleplerini diğerlerinin kabul etmesini isterken, kişilik ve ilgi çatışması olur ve bu koşullar ailede, toplumda ve dünyada mutsuzluğu doğurur. Yoga bu durumun analizini yapar. Avidya kendini Ahamkara olarak onaylar ve diğerleriyle çatışma Himsa ya da zararın içeriğini oluşturur. Himsa farklı tiplerde sosyal kedere yol açan bir kötülükken, Ahimsa ya da zarar vermeme bir erdemdir. Ahimsa, "kötülüğe karşı koyma"mayı öğreten Hristiyan etiklerine benzer. Tek bir ego bile kendini geri çekerse, toplumdaki sürtüşme bu ölçüye göre daha az yoğun olacaktır. Himsa Asmita, Raga ve Dvesha'dan doğar ve böylece Ahimsa ahlaki bir kanundur. Ahimsa ya da zarar vermeme uygulaması sadece fiil için olan bir kural değil aynı zamanda düşünce ve duygu için de olan bir kuraldır. Kişi hiç bir şeye zarar vermeyi düşünmemelidir. Kötülüğü düşünmek bunu fiilen yapmak kadar kötüdür. Düşünme sadece fiile hazırlık değil, ama fiilin de tohumudur. "Düşmanlık yerine dostluk olsun, nefret yerine sevgi olsun." Yoga'nın düsturudur. Biz herşeyi sevgiyle kendimize çeker, nefretle kendimizden uzaklaştırırız. Sevgi sevgiyi çeker ve nefret nefreti çeker. Yoga etiğinin bu büyük kuralı, sadece zarar vermekten kaçınmadan başlayan ve bölünmezlik vizyonuyla her şeye karşı bencil olmayan, bağımlılık (Raga) ya da nefret (Dvesha) duyulmayan pozitif bir sevgiye uzanan geniş bir alanı içine alır. Ahimsa'ya her zaman erdemlerin kralı olarak bakılmıştır ve ahlaki tüm diğer kurallara, karakter ve davranışın bu yüce normuna atıfta bulunurak hükmedilmektedir.

Ego, farklı metodlarla hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyler için bir yol bulmaya çalışır, bunlardan biri diğerleriyle karşı karşıya gelmemek için yalan söylemektir. Toplumda yalanı ima etmek yerinde olarak kabul edilir. Satya ya da doğruluk da bir başka erdemdir. Doğruluk egoizmi bir ölçüye kadar azaltır. Dürüst olmama, egonun kendi iyiliği için, bir başkasına zararı dokunsa bile, bu dünyada kendi yollarını izlemesinin onayıdır. Doğruluk gerçeğe uygunluktur. Yoga insan yaşamında doğruluk uygulamasının önemi üzerinde durur. Kendimizi zor bir durumda bulduğumuzda karşımıza çıkan bazı çıkmazlar vardır. Bazen doğruluk kişinin başını belaya sokar gibi görünebilir ve kişi yalan söylemenin cazibesine kapılabilir. Metinler bu konu hakkındaki sorularımıza bir çok cevap vermektedir. Zarar veren doğru, doğru olmayana eşdeğerdir. Erdemli olup olmadığına karar vermeden önce, kendi hal ve davranışlarımızın sonuçlarını görmeliyiz. Ama o halde, biz doğru olmayanı mı söyleyeceğiz? Bu noktadaki en göze çarpan misal Mahabharata'da anlatılmıştır. Arjuna ve Karna savaşta yüz yüzeler. Krişna Arcuna'ya Yudhishthira'nın o günkü Karna'yla olan savaşında kötü yaralanıp, kampa geri dönmesinin gerektiğinden dolayı çok kederli olduğundan bahsetmiştir. Krişna ve Arcuna, Yudhishthira'ya gitmişler ve onu selamlamışlardır. Yudhishthira özellikle Arcuna'yı gördüğüne sevinmiştir, çünkü Arcuna'nın savaşta Karna'yı öldürdükten sonra geldiğini düşünmüştür. Yudhishthira iyi haberle ilgili neşesini dile getirmiş, ama Arcuna Karna'nın henüz öldürülmediğini ve sadece kampta onu ziyaret etmek için geldiklerini söylediğinde, Yudhishthira Arcuna'ya tersçe Arcuna'nın kendi Gandhiva oku başkasına verilseydi daha iyi olurdu demiştir. Arcuna kılıcını çıkarmıştır. Krişna ellerini yakalayarak tutmuş, ve ona sorununun ne olduğunu sormuştur. Arcuna okunu suçlayan herhangi birini öldüreceğiyle ilgili gizli andını açıklamıştır. Krişna Arcuna'nın aptallığına şaşkınlık göstermiş ve ona kişinin büyüklerine nazik olmayan sözler söylemesinin, onları öldürmeye eşdeğer olduğunu ve Arcuna onu öldürüp tiksindirici bir günaha girmektense, konuyla ilgisi olmayan şartlarda Yudhishthira'ya kötü muamele edebileceğini tavsiye etmiştir. Buna göre, Arcuna Yudhishthira'ya karşı uzun bir zincirde aşağılayıcı sözler kullanmıştır. Ama Arcuna tekrar kılıcını çekmiş ve Krişna bunun anlamını sormuştur. Arcuna kendisini öldüreceğini çünkü bir büyüğünü aşağılarsa kendi yaşamına bir son vereceğiyle ilgili bir başka andından bahsetmiştir. Krişna Arcuna'nın bu davranışına gülümsemiş ve ona kişinin kendini methetmesinin kendini öldürmesiyle eşdeğer olduğunu söylemiş ve bu yüzden intihara kalkışmaktansa diğer araca başvurabileceğini söylemiştir. O zaman Arcuna, kendini palavracı bir dille methetmiştir. Kişi, Arcuna'nın sözünü tutmak adına Yudhishthira'nın kılıçtan geçirmesinin sonuçlarını rahatlıkla hayal edebilir. Ahlak katı bir matematik formülü değildir. Tüm zamanlar ve tüm durumlar için ahlaki bir standart konulamaz. Bhisma gibi yasal uzmanlar bile, Draupadi tarafından sorulan tereddüte cevap verememiştir. Andı tutmak Satya'yla uyuyorsa da, kişinin bu tip bir kötü durumda kardeşini öldürmesi ya da intihara yeltenmesi Ahimsa'ya ters düşmektedir. Metinler doğruluğun zarar vermeyi davet etmemesi gerektiğini söylerler. Smriti'de Manu kişinin doğruyu söylemesi ama yumuşakça konuşması gerektiğini; kişinin hoş olmayan bir doğruyu söylememesi ve de tatlı olduğu için yalan söylememesi gerektiğini gözlemlemiştir. Amcak genel kural, diğerlerinin duygularının incinmesine ya da yaralanmasına yol açan doğrunun, dışsal biçim olarak doğru gibi gözükse de, doğru olmayan olarak bakılmasıdır. Fiillerimiz ve düşüncelerimiz yaşamın nihai hedefine uygun olmalıdır. Ancak o zaman bunlar doğrular haline gelirler. Araçlar ve son arasında bir uyum olmalıdır. "Davranışın direkt ya da endirekt olarak evrenin amacıyla bir bağlantısı var mıdır?" Bu sorunun cevabı olumluysa, alınan adımın doğruyu onayladığı düşünülebilir.

Bir başka büyük kural olan Brahmacharya ya da ölçülülüğü anlamak Satya ve Ahimsayı anlamak kadar zordur. Ahlaki yargının her bir durumunda, sağ-duyu ve idraklı bir bakış açısı gereklidir. Yoga'nın bir çok öğrencisi Brahmacharya'nın bekaret ya da evlenmeden yaşama olduğunu düşünürler. Bunun bir çok tanımlarından sadece bir tanımı bu olmasına rağmen, Yoga ahlakı, daha derin bir manaya sahip olan, en saf tipteki Brahmacharya'yı istemektedir. Yoga Brahmacharya'yı, sadece sosyolojik imalarına göre değil, tüm bakış açılarından göz önünde bulundurur. Bu tüm duyuların arılaştırılmasını gerektirir. Örneğin aşırı uyuma ve oburluk Brahmacharya'daki kesintilerdir. Bu sadece evlilik hayatıyla değil, hatta evlenmeden yaşamada bile, fazla yeme, fazla konuşma, ve her şeyin ötesinde duyu-nesnelerini düşünmeye dalma gibi aşırılıkların her türüyle kesilir. Kişi enerjisini bir yerden tutarken, bu enerji başka bir yerden sızıp gidebilir. Aşırı uyuma, tatmin etmeyi reddettiğimiz aklın oynadığı oyunlardan biridir. Aşırı yeme ve aşırı konuşma eğitimsiz enerjinin patlamasının sonucudur. Duyu nesneleri üzerine düşünme, bu nesneler bizden fiziksel olarak uzak olduklarında bile devam edebilir. Brahmacharya meditasyon amacı için gücün korunmasıdır. Soru; "Enerjinin korunmasıyla kendinizi güçlü hissediyor musunuz?" mu? Brahmacharya, kişinin içsel olarak tanıdığı gücün test edilmesidir. Erdem bunun dışarıya gösteriş yapılması değil, korunan gücün daha yüksek bir amaç için kullanılmasıdır. Duyuların gereksiz hareketleri enerjiyi harcar. Çandogya Upanişad nesnelerin alımının saflığında varlığın saflığı vardır der. Görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma hareketlerinde, bizler sadece saf olan şeylerle irtibat kurmalıyız. Kontrol edilmeyen tek bir duyu tüm diğer duyuların kontolündeki etkiyi sıfırlayabilir. Mahabharata'da işaret edildiği gibi, bizler sürekli olarak, kendimizle ilişki kurduklarımız, uzun süre hizmet ettiklerimiz ve olmak istediklerimiz ya da olmayı dilediklerimiz haline geliriz. Brahmacharya bu yüzden her yanıyla kendine hakimiyet hareketidir. Brahmacharin her zaman dikkatlidir. Ve kimse kendisinin tamamen saf ve güvende olduğunu hayal etme cesaretine sahip olmamalıdır.

Tüm duyu-düşkünlüklerinin özellikle psikolojik yönden yokluğunun ve kişisel arılıktaki katı sabitliğinin andı olarak Brahmacharya uygulaması bedenin, sinirlerin ve aklın fonksiyonlarının titreşimlerinde bir ahenk meydana getirir ve Brahmacharin (Brahmacharya uygulayan kişi) neye bakarsa baksın -hatta kendisine bile- herşeye bir harika diye bakmayı başarır. Brahmacharya çoğu kez tüm diğer erdemleri ya da ahlaki değerleri içinde barındırdığından ilkelerin kralı olarak adlandırılır. Brahmacharya'yı gözlerken yine de sadece duyu-düşkünlüklerini ve zihni dalgınlıkları önlemeye değil, takip eden zorluklardan kurtulmaya ve arzunun hayal kırıklığının sonucu olarak kişinin baş vuracağı tatminlerde olmasına da dikkat edilmelidir.

Yoga sistemi iki önemli kuraldan bahseder, yani Asteya ya da kişinin yasal olarak kendisine ait olmayan bir şeyi tasdik etmeme ve Aparigraha ya da kişinin mevcudiyeti için gerekli olmayan bir şeyin kabul edilmemesi, ya da bir başka deyişle istifçilik yapmaması. Bunlar Yoga uygulamasındaki değerleri bir yana, kişiye empoze edilen iki büyük sosyal dizginlemedir ve uygulandıklarında, yaşamın sosyal ve politik alanlarındaki usandırıcı tanzimlerin yerine geçen sağlıklı ikameler haline gelirler. Doğa dışsal her tür zorlamaya gücenmektedir ve bu, yasal kodlar ve mahkemeler olmasına rağmen insanoğlunun mutsuzluğunu açıklamaktadır. Kişinin istemediği bir şey yaptırılamaz. Kanunlar, hükümet ya da adaletteki yerini almadan önce, kişinin kalbinde doğmalıdır. Asteya ve Aparigraha olarak Yoga ahlakının ikisi de ruhsal ilerlemede kişisel bir tedavidir ve insanlığın hırs ve bencilliğinin sosyal devasıdır. Yoga öğrencisinin sade olması istenir. Sade yaşam ve yüksek düşünme öğrencinin düsturlarıdır. Kişi ev ya da odasına bir sürü şey yığmaz. Bu, Aparigraha ya da kabul-etmemedir. Daha ileri aşamalarda, full-time Sadhaka'nın (ruhsal isteklinin) ertesi gün için bile bir şey tutmaması gerekir. Kişinin elbette bir başkasının malını almamasının söylenmesine gerek yoktur. Bunu anlamak kolaydır, ve bu Asteya ya da çalmamadır. Öğrenci sadece aşırı bolluğu değil aynı zamanda başkalarından servis de kabul etmemelidir. Bazıları kişinin kendisi için gerekenden fazlasını tutmanın da hırsızlık olduğunu söyler. Bunlar Yoga etiklerinin temel erdemleridir. Evrenselin tasdik etmediği davranışlar, sonuçta, iyi olamazlar.

Yoga Gerçek'in nihai erişimlerinin ve göreceli faydalarının ötesinin araştırılmasıdır. Bu macera için uygun hazırlıklar yapılmalıdır. Bizler, sadece arkadaşlarımızın gözünde değil, Gerçek'in önünde de dürüst olmalıyız. Mutlak'ın önündeki bu açıklık, Yoga'nın, Gerçek'in arzlarıyla tutarlı ahlaki doğaya ulaşmak için kişinin kendine empoze ettiği öz-disiplin dersi olan ve Yama olarak adlandırdığı gözlemlerin ardındaki anlamdır. Yoga ahlakı sosyal ahlaktan da, ve hatta kitlelerin dinsel ahlakından da daha derindir. Doğamız Gerçek'in biçimiyle tasdik içinde olmalıdır. Gerçek evrensel olduğundan, bu esasa uygun olmayan karakterler kademesel olarak terk edilmelidir. Evrenselle uyum içinde olmayan her hangi bir davranış nihai olarak ahlaki olamaz, en azından Yoga'nın anladığı anlamda. Evrensel diğerleriyle savaşır mı? Hayır. Savaşmama ve çekişmeme (ihtilafa düşmeme) ya da Ahimsa, bu yüzden bir erdemdir. Başkasını yaralama ahlaka karşıdır. Evrenin herhangi bir şeye karşı bir tutkusu var mıdır? Evren kimsenin malını çalacak mıdır? Gerçekleri gizleyecek midir? Cevap hayırdır. O halde, duyarlık, hırsızlık, yalan, bunların hiçbiri ahlaki değildir. Evrensel standardı davranışlarınıza uygulayın ve eğer bu uygulanabilirse, o şey ahlakidir. Evrenselin reddettiği şey Gerçek'e aykırıdır. Ahimsa, Satya, Brahmacharya, Asteya ve Aparigraha zalimliğin, yalanın, duyarlığın, açgözlülüğün ve hırsın her çeşidinden kurtulmayı sağlayan Yamalardır.

Şehvet ve hırs Yoga uygulamasındaki en büyük engellerdir. Bu eğilimlere karşı konulduğunda öfke ortaya çıkar. Böylece, Yoga'nın bu beş katlı kuralı tüm ahlaki öğretilerin toplu bir toplamı olarak alınabilir.

Kendine-hakimiyet için çok fazla ihtiyat gerekmektedir. Kişi duyularının kotrolünde ısrar ederse, duyular kişinin algılayamadığı bazı taktiklere başvurabilirler. Kişi oruç tutabilir, Mauna (sessizlik) uygulayabilir, tek başına olmak için herşeyden kaçabilir. Ama duyular çok hızlıdır. Alınan her aşırı uçtaki adım, bir tepkiye neden olabilir. Maddenin bu yönünü anlamamak çok akıllıca olmaz. Normal zevklerin uzun süreli yokluğuna karşı tepkiler oluşturulabilir. Özellikle açlık ve şehvet intikam almak için silaha sarılabilir. Duyuların itaatinde aşırı uçlara gitmek önerilmez, çünkü aslında duyuları itaat değil yükseltmek gereklidir. Yalnız yaşanan yıllardan sonra, insanlar kendilerini, uygulamalarındaki inceliksiz araçlardan dolayı, daha önceki eski durumda bulabilmektedir. Konu kişinin arzularını her zaman bastırmada ihtiyatlı olmaması değildir, ama bu kişi bilmeden oluverir. "Altın araç"ı veya "orta yol"u takip eden dikkat her zaman uygulanmalıdır. Bhagavat Gita'nın bizi uyarması gibi, Yoga ne çok yiyen ne de hiç yemeyen için değildir, ne çok uyuyan, ne de hiç uyumayan için değildir, ne çok faal olan ne de hiç çalışmayan için değildir. Duyular vahşi bir hayvanın evcilleştirilmesi gibi, yavaş yavaş kontrol altına alınmalıdır. İhtiyaçları olanı azar azar verin ama çok fazla vermeyin. Bir sonraki gün biraz daha az verin. Bir gün hiç bir şey vermeyin ve diğer gün onları şımartın. En sonunda, onların Gerçek üzerine meditasyon için tamamen dizginlenip koşum takımlarını vuracak duruma getirin.

Duyuların bir yöntemi de devrim yapmak, bir çok sessiz geçen yıldan sonra aynı noktaya geri sıçramaktır. Seçtikleri bir diğer yol da, çabadaki bir durgunluk durumunu kandırmaktır. Kişi hiç bir ilerleme yapmadan nötr bir durumda olacaktır. Hatta yerin kaygan olması gibi, bir düşüş bile olabilir. Kişinin kandırılabileceği bir üçüncü yol da, kişinin yanlış anlama durumundan ötürü, bir şeyi yapmaya çalışırken, tamamen başka bir şey yapmasıdır. Duyular öğrenciyi aldatır, öğrenci takip edilir ve öğrenci durumun farkına vardığında iş işten geçmiştir. Kullanılan bir dördüncü taktik tehditin cepheden saldırısıdır. Buddha'nın meditasyonları sırasında tüm bu deneyimleri olmuştur. Zaaf, muhalefet, durgunluk ve takip etme öğrencilerin uyanık olmaları gereken dört ana tehlikedir. Upanişad, bu dikkat durumunu anlatmak için Apramatta, dikkatsiz-olmama kelimesini kullanmaktadır. Yoga öğrencisi her bir adımı ip üstündeki canbaz gibi dikkatle seyreder. Kişinin düşüncelerinin işleyişini sürdürmede heybetli bir denge gereklidir. Çok dikkatlice tartılmadığı sürece, hiç bir fiilde bulunulmamalıdır. Hareketin yönü bu güç yolculuğa başlamadan çok önce iyice kesin olmalıdır.

Yama'lar ahlaki dizginlemelerdir. Öğrencinin ahlaki doğası çabalarıyla işbirliği içinde değilse, Yoga'da bir ilerleme olamaz, çünkü ahlak kişinin doğasının bir nişanıdır. Aradığımız şeyin zıttı olarak kalırsak, hiç bir başarı olmayacaktır. Ahlaki olmak kendi doğamız ve yaşamda aradığımız doğa arasında bir ahenk kurmaktır. Yoga bizim Yüce Varlık ile yaptığımız bir sohbettir ve burada doğamız en yüksek erişime benzemektedir. Ahlak, donuk anlayış ya da kapasitesizlik değildir; bu bakış açısının uyanıklığı ve tüm yanları almasıdır. Bu, ağır bir hareket değil, aktif bir ilerlemedir. Ahlaki doğa ayrıca süptil hafızayı ve ruhun neşesini de belirtir.

6. BÖLÜM
GÖZLEMLER

Yama'lar bir yana, her bir öğrenci için Yoga'nın Niyamalar, kişisel gözlemler ya da andlar dediği, bir başka talimat seti daha vardır. Bizler mümkün olduğunca, fiziksel ya da ruhsal olarak hasta düşmemize izin vermemeliyiz, çünkü hastalık Yoga'da bir engeldir. Saucha ya da içsel ve dışsal hareketteki arılık (saflık) bir Niyama'dır. Ders; biri gözlerini kapayarak kötülüğü görmeyen, biri kulaklarını kapayarak kötülüğü duymayan, biri de ağzını kapayarak kötü konuşmayan üç maymun görseliyle açıklanmalıdır. Kişi haber alma yoluyla bile kötülüğü nakletmemelidir, çünkü bu da kötülüğün bir yerden bir başka yere hareketine bir araç haline gelir. Kişi konuşmasındaki ifadede, görmede, ya da düşünmede bile bir kötülük işlememelidir. Bunların tümü içsel arılıktır. Ama dışsal arılık da önemsiz değildir. Bazı insanlar Yogilerin bedenlerini temizlemeden durduklarını düşünürler. Yoga'nın ileri aşamalarında kişinin herhangi bir giysi giymemesi gerektiğini ya da yıkanmaması gerektiğini hayal etmek yanlıştır. Meditasyon durumunda beden-bilincinin üzerine çıkan kişinin yıkanmaya vb.'ne dikkat etmemesi ise tamamen farklı bir şeydir. Bu, ruhsal genişlemenin bir sonucudur. Başlangıç seviyesindeyken sadece yıkanmamak ya da çıplak gezmek tersine iş görmektir. Sağlık konsantrasyon gücü kadar önemlidir, çünkü hastalık zihinsel konsantrasyona engel teşkil eder. Saucha ayrıca saf-olmayan veya sağlıklı olmayan bir etki sarfeden nesnelerle irtibat halinde bulunmamayı da ima eder. Kişi istenmeyen arkadaşlıkları önlemelidir; iyi dostluklar edinin ya da hiç dostluk edinmeyin.

Bir Yoga öğrencisi her zaman mutludur ve asla endişeli ya da canı sıkkın değildir. Yoga Santosha ya da kişinin bulunduğu durumdan memnun olması talimatını verir. Halinden memnun olma Tanrı'nın bilgeliğinin kabulünün sonucunu takiben gelir. Tanrı bilgeyse, endişelenecek bir şey de yoktur, çünkü O'nun bilgeliğinde O bizi en iyi şartlarda tutar. Hayatımızda bir çok değişiklik olur ve bir çoğu da gelecekte olacaktır. Bizler bunun için hazırlıklı olmalıyız. Tanrı'nın alimliği hiç bir şikayete izin vermez. Kişi, kendisinin ne olduğuyla ilgili mutsuz olsa da, elindekiyle mutlu olmalıdır. Memnuniyet ve zihni çaba birlikte olduğunda, dürüstçe hissedilen ihtiyaçlar karşılanacaktır.

Sağlıklı bir yaşam için en az gereksinimle tatmin olmaya Tapas ya da çile denir. Kişi daha fazlasını istememelidir. Çile, kişinin içsel olarak yaşamdaki en yalın kolaylıklardan mutluluk duyması disiplinidir. Herşeyde "Altın orta" uygulaması Tapastır. Etimolojik* olarak Tapas sıcaklık üretendir. Yoginin içindeki enerji ya da gücü karıştırır. Genel olarak Brahmacharya ve Yama uygulamaları doğa üstü güçleri ortaya çıkarır. Yama'ların kendisi yoğun Tapas'ı oluşturur. Daha geniş anlamda, yaşamdaki makullüğün Tapas'ı oluşturduğu söylenebilir. Duyu-hakmiyeti Tapas'tır. İncitmeden, tatlı tatlı konuşmak Tapas'tır. Az yemek Tapas'tır. Az uyumak Tapas'tır. Hayvani özellikler sergilememek Tapas'tır. İnsani olmak Tapas'tır. İyi olma ve iyi işler yapmak Tapas'tır. Tapas zihinsel, sözel ya da fiziksel olur. Aklın sakinliği ve duyuların itaati, zihni Tapas'ı biçimlendirir. Tatlı tatlı doğru konuşma, sözel Tapas'ı oluşturur. Diğerlerine bencil olmayan hizmette bulunma da, fiziksel Tapas'ı oluşturur.

Svadyaya ya da kutsal çalışma dördüncü Niyama'dır. Svadyaya ilke olarak ruhun kurtuluş yollarıyla ilgilenen metinlerin disiplinli olarak çalışılmasıdır. Bu Niyama, öğrencinin bu kutsal yazıları veren ustalarla psişik irtibatta bulunmasına yardımcı olur. Örneğin, kişi Bhagavat Gita'yı okuduğunda, kişi yalnızca daha üst bir seviye bilgiyi almakla kalmaz, ayrıca Bhagavan Sri Krişna ve Maharşi Vyasa ile de irtibat kurar. Svadyaya, bir Yoga metninin sürekli olarak sebat edilerek çalışılmasıdır. Çalışma, bir hikmet sahibinin dostluğu olmadığında, bir nevi negatif Satsanga'dır. Svadyaya meditasyona yardımcı olur, çünkü burada öğrenci metindeki düşüncelere göre ya da metnin yazarının düşüncesine göre düşünür. Japa ya da Mantra da Svadyaya altına dahil edilir. Japa ve çalışmanın her ikisi de kutsal birliktelikler ve ilahi birleşmeler anlamına gelir. Ancak Svadyaya, Daha Yüksek Yaşam konulu seçilmiş bir kitap setinin tekrar tekrar çalışılmasıdır, (yani) bir kütüphaneden birşeyleri alıp rast gele okumak değildir.

Niyama'ların sonuncusu Işvara-pranidhana ya da kişinin kendisini Tanrı'ya teslim etmesidir. Kumandan neyi emrederse, ordu yapar. Ordudaki askerlerin her biri bir şeylere bağımsız bir şekilde kumanda etmeye başlamaz. Gerçeğin Arayıcıları da Işvara'yı Yüce komutan olarak alırlar ve onun isteğine itaat etmeye bir kez karar verdiklerinde, yaşamları artık bir erdem modeli haline gelir. Tanrı'ya teslimiyet ilahi kuralların kabulünü ve kişinin sezgisinin bir ölçüye kadar kaldırılması ile arayanın bireysel olarak düşünmeyi bırakıp, çevresindeki durumları, bu durumların oluşumlarıyla tezat duruma düşmeden terk etmesini ima eder. İleri aşamalarda, adanan kişi tüm durumlara aşinadır ve hiç bir şeyin oluşumunu değiştirme arzusu duymaz. Kişilik zannı ile hiç bir şey yapmaz, ve kendisine gelen herşeye dayanır. Durumları değiştirmeyi dilemez, tersine herşeyi tolere eder. Herşeyin olmasına izin verir ve varoluşu geliştirmeyi dilemez. Onun için Tanrı herşeydir. Bu, Yoga'daki kişinin teslimiyetinin özüdür. Yoga disiplini öğrencinin en azından Yama ve Niyama testinden minimum geçer notu almasını talep eder. Öğrenciler çoğu zaman Yoga'daki bu temel gözlemleri göz ardı etme hatasına düşerler ve direkt olarak Asana ve meditasyona başlarlar. Bir çoğu içlerinden birinde bile ustalığa ulaşmadığı halde, Yama ve Niyama'ları halihazırda başardıklarını düşünmeye başladılar.

Meditasyon Yoga'nın yedinci basamağıdır. Bu, ateşi üreten kibriti çakmak gibidir. Çakma işlemi doğru yapıldıysa ve kibrit kuruysa, ateş orada olmalıdır. Ama çakma işlemi bir saniye almasına rağmen, kibritin üretimi uzun bir süreç gerektirir ve uzun zaman alır. Meditasyondaki çabanın bir çok durumda tatmini getirmemesinin sebebi hazırlığın yeterli olmamasındandır. Meditasyon bir şuur akışıdır, şuurun bir sıçrayışı, bir çekişi ya da itimi değildir. Sakin bir nehir, eğimli olan kendi yatağında çabasızca akar. Aynı şekilde, evvelki adımlar doğru bir şekilde yapıldıysa, meditasyon da akacaktır. Bina göründüğünde, temelini görmezsiniz. Ama bizler yine de temelin bina için ne kadar önemli olduğunu biliriz. Yama ve Niyama'ların vereceği görünmez güç Yoga'nın temelidir ve kimse bunlara tamamen hakim olduğunu düşünme cüretine sahip olmamalıdır. Dikkat Yoga'nın düsturudur.

Yama ve Niyama'lar, Yoga'nın sonuna dek de gerçekten süren, başlangıçlardır. Kişinin ileriki zihinsel inşaasında bir yol gösterici olduğundan, ilkokuldaki eğitim seviyesinin önemli olması gibi, Yama ve Niyama'lar da Yoga'nın kaya tabakasıdır. Öğrenciler, tüm engellerle yüzleşmeleri için ihtiyaç duydukları gücü veren Yama ve Niyama'ın kuvvet ilacı ile güçlendikten sonra, meditasyonun pratik (uygulama) alanına girerler. Gerekli hazırlıklar daha önceden yapıldıysa, meditasyonu başarmak zor değildir. Yama-Niyama süreci, yolda yeterli uyarıları bize vermesi gereken ve ruhsal yolculuğumuzda bizleri uyanık yolcular yapan Yoga psikolojisinin talimatlarını oluştururlar. Bunlarla, pratik (uygulamalı) Yoga'nın ilk basamağına yani Asana'lara başlayabiliriz.


*) etimolojik: Kelimelerdeki asıl şekil, türeme

7. BÖLÜM
ASANA YA DA DURUŞLAR

Asana, Yoga uygulaması merdiveninde üçüncü basamaktır. Yama ve Niyama'lar Yoga'nın temeliyse, Asana'lar da Yoga'nın kapı eşiği olarak alınabilir. Kelime olarak "Asana" oturacak yer anlamına gelir. Burada "oturacak yer"den kasıt yere serilecek bir minder ya da bezneri bir şey değildir. Asana, uygulamanın başında yapılan bedenin bir pozu ya da duruşudur. Asana "oturacak yer" olarak adlandırılır, çünkü bu ayakta durulan değil, oturulan bir duruştur. "Sirşa"* gibi Asana'lar varsa da, meditasyonda yardımcı olarak alınabilecek sadece bir set duruş vardır. Asana oturma duruşudur, çünkü ayakta durarak meditasyon yapmak bedenin yere düşmesine, uzanmak da bedenin uykuya yenik üşmesine neden olabilir. Bu yüzden, oturma duruşu aklın konsantre olmasına en uygun olandır. Sirsa, Sarvanga, vb gibi bir çok başka Asananın olmasının, bizi meditasyon Asana'mızdan vazgeçirmesine gerek yoktur. Hatha Yoga farklı amaçlar için, bir çok duruş önerir. Hatha Yoganın bu Asanaları, bir yandan Pranayama ile, bir yandan Bandha, Mudra ve Kriya adındaki diğer bazı uygulamalarla birleştirmiştir. Asana bir pozken, Bandha Prana'nın belli bir kanala yönlendirmesini ve belli bir bölgeye merkezlenmesini amaçlayan bedendeki uzuvların kilitlenmesidir. Mudra bir semboldür. Mudra aynı zamanda mühür veya uzuvların düzeni anlamına da gelir. Mudra'ların iki tipi vardır; Prana'yı mühürleyen (yani kapayan) ve bir el hareketiyle bir anlamı sembolize eden Mudra'lar. Kriya, bedenin Asana ve diğer uygulamalar için uygun olması için yapılan arılaştırma sürecidir. Burada amaç, bedenin mümkün olduğunca sağlıklı olması ve ataletten kurtulmuş olmasını sağlamaktır. Neti ya da burun deliklerini temizleme, Basti ya da barsakları yıkama, Dhauti ya da mideyi temizleme, Nauli ya da karnı çalkalama, Trataka ya da konsantrasyon yoluyla gözleri terbiye etme amacıyla bir yere bakma, ve Kapalabhati ya da beyin ve kafatasının islah edilmesi Hatha Yoga'daki temel Kriya'lardır. Fiziksel beden meditasyona engel olan ve ağırlık ve uykuya yol açan sıkıntı, uyuşukluk gibi özelliklerle karakterize edilir. Bandha'lar ve diğerleri bedenin Tamastan kurtulmasını, esnek olmasını, kolayca alıştırılabilmesini ve sağlıklı olmasını sağlar. Bu Asana, Bandha ve Mudra'ların genel etkisidir. Tüm bunlar ön alıştırmalardır ve Hatha Yoga, Raja Yoga için bir hazırlıktır. Hatha Yoga'da bir çok Asana varken, Raja Yoga'da sadece bir kaç tane Asana vardır, ve nihai olarak biz tek bir Asana'ya varırız. Nihai Asana'ya Dhyana Asana ya da meditatif poz denir. Asana kişiye meditasyon sırasında nasıl yardımcı olur? Birey ve evren arasındaki ilişki bu bağ içinde akla getirilmelidir. Birey ve çevresi arasında organik bir bağ vardır ve Yoga'nın amacı, şuuru bu aslında var olan uyuma yükseltmektir. Bu, gelişen aşamalarda yapılmalıdır. Kişi neyse, kişinin neyi varsa, bu evrenle bir uyum içine getirilmelidir. Nihai olarak Yoga budur. Kişisel birey evrensel varlık ile bir uyum içine girmelidir, bu Yoga'nın koşuludur. Birey bedenle başlar, ama beden içinde, fiziksel kozmosta olduğu gibi, bir çok şey vardır. Prana, duyular, akıl, zihin vb. beden içine kapanmıştır. İçteki tüm bu şeyler kademesel olarak evrenselle birlikte olmalıdır. Beden isyan ederken, akıl o kadar da uyum içinde olamaz. Yoga evrenselle kişilik içindeki herşeyin birleşmesini talep eder. Asana bedensel yapının kozmosla uyuma ayarlandığı Yoga'nın başlangıç aşamasıdır. Birey kendini-tasdik eden ego adına, dünyadaki şeyleri ben-merkezli bir tavırla düşünürse, (burada) içsel bir uyumsuzluk vardır. Kişi ne kadar ben-merkezli olmazsa, kişi gerçekle o kadar mutabıktır ve ben-merkezcilik ne kadar çoksa, kişinin yaşamında o kadar ahenksiz bir söz söylenmiştir. Yoga, Doğa ile tüm aşamalarda -fiziksel, hayati, zihinsel, entellektüel ve ruhsal seviyelerde-, kalıcı bir dostluk kurma süreci olarak sistematize edilebilir. Bu, sevgi ve arkadaşlıktır ve hiç bir yerde düşmanlık yoktur. Bu Yoga'dır. Yoga sistemi yaşamın tüm alanlarını yavaş bir izah süreciyle göz önüne alan tam bir bilimdir. En alt tezahür fiziksel ya da bedensel kişiliktir.

Asana dik ve kolay olmalıdır. Sabit olmalıdır ve hiç bir şekilde rahatsızlık vermemelidir. Öğrenciyi sıkarak, gererek vb. beden-bilincine itmemelidir. Uzun bir süre boyunca oturulabilecek normal bir duruş olmalıdır. Sadece dik ve rahat olan duruşun Asana olduğu söylenirken uzun bir liste verilse de, Yoga Asana'daki belli en az gereklilikleri açıklamaktadır. Bu kuralın (dik ama rahat duruş) sınırları içinde kalmak koşuluyla, kişi Asana'da özgür olabilir. Sınırlar nedir? Bedendeki uç noktalar kilitlenmelidir ve baş, boyun ve omurga düz bir çizgide olmalıdır. Bu uç noktalar parmaklar ve ayak baş parmaklarıdır. Bu noktalar açık bırakıldığında, meditasyonda yaratılan elektrik akımı boşluğa sızabilir. Ayrıca, kişi çıplak yerde oturmamalıdır, çünkü toprak elektriği iletir ve bu şekilde elektrik yine sızar. Elektriği iletmeyen bir maddenin yere serilmesi gerektiği tavsiye edilir. Eski günlerde, Kusa Asana denilen ottan bir hasır, geyik derisi üzerine konur ve elektriği iletmeyen bir kumaş üzerine serilirdi. Gita oturulan yerin çok alçak ya da çok yüksek olmaması gerektiğini söyler. Öğrenci, oturulan yer çok yüksekse düşebilir, aynı şekilde (oturulan yer çok alçaksa) oturulan yere böcekler ve sürüngenler çıkabilir. Omurga da dik tutulmalıdır. Kişi bir desteğe dayanmamalı ya da öne doğru eğilmemelidir. Bunun sebebi, omurga dik olduğunda, sinirlerin gevşemesi ve bedenin hiç bir yerinin bir başka yere etki etmemesidir. (Böylece) sinirlerdeki Prana akımı yumuşar. Beden büküldüğünde, Prana'nın uzuvlardan geçmek için bir çaba göstermesi gerekir. Tüm sistem gevşeme durumundayken, bedendeki enerjide özgür bir hareket vardır.

Omurganın dik olmasından ve bedenin uç noktalarının kilitlenmesinden başka, bacakların da üç ya da dört şekilde dizlerden kırılması gereklidir. Padma-Asana, Siddha-Asana, Svastika-Asana, ve Sukha-Asana duruşları vardır. Kişi meditasyon için bunlardan herhangi birini seçebilir. Sabit bir Asana'nın sebebi, aklın bir beden olduğunu bile yavaşça unutmasını sağlamaktır. Beden bir şekilde dikkat çeker. Ama akıl meditasyonda beden bilincinde kalma lüksüne sahip değildir. Öğrenci kademesel olarak uzuvlarındaki hissi kaybeder. Oturduğunu, bedeni ya da uzuvları olduğunu unutur. Asana uygulamasındaki ilk başarı işareti, yükselme (levitasyon) hissidir. Beden o kadar hafifler ki, yükselmeye hazırmış gibi gelir. Bu his, duruşta mükemmellik olduğunda gelir. Test budur. Kişi sanki karıncalar bedeninde geziyormuş gibi bir şey hissetmeye başlar. Bu, öğrencinin beden-bilincinin üstüne çıkmaya hazır olduğunu gösterir. Bu hislerle birlikte, o da (öğrenci de) Asana'daki bedenin hafifliğinden dolayı, bir çeşit tatmin, bir mutluluk, bir haz fark eder. Kişi iki üç saat oturursa, biri bedenine dokunsa bile kişi bunu hissetmez. Prana o kadar uyumludur ki, bedende hisler yaratmaz. Hisleri yaratan uyumsuzluktur. En yüksek derece uyuma ulaşıldığında, hiç bir dışsal his olmayacaktır. Uç noktalar kilitlenmiş; parmakların biri diğerinin üzerinde tutulmuş; omurga dikilmiş; baş, boyun ve omurga tek bir çizgide ve bedenin alt kısmına dik açıda tutulmuş Asana mükemmeldir.

Asana çabasız olmalıdır. Sadece bedende değil, aynı zamanda akılda da çaba olmamalıdır. Mükemmelleşmiş Asana'nın işareti gevşemenin mutlak rahatlığıdır. Öğrenci nefes alıp verdiğinin bile şuurunda olmayacak kadar doğal bir durumda olmalıdır. Bir acı, burkulma ya da ağrı hissi varsa, bu, Asana'nın doğru bir şekilde sabitlenmediği anlamındadır. Duruşu sabitlemek için Patanjali tarafından verilen bir tarif vardır. Ve bu "sonsuza olan dikkat"tir. Sabitlik bu dünyanın hiç bir yerinde bulunamaz. (Dünyada) her yerde sadece döngüler ve gelip geçme vardır. Sabitlik bilinmez, çünkü tüm dünyada hep hareket vardır. Sadece tek bir şey sabittir, o da sonsuzdur. Fani herşey hareket eder ve değişir. Öğrenci aklını sonsuza konsantre ederse, ondan, ilki sabitlik olan, belli özellikleri kapabilir.

Burada konsantrasyon özellikle bir şeyi değil, herşeyi bir anda düşünmektir. Kimse sonsuzu olduğu gibi düşünemediği için, kişi akla gelen herşeyi içine alma anlamında herşeyi düşünebilir. Bu psikolojik sonsuzdur. Akılda yaratılan hayal edilen sonsuz, öğrencinin kendini Asana'sına vermesine ve duygularını dengelemesine yardımcı olur. Sonsuza yapılan tefekkür böylece Asana'da mükemmellik anlamına gelir.

Bu bedensel kontrol başarıldığında, bizim sıcak ve soğuk, açlık ve susuzluk, neşe ve keder, vb olan "zıt kutuplar" dediğimiz şiddetten kurtulma gelir. Kişinin sisteminde bir gerginlik yaratan herşey zıt bir kutuptur. Asana'nın mükemmelleşmiş uygulamasıyla, bunların üstesinden gelinir. Prana rahatsız hale geldiğinde, zıt kutuplar sistemimizde aktif hale gelirler. Prananın rahatsızlığı açlık ve susuzluğa neden olur. Prana dengelendiğinde, zıt kutupların hissinde azalma olur. Prana sadece Pranayama uygulamasıyla değil, Asana ile de sakinleşir. Beden bir denge durumunda kaldığında, Prana da uyumlu olma eğilimine girer, duyular uyumlu olduğunda, akıl bile sakin hale gelir. Aklı başından gitmiş hisler düşünceleri de uyumsuz hale getirir. Duyular beden için neyse, beden de Prana için odur. Uyumlu hisler uyumlu düşünceler seti yaratır, uyumlu beden Prana'nın uyumuna öncü olur. İç ve dış arasında daima bir ilişki vardır.

Ayrıca, meditasyonda Doğu ya da Kuzeye dönmemiz istenir, çünkü gündoğumundan ve Kuzey kutbundaki etkiden dolayı, belli bazı manyetik akımlar bu yönlerden ortaya çıkarlar. Seçilen yer rahatsız edici seslerden, sivrisineklerden, örümceklerden vb.den ve kuşların cıvıltısından vb.'den arınmış olmalıdır. Ilımlı bir hava arzu edilir (bunun sebebi kişi çok sıcak ya da çok soğuk olduğunda, beden-bilincinin yükselme şansı yüzünden kendini uygulamaya verememesidir.) Öğrenci sinir kanallarında Prana'nın uyumlu akışıyla Asana'da oturduğunda, çoktan meditasyon kapılarından girmiştir. Asana'nın ruhsal bir anlamı vardır. Kişi burada ölümsüz olanın sarayının kapısını çalar. Yama ve Niyama'da kişi hazırlıktayken, Asana'da Gerçek'in kapılarına ulaşılır, ancak bu kapılar henüz açık değildir. Ruh evrenin Hükümdar'ıyla karşılaşmaya hazırdır. Bu, fiili Yoga'nın ilk adımıdır. Yoga, kişinin Asana'da ustalaşması için (Asana-Jaya), sabit bir duruşta günde en az üç saat uygulama yapmasını salık verir. Beden sinirlerin aracıdır, sinirler Prana'nın kanalıdır, Prana aklın bir ifadesidir, ve akıl sonuçta meditasyon yapandır. Uzun bir bağlantı vardır ve bu yüzden uyumlu bir duruşta durulduğu an, akıl bundan ima alır. Beden bir anda metabolik süreçte yavaşlar ve açlık ve susuzluk azalır. Açlık ve susuzluk güçleri Prana'nın alt üst olduğunun semptomlarıdır ve Prana uyumlu hale geldiğinde, alt üst olma durumu en aza indirgenmiş olur. Böylece, öğrencinin açlığı ve susuzluğu en aza indirgenir. Beden hücreleri, enerji tüketmediğinden ve keyifli hislerle ilerlemediğinden, kendilerini üretmek için daha fazla zaman bulur. Hisler bile Asana ile dizginlenebilir, çünkü burada kişi sakince nefes alıp vermektedir ve böylece bedenin hücresel hareketi azalır, sinir-kanalları Prana'nın ritmik akışı için açılır ve her yerde ritim sağlanır. Yoga ritimdir. Kişi kendini kozmik düzenle ilişkilendirmeye başladığından, Asana, Yoga'nın başlangıcıdır.


*) Sirşa: Ters duruş. Bu duruşun nasıl yapıldığını sitemizde, Raja Yoga konusu altında anlatılan asanalar bölümü şirşasana başlığı altında görebilirsiniz. http://angelfire.com/indie/yogamerkezi

8. BÖLÜM
PRANAYAMA YA DA HAYAT ENERJİSİNİN DÜZENLENMESİ

Asana uygulamasıyla birlikte, Prananın düzenlenmesine doğru bir çaba olmalıdır. O halde, Asana ve Pranayama bir arada gider. Fiziksel beden ve Prana bedeni* arasında çok yakın bir ilişki vardır. Prana, tüm fiziksel sistemi içine alan ve beden ve akıl arasında bir araç olarak hareket eden enerji bütünüdür. Prana bedenden daha süptildir ama akıldan daha kabadır (yani maddeseldir). Prana hareket edebilir ama düşünemez. Prana sadece nefes değildir. Nefes süreci- nefes alma, verme ve nefesi tutma- Prana'nın kendisini oluşturmaz, bunlar sadece Prana'nın çalıştığının göstergeleridir. Pranayı görmeyiz; Prana fiziksel bir nesne değildir. Ama biz nefes alma sürecinde onun varlığını bilebiliriz. Alınan ve verilen hava, Prana'nın belli bir hareketi ile olur. Bazıları bir çok farklı Prana olduğunu söylerler, bazılarıysa sadece tek bir Prana olduğunu söylerler. Prana gerçekte tek bir enerjidir ama farklı fonksiyonların bakış açısından bakıldığında, çokmuş gibi gözükür. Nefes verdiğimizde, Prana fonksiyonel biçimlerinden birinde faaliyette bulunmaktadır. Nefes aldığımızda ise, Apana faaliyettedir. İçe alınan nefes, Apana'nın faaliyetinin bir etkisidir. Prana'nın merkezinde kalp vardır, Apana'nınkinde ise anüs vardır.

Bir üçüncü fonksiyon da dengeleyici güç olan Samanadır. Samana göbek bölgesindedir. Bedende ateş yaratarak besinleri sindirir ve sistemdeki diğer fonksiyonları dengeler. Prana'nın dördüncü fonksiyonuna Udana denir. Udana boğazdadır. Konuşmayı harekete geçirir ve ölüm anında Prana'nın sistemini bedenden ayırır. Beşinci fonksiyona Vyana denir. Vyana tüm bedeni kaplayan güçtür ve kanın devridaiminin sistemin her yanına sürekliliğini sağlar.

Bu beş katlı fonksiyon, Prana'nın en ana biçimleridir. Prana'nın bundan başka geğirme, göz kapaklarını açıp kapama, açlığa sebep olma, esneme ve bedeni besleme gibi fonksiyonları da vardır. Bu beş ikincil fonksiyonlarını yaptığında, Prana'nın isimleri sırasıyla Naga, Kurma, Krikara, Devadatta ve Dhananjaya olur. Prana'nın özü faaliyettir. Kalbin çarpmasını, ciğerlerin işlemesini ve midenin özsu üretmesini sağlayan Prana'dır. Bu yüzden, ne nefes alma ne de ciğerlerin hareketi ölene dek durmaz. Kalbin asla atmayı durdurmaması gibi, Prana asla uykuya dalmaz. Prana'ya bedenin gözcüsü olarak bakılır.

Prana Rajas ya da hareketliliğin bir özelliği olarak tanımlanır. Kişi çaba gösterse bile, Prana'yı sakin tutamaz. Tamas doğasında olan beden, Prana'daki Rajastan dolayı hareket ettirilir. Prana duyuları fiile tahrik eder. Rajasik doğasından ötürü, bedenin ya da aklın huzur içinde kalmasına izin vermez. Zihni ya da ilgiyi başka tarafa çeken bu tip bir şey elbette arzulanmaz ve Yoga Sattvada bir sabitlik ve dengelilik ister. O halde, Prana'yla bir şey yapılmalıdır; yoksa Prana içsel sukunet için bir engel haline gelecektir. Yoga sistemi, Prana'nın Yoga uygulamasına yardımcı olacağı bir teknik geliştirmiştir, ve buna Pranayama denir. Asanalarda olduğu gibi, Hatha Yoga'nın Pranayama metodlarında da çeşitlilik vardır.

Ama meditasyon Yoga'sı Pranayama'nın bu farklı biçimlerinin uygulanmasını istemez. Tek bir Dhyana-Asana olması gibi, Nadi ya da sinir kanallarının arılaşmasını sağlayan ve Yoga'da Prana'yı düzenleyen tek bir Pranayama metodu vardır. Prana Rajas ve Tamas biçimlerindeki tüm süprüntülerden temizlenmelidir.

Prana, bedensel sistemde bir çok kanaldan akar ve yoğun bir şekilde meşguldür. Çalkalanmış fonksiyonları aklı rahatsız eder ve aklın hiç bir şey üzerine konsantre olamamasını sağlar. Prana'daki Rajas aynı zamanda duyuları uyarır ve endirekt olarak arzuyu harekete geçirir. Faaliyetinin durdurulmasına yönelik her tür teşebbüs bedenin öldürülmesi ile aynı anlamda olacaktır. Kişi Prana'nın faaliyetini azaltmada, (yani) kabarma ve sıçrayışlar yerine daha yavaş hareket etmesini sağlamada çok dikkatli araçlar kullanmalıdır. Biz uzun mesafe koştuğumuzda, merdiven tırmandığımızda, ya da sinirlendiğimizde, Prana uyumunu kaybeder ve uyarılmış bir durumda kalır. (Böylece) bir gerilim durumuna girer ve kişiyi huzursuz yapar. Bu yüzden, Yoga öğrencisi kendini, yorgunluğa yol açacak aşırı fiziksel aktivite ile meşgul etmemelidir. Oturuş duruşu sabit olmalıdır, aklın duyularından kurtulmuş olmalıdır ve Pranayama uygulaması yavaş olmalıdır. Nefes hiç bir ses çıkarmayacak şekilde hafif olmalıdır. Kişi, aklı mutsuz bir durumdayken, Pranayama için oturmamalıdır çünkü kederli bir akıl ritmik olmayan bir nefes yaratır. Kişi açken ya da yorgunken ya da duygusal olarak rahatsızsa hiç bir Pranayama uygulanmamalıdır. Herşey sakinleştiğinde, kişi Pranayama'ya başlayabilir. Dhyasana duruşunda oturun. Pranyama'nın ilk aşamalarında, nefes tutulmamalı ve sadece derin derin nefes alınıp verilmelidir. Prana'ya önce kendisine empoze edilecek durumlar kabul ettirilmelidir ve bu yüzden her tür nefes tutmayla ilgili uygulamadan kaçınılmalıdır. Kademesel olarak, hergün yaptığımız gibi hızlı nefes yerine, yavaş nefes alma konmalıdır ve her zamanki yüzeysel nefes yerine derin nefes uygulanmalıdır. Canı sıkkın akıllar simetrik olmayan bir akışla nefes alıp verirler. Yer altında kalmış endişeler Pranayama'yı rahatsız edecektir. Bir kişi her gün ofise gitmek gibi fonksiyonları yaparken, yine de aklen sakin kalabilir. Ama bir diğeri hiç bir şey yapmazken, yine de çok yüksek seviyede sinirli, endişeli ve üzüntüye batmış olabilir. Kişi aklın uygulamada uysal olduğunu görmede dikkatli olmalıdır.

Sağlık için nefeste, göğsün nefes alma sırasında öne doğru çıkması gerekir. Derin bir nefes aldığımız zaman göğsümüz tamamen gerildiğinde, bir neşe hissederiz. Taze havanın derin olarak içe çekilişi sesin sağlığının korunması için çok önemlidir. Günde en az iki saat açık havada yaşamak zorunludur. Pranayama sadece nefesin uyum içine sokulması değil, aynı zamanda duyuların ve aklın da uyum haline getirilmesi metodudur. İyi havalandırılmış bir odada oturun ve derin nefes alın. Sonra, yavaşça nefes verin. Bu uygulama bir süre için, mesela bir ay boyunca, devam ettirilmelidir. Daha sonra, nefes alıp vermede oranlı yapılan normal Pranayama başlayabilir. Yoga'da Pranayama adı altında yapılan nefes tekniklerinin çeşitleri iki aşamada yapılır:

Yavaş ve derin bir nefes verin. Sağ baş parmağı ile sağ burun deliğini kapayın. Sol burun deliğinden yavaşça nefes alın. Sağ yüzük parmağıyla sol burun deliğini kapayın ve sağ başparmağı sağ burun deliğinden çekerek, sağ burun deliğinden çok yavaşça nefes verin. Sonra, süreci sağ burun deliğinden nefes almaya başlayacak şekilde tersine çevirin. Bu, Pranayama'nın nefes tutma olmayan ve sadece alternatif nefes alıp vermeyle yapılan orta seviye aşamasıdır. Bu uygulama ikinci ay boyunca devam ettirilebilir. Üçüncü ayda, mükemmelleşmiş Pranayama başlayabilir:

Diğeri gibi, önce sol burun deliğinden nefes alın; nefesi kendi Ishta Mantranızı bir kez tekrar edecek kadar tutun; ve yavaşça nefes verin. Nefes almanın, tutmanın ve vermenin oranı 1:4:2 olmalıdır. Nefes almanız 1 saniye sürüyorsa, 4 saniye nefesinizi tutmalı ve 2 saniyede nefesinizi vermelisiniz. Genel olarak, bu oranın sayılması Matra ile yapılır; kabaca 3 saniye boyunca ya da Om'u üç kez hızla ya da yavaş olmayacak şekilde tekrar edecek zamanda yapılır. Bir Matra içinde nefes alırsınız, dört Matra boyunca tutarsınız ve iki Matra boyunca verirsiniz. Nefes tutma süresini arttırmada acele edilmemelidir. Nefes tutmada rahat olduğunuz süre nefes tutma sürenizi test etme ölçünüzdür. Nefes tutmada nefessiz kalma hissi olmamalıdır. Asana'ya uygulanan kural Pranayama için de geçerlidir. Hiç bir gerginlik ya da acı yaratmayan, Sthira/kolay ve Sukha/rahat duruşlar, sürecin yavaş ve kademesel gelişimindeki uygulamada hem Asana hem de Pranayama'dır.

Pranayama'nın süresinin uzunluğu bedenin bireysel kondisyonuna, kişinin yaptığı Sadhana'ya ve kişinin yaşadığı yaşam tarzına bağlıdır. Bunların hepsi göz önünde bulundurulması gereken önemli faktörlerdir. Yoga'da Pranayama'nın normal çeşitliliği yukarıda verilmiştir ve bu "Sukhapuraka" (uygulamanın kolaylığı) olarak adlandırılır. Pranayama'nın Bhastika, Sitali vb. gibi diğer tipleri sadece yardımcılardır ve meditasyon Yoga'sı için gerekli değildir. Pranayama hakkında Hatha yoga'da bir çok detay tartışılır. Örneğin bunlardan biri, Mulabandhayı, Uddiyanabandha ve Jalandrabandhayı içeren üçlü kilitte, Bandhatrayada nefes tutmanın tercih edilmesidir. Ama tüm bunlar, Yoga'nın amacıyla direkt olarak ilgili değildir. Pranayama Yoga'nın bir hedefi değildir, Yoga'nın sadece bir aracıdır. Nihai olarak, dizginlenmesi gereken akıldır ve Pranayama vb. hazırlıklardır. Kişi yüce otoriteyle karşılaşacaksa, bir çok engel aşılmalıdır ve daha aşağı seviyedeki bir çokları da kişiye duyulan itimata göre tatmin edilmelidir. Aynı şekilde, bedensel sistemimizde de Prana'lar olan bu gardiyanlar vardır ve bunlar kolayca atlanamaz. Hepsinin hakkı verilmelidir. Beden ve Prana'larla ilgili olarak, durum ve fonksiyonlarına uygun bir şeyler yapmalıyız. Sosyal problemlerimiz ve kişisel problemlerimiz var. Sosyal durumlar Yamaların uygulanmasıyla zaptedilmelidir, ve sistem Niyamalarla sakinleştirilmelidir. Prana, tamamen kişisel bir ilişkidir ve bunun düzenlenmesi daha üst bir disiplinin önkoşuludur. Düşük seviye ihtiyaca uygun şekilde bakılmadığı sürece, daha üst bir basamağa kalkışılmamalıdır. Karşılaştırıldığında biri diğerine göre belirgin olmasa da, basamaklarda sıçrayış yoktur, her basamakta her zaman kademesel bir gelişim vardır. Bu anlamda, Pranayama uygulamasıyla bedenin, aklın, sinirlerin ve duyuların ritminin temeli hazırlanır. Prana aslında, sistemdeki herşeyi uyandıran zili çalandır. Prana harekete geçirildiğinde, tüm (insanüstü) güçler yükselir.

Farklı Yoga metinleri biraz az biraz çok ölçüde, Pranayama metodlarını detaylandırır. Hatha yoga metinlerinin en önemlisi olan Hatha-Yoga-Pradipika Pranayama'nın üstünde, Asana uygulamasından çok daha fazla durur. Fiziksel olarak ne olduğumuz, Prana'larımızın nasıl çalıştığına bağlıdır. Sağlıklı Prana'ların sonucunda sağlıklı bir beden gelir. Sinir sistemimizi rahatsız edecek hiç bir şeyi bedenimize almamalıyız. Yoga uygulamada tüm uçları yasaklar. Prana'lar yıl boyunca, tüm hava koşullarında ve akli durumlarda dengede tutulmalıdır. Metinler ayrıca, Yoga uygulayıcılarına büyük bir uyarıyı tembihler.

Pranayama hakkında kitaplar okuyan ve her şeyin çok iyi olduğunu düşünen bir Sannyasin varmış. Büyüklerinin talimatlarının tersine, Swami aklını iki kaşının arasındaki noktada konsantre ederek Pranayama uygulamaya devam etmiş - ki bu uygulama başlangıç aşamalarında kişinin yanında uzman bir rehber olmadığı sürece yapılmamalıdır. Günleden bir gün, üç gün boyunca odasında uygulamadayken, diğerleri onun yokluğunu fark etmişler. Aradıktan sonra, kapısı içeriden kapalı halde odasında bulunmuş. İnsanların bağırışları onu uyandırmamış ve kapıyı kırmak zorunda kalmışlar. Bedenini sarsmaları bile şuurunu geri getirmemiş; büyük ihtimalle Prana'larından biri bir merkezde kilitli kalmış ve aşağı ve yukarı hareket edememiş. Gurusu gelmiş ve avuç içini öğrencinin alnında tutarak üç kez OM hecesini söylemiş. Uygulayıcının şuuru yerine gelmiş. Herkes onun Samadhiye ulaştığını düşünmüş ama sürpriz bir şekilde o kişi, eski negatif özellikleri olan yine o eski kişiymiş ve hiç de Samadhi'yi tadan kişilerin işaretlerini sergilemiyormuş. Ölümünden sonra, bedeni o kadar çürümüş ve erimiş ki, kaldırılamamış ve süpürülmek zorunda kalmış.

Bu öğrencinin ruhsal bir aydınlanması yoktu, sadece yanlış Pranayama yoluyla bir düğüme* girdi ve sonunda sağlığını mahvetti. Bu yüzden, tüm Yoga metinlerinde ısrarla bir uyarı verilir. Bedenin hiç bir kısmına Prana'nın konsantre edilmesi için zorlamamalıdır. Kişi boynunun üzerindeki hiç bir nokta üzerine konsantre olmamalıdır, özellikle de başlangıç seviyelerdeyken. Baştaki bir noktadaki konsantrasyon Prana'yı o merkeze yönlendirir, kan tedariki bu alana doğru hızlanır ve bu yüzden insanlar başağrısı, artan ağrılar vb'den şikayet ederler. Uygun inisiyasyon olmadan, hiç bir meditasyon tekniğine samimiyetle başvurulmamalıdır. Ayrıca, kişi başkasının bedenine Prana aktararak onu iyileştirebileceği gibi bir izlenime sahip olmamalıdır. Başlangıç seviyesindekiler bu metodları denememelidir. Kişi iyi dilekler dilediği bir başkasının sağlığı ya da refahı için Tanrı'ya dua edebilir ama kişi uygulamanın başında avuç içini bir başkasının avuç içine yerleştirmemeli ya da Prana'yı bir diğerine aktarmamalıdır; yoksa kişi kaybeden olabilir. Kişinin Sadhana yoluyla kazandığı ufacık şeyler de, bu tip girişimlerle tükenebilir. Hevesten dolayı, kişi Tapasını bu şekilde tüketebilir. İleri aşamalarda, kişi tam güçle dolduğunda, elbette böyle bir tehlike yoktur, çünkü kişi biraz su alarak okyanusu tüketemez; sadece su deposu yeteri kadar küçükse, deponun boşalması korkusu olabilir. Bu nedenle, bir çok arayan, insanların ayaklarına kapanarak, ayaklarını ellemelerine izin vermezler. Bu kural ileri seviyeli ruhlar için geçerli değildir, ama Sadhaka'lar kesinlikle dikkatli olmalıdır. Dünyanın yerçekimsel çekimi Prana'yı aşağı çeker ve Prana bedenin uçları yoluyla geçer. Brahmacharin'lerin ve bazen Sannyasin'lerin çoğunlukla tahta sandaletler giydikleri görülür. Bunlar elektriği geçirmezler ve bu doğal oluşuma karşı koruma sağlarlar. Biri öğrencinin ayağına dokunursa, öğrencinin koruduğu Prana diğerine irtibat yoluyla akabilir. Prana yanıltma ve aşırı gayret yoluyla tüketilebilir. Pranayama'nın yavaşça devam etmesine izin verin ve kimse uygulamada acele etmesin.

Pranayama kişi yemek yedikten sonra uygulanmamalıdır. En iyisi açken, boş mideyle yapmalıdır. Nefes alış ve verişte hiç bir ses çıkarılmamalıdır. Otururken yüzü, Doğu veya Kuzey'e vermek faydalıdır. Kişinin Pranayama'da başarıya ulaştığını gösteren bazı işaretler vardır. Bu işaretler, şüphesiz sadece kısa bir süre için bu tekniği uygulayanlarda görülmeyecektir. Bedende bir ışıltı, yeni enerji, yorgunlukla kolayca yok edilemeyen olağan dışı bir güç ve bedendeki ağırlığın yokluğu Pranayama'daki ilerlemeyi gösteren bazı işaretlerdir.

 


*) Prana bedeni: Pranayama kosha
*) düğüm: Sanskritçesi Granthi'dir. Bedende üç düğüm vardır.
1) Rudra/ Shiva Granthi: Ajna Çakra bölgesindedir. Nedensel beden ve düşünce, fikir ve vizyon dünyasıylla ilişkilidir. Bu düğümün çözülmesiyle sezgisel vizyon ve psişik güçler açılır.
2) Vişnu Granthi: Kalp bölgesinde bulunur. Kişisel olarak gelişimimizi engelleyen tüm duygusal bağımlılıklarımız bu düğümdedir. Bu düğümün açılmasıyla, kişi evrenin gerçek amacını ve ilahi evrensel planı görür.
3) Brahma Branthi: Omurganın kökünde bulunur. Fiziksel beden ve maddesel dünyayla ilgilidir. Bu düğümün açılmasının bizi maddeye olan bağımlılık zincirlerinden kurtaracağı söylenir.

9. BÖLÜM
PRATYAHARA YA DA SOYUTLAMA

Biz hala Yoga'nın dış alanındayız. Asana ve Pranayama Yoga'nın dışını oluşturur. Yoga'nın içsel uzuvları ise içsel alanını oluşturan ilerki konulardır. Pratyahara ya da duyu- güçlerinin geri çekilmesi içsel döngünün başladığı yerdir. Asana'nın Pranayama'ya yardım etmesi gibi, Pranyama da, Pratyahara'ya yardım eder. Asana sabit fiziksel duruştur; Pranayama nefesin uygun idaresi (manipülasyonu) ile enerjinin düzenlenmesi ya da uyumlu hale getirilmesidir. Pratyahara, nesnelerden duyuların gücünün geri çekilmesidir. Pratyaharma "soyutlama" ya da "geri getirme" demektir.Tıpkı bir at sürücüsünün elinde tuttuğu dizginlerle hareketleri kontrol etmesi gibi, Yogi de Pratyahara uygulaması ile duyuları kontrol eder. Pratyahara'nın arkasındaki mantığı anlamak için, Yoga'daki ilk derse geri dönmeliyiz. Burada soru, duyuların dizginlenmesine niçin gerek olduğudur. Yoga evrenselin farkındalığının tekniğidir. Birey kozmikle uyum içine girmelidir, ve bu özde Yoga'nın amacıdır. Duyular bu çabada engeller olarak hareket ederler. Birey kendini evrenselle birleştirmeye çalışırken, duyular bireyi ilginin çeşitlenmesi yoluyla evrenselden ayırmaya çalışır. Yoga analizleri evrensel dışında gerçekte hiç bir şey olmadığını onaylarken, duyuların asli görevi dışarıda bir dünya olduğunun kanıtının bulunmasıdır. biz evrensel olarak düşünmeye çalıştığımızda, duyuların bizim bu şekilde düşünmemizi engellediğini, bizi türlülük ve çeşitliliğe dayanarak hissedip hareket etmemizi sağladığını düşünebiliriz. İşte bu bir çok kişinin meditasyonda bulduğu zorluktur. Duyular, meditasyona girişildiğinde sakin durmazlar. Aksine içsel sistemdeki güçlerin ilgisini başka tarafa çekerek, şuura odaklanmayı geciktirirler. duyular, ana konuları görme, duyma, koklama, dokunma ve tatma fonksiyonları olan fiilin farklı kanallarından enerjiyi serbest bırakırlar. Bizler belli olanı gördüğümüz sürece, bizler evrensele inanamayız. Kimse evrenselliğin varlığına inanamaz, çünkü kimse onu görmemiştir. Duyular gören ve görülen arasındaki farkın yaratılmasında araç olmuş gibidirler. Halbuki, gerçek birey ve evren arasında bir fark olmadığıdır. Görünen fark duyular aracığıyla yaratılmıştır. Kişi duyular aracılığıyla hatalı bir kabule hipnotize edilmiştir. Kişinin herşeye gücü yeterken, duyular bireyin aciz olduğu duygusunu hipnotize etmiş ve kişi bireyselliğin acılarını çekmiştir. Bir milyoner bir rüyada, aşırı yoksul olduğunun acısını çekebilir. Çok zengin bir yemekten sonra, kişi bir hayal-dünyasında acıkabilir. Biz dört duvar arasında hapsolmuşken, genişleyen uzayın hayalinin deneyimine sahibiz. Kendi mekanımızdayken, uzak bir diyara aktığımızı hayal ederiz. Yaratılan psikolojik ortam deneyimin farkının sebebidir. Yer, zaman ve koşullar akıl farklı bir şuur alemine girdiğinde değişebilir. Hayal safhasında duyular "dışarıda" olmayan bir dışsal dünyanın hayalini üretirler. Bunun anlamı, olmadıkları halde bizim bir şeyleri gördüğümüzdür. Bizim görmemiz için mutlaka dışarıda bir dünya olması gerekli değildir. Rüya bireyin bir çokmuş gibi gözükmesini sağlar. O halde, iki gerçek burada birleşir: bir bir çok haline gelebilir; ve biz olmayan bir dünya görebiliriz.

Bu tamamen bize uyanma safhasında bile başımıza gelendir - bu aynı kanun, algılamanın aynı kuralı, aynı deneyimsel yapıdır. Bir dünya görmemiz, "dünyanın algılanması" gerçeğine rağmen, dünyanın gerçekten var olduğu anlamına gelmez. Biz sadece rüyadan uyandığımız zaman, bize rüyada ne olduğunu öğreniriz, biz rüyadayken bunun farkına varmayız. Rüya-durumunun duyularının bizi bir rüya-dünya deneyiminde dolaştırması gibi, uyanma durumunun duyuları da bize aynı şeyi yaparlar. Rüya-duyuları geri çekildiğinde, biz rüyadan uyanırız; uyanma duyuları geri çekildiğinde ise, biz evrensel gerçeğe gireriz. Duyuları dizginlemezsek, dünya rüyasında olabiliriz. Duyuları tekrar kaynağına geri döndürürsek, bireysellik köpüğü Mutlak'ın okyanusuna doğru patlar. Biz rüyada gördüğümüz şeylerin hiç biri olmadığımız gibi, dünyanın doğasının da bir parçası değilizdir. Pratyahara kişinin dünya-algılamasıyla ilgili uzun rüyasından uyanması için gereklidir. Bunlar üzerinde meditasyon yapılması gereken, sadece dinlendiğinde bile arılaştırıcı olan süptil gerçeklerdir. Kişi sadece bu gerçekleri duysa bile, kişinin günahları* yok olacaktır. Bu, duyu kontrolü uygulamasının gerekliliğidir. Duyular nesnelere yapıştığı sürece, bizler dünyadayızdır. Yoga, sadece dünyanın algılanmasından evrensel şuura doğru yükselir. Pratyahara için farklı yöntemler vardır. Metinler bu araçların büyük sırlar olduğunu söylerler. Kimse kalbini saflaştırmadan meditasyon yapmaya çabalamamalıdır. Kişi ön koşullar sağlanmadığı sürece, yola giremeyecektir. Kişi duygularını arılaştırmadan, sadece aklını meditasyona zorlamamalıdır. Hayal kırıklığına uğramış arzular büyük tehlikelerdir. Yoga'ya pusuya yatmış arzularla yaklaşmak patlayan bir dinamite dokunmak gibidir. Bırakın kalp özgür olsun çünkü meditasyon yapması gereken sadece beyin değil, kalptir. Kalp başka bir yerde olduğunda ve duygular farklı amaca yönlendiğinde, düşünce hiç bir şeyi arşivleyemez.

Pratyahara'nın Yoga'nın sınırını oluşturduğu söylenebilir. Kişi Pratyahara uyguladığında, kişi neredeyse Sonsuz'un sınır bölgesindedir ve burada kişi süper-fiziksel hislere sahiptir. Guru ihtiyacı en çok hissedilen yer burasıdır. Yine burada kişi, bedenin ürpermesini, aklın çırpınmasını, duyuların uyur halini ve aşırı hareketliliğini deneyimler. Biz Pratyahara'ya yeltendiğimizde, duyular çok daha akut hale gelirler. Daha fazla açlık, daha fazla tutku, daha fazla rahatsız olmaya karşı hassasiyet, aşırı alınganlık Yoga'daki bu uygulamanın ilksel sonuçlarıdır. Bu durumu gösterebilmek için, bir örnek verebiliriz: bedenimize bir sopa ya da demir bir değnekle dokunsak bedenimizi hissetmeyiz. Ama gözlerimiz, göz yuvalarımızın yapısının süptilliğinden dolayı, ipeksi bir kumaşın bile dokunuşuna dayanamaz. Akıl o kadar süptil hale gelir ki, en ufak bir provakasyon, etki ya da teşhire karşı çabucak tesir altında kalır. Pratyahara aşamasında, biz direkt olarak duyularla uğraştığımız bir durumda kalırız, bu tıpkı polisin, kendini önce pusu kurarak saklayan ve şimdi ölümü bile göze alarak savaşan haydutlarla yüz yüze karşılamasına benzer. Ölümüne savaşta, savaşma güçlerinin kuvveti artar ve bir atışta iki katına çıkar. Bir çatışmada ölmek üzere olan bir yılan bir kişiyi soktuğunda, hiç bir panzehir olmadığı söylenir, çünkü zehiri öfkeyle daha yoğun hale gelmiştir. Alev sönmeden önce daha fazla parlar. Aynı şekilde, duyular da, Pratyahara ile yakalandığında, aşırı tepki gösterir, hassas olur ve fazlasıyla güçelinir. Burada uyanık olmayan bir Yoga öğrenisi bir düşüş yaşayabilir. Peki kişi duyular aktif ve ateşli hale geldiğinde ne yapmalıdır? Kişi bu koşul altında duyu-nesnelerini görmeye dayanamaz, ve burada kişi bu nesnelerin civarında olmamalıdır. Kişi normal bir sosyal yaşam sürerken, hiç bir şey onu özellikle cezbeder gibi değildir. Ama şimdi, Pratyahara aşamasında, kişi o kadar hassas hale gelir ki, duyular her an patlayabilirler. Bu keskin ve kesici olan, ince ama algılanması zor olan bir bıçak sırtında yürümeye benzer. Buradaki biraz dikkatsizlik, tehlikeli sonuçlar anlamına gelebilir. Yoga yolu, gözlerinize görünmeyen ve yürünmesi zor olan süptil bir yoldur. Daha önce uygulanan Yama ve Niyama'lar bu aşamada yardımcı olabilirler. Kişinin büyük bir disipline sahip olduğu Yama ve Niyama'lar, kişiyi duyuların saldırısından koruyabilir. Öğrencinin dürüstlüğünden ötürü, Tanrı onu bu durumdan kurtaracaktır. Bu kişinin nesne ve zevklere meyleden duyu güçlerine karşı savaşması durumu Mahabharata-savaşı uygulamasıdır.

Pratyahara aynı zamanda Vichara ya da süreçteki her bir psikolojik koşulu dikkatlice inceleme ile yan yana gitmelidir. Duyular kolayca bir şeyi bir başka şeyle karıştırabilir. Samsara ya da dünya-varlığı değerlerin yanlış hükmedilmesinden başka bir şey değildir. Duyular Gerçek'i göremezler. Sadece bu da değil; duyular gerçek olmayanı görürler. Patanjali, duyuların ebedi olmayanla ebedi olanı, saf olmayanla saf olanı, acıyı zevkle ve Özben olmayanı Özbenle karıştırdıklarını söyler. Bu akıl ve duyular tarafından yapılan dört katlı gaftır. Bu dünyada kalıcı olan hiç bir şey yoktur. Herşey geçer gider, bu gerçeği hepimiz gayet iyi biliriz. Herkes bir sonraki anın kesin olmadığını bilir, yine de biz insanların geleceğe duydukları inancı ve önlerindeki elli yıl için bile ne gibi hazırlıklar yaptıklarını da görürüz. Evrim sürecine yakalanmış tüm kozmosun geçiciliğinden dolayı, bu dünyada sabit hiç bir şey olamaz Yine de insanoğlu herşeyi sanki kalıcı varlıklarmış gibi alır. Duyular tam olarak önlerinde gerçekleşeni görmezler. Duyular sanki önlerinde olanı görmeyen kör kişiler gibidirler. Herşeyin geçici olduğu beyanatını doktrininin merkezine koyan, ama duyulara herşey sanki kalıcıymış gibi gözüktüğünü, yani duyuların gerçeği göremediklerini söyleyen Buddha'dır. Nehrin hiç bir noktasındaki akan su bir diğerinin aynısı değildir. Ateşin yanan alevinin süreğen bir varoluşu yoktur. Bunlar parçaların hareketidir, zerrelerin zıplamasıdır. Bedenin her bir hücresi dğişir. Maddenin her bir atomu titreşir. Herşey başka bir şeye meyleder. Heryerde varolan sadece değişimdir. Ama duyulara göre, değişim yoktur ve herşey katıdır (maddeseldir). Duyuların bu teorisine bağlanmış kişi, kendi yaklaşan ölümünü bile kabullenmek için hazırlıklı değildir. Duyuların bilgeliğinin kredisi işte bu kadardır.

 Duyular ayrıca arı olan yerine arı olmayanı alır. Bizler bedenimizin çok güzel ve değerli olduğunu ve bu bedenle ilişki içindeki diğer bedenlerin de çok değerli olduklarını düşünürüz. Biz nesneleri güzel biçimler olarak kucaklarız ve görünen güzelliğinin altlarında yatanın aslında arı olmayan olduğunu bilmeyiz. Bedenin güzellik ve arılık olarak adlandırılanını devam ettirebilmek için her gün yıkanma, sabunlanma, kozmetik kullanma vb rutinler uygularız ve bunlar yapılmadığında gerçekte bedenimizin ne olduğunu görürüz. Bedenin gerçek doğası, kişi bu rutinleri bir kaç gün yapmazsa ortaya çıkar. Dünya dahil diğer her şey için de durum böyledir. Dikkat edilmediklerinde, herşeyin gerçek doğası tezahür eder. Beden hasta olduğunda ve aç kaldığında, bize gerçek doğasını gösterir. Yaşlandığında, gerçek doğası görünür hale gelir. Ödünç alınmış, suni, aldatıcı -bedenin güzelliği işte bu kadardır. Niye biz ölümcül bir hastalıkla etkilenmiş ya da ölmüş bir bedende aynı güzelliği görmüyoruz? Sevdiğimiz bedene duyduğumuz tutku o zaman nereye gidiyor? Olmayan şeyleri görme ve hayaline göre değerler inşaa etme aklın bir karışıklığıdır. Başka bir kaynaktan çıkartılarak güzelliği şekillendirilen ve güzel bir madde haline gelenin altında bir çirkinlik yatar, bu tıpkı bir aynanın ödünç aldığı ışıkla parlaması gibidir - parlayan ayna değiş ışıktır, halbuki biz genellikle aynanın parladığını söyleriz. Biz bir şeyle diğer bir şeyi karıştırırız. Güzellik bedene ait değildir. Güzellik aslında duyuların ve aklın görselleştiremediği ya da anlamadığı başka bir şeye aittir. Yoga metinleri bu bedenin ne kadar saf-olmayan (kirli) olduğunu açıklar. Beden nereden gelmiştir? Kaynağına gidin ve o yerin ne kadar arı olduğunu göreceksiniz. Bakılmadığında, ciddi bir hastalığa yakalandığında ve Prana'ları talan edildiğinde bedene ne olur? Prana'ları ayrılmış bedenin* güzelliği nerededir? Niye biz bir cesette bir güzellik görmeyiz? Yaşayan bedene bizi çeken şey nedir? Duyuların raporlarına güvenilemez.

Biz ayrıca zevki de acıyla karıştırırız. Biz acı çektiğimzde, zevklerin keyfini çıkardığımızı düşünürüz. Psikoanalitik anlamda, bu kişinin acı çekmekten hoşlandığı mazoşizm durumu ile karşılaştırılabilir. Kişi o kadar üzüntü içindedir ki, üzüntü verici durumun kendisi zevk verir gibi gözükür. Kişi asla gerçek saadetin, mutluluğun, neşenin ne olduğunu bilmemiştir. Kişi üzüntü içinde doğar, üzüntü içinde yaşar ve üzüntü içinde ölür. Bu keder durumunu doğal durumuyla karıştırır. Patanjali, "Bir arzunun tatminin takip eden sonuç olarak, keyfi çıkarılan izlenimleri daimi kılma dileğinden doğan endişe ortaya çıkar ve Prakriti'nin Gunalarının** daimi değişiminden dolayı herşey acı verici olur." der. Dünyanın yapısındaki kusurları keşfeden sadece ayırt edici (ince farkları görebilen) akıldır.

Zevkin sonucu zevki tekrarlamaya duyulan isteğin tekrar ortaya çıkmasıdır. Arzu büyük bir yangın felaketidir, beslendiğinde daha fazla, daha fazla yakıt ister. Arzu kendini genişletir. Yoga metinlerinde bu büyük gerçek tekrarlanmıştır "Arzu hiç bir zaman doyrulduğu zaman yok olmaz." Arzunun tatminin etkisi kişi öyle düşünse bile zevk değildir, etki daha fazla arzudur. Kişi zevk almaya ne kadar süre devam edeceğini söyleyemez, çünkü bunun bir sonu vardır. Kişi ölmek istemez, çünkü bu dünyada ölmek zevk merkezlerini kaybetmek demektir. Akıl ölümün yakın olduğu haberini alınca bir şok geçirir. Arzu ölüm korkusunun sebebidir. Arzunun tatmininin sonucu bu yüzden herkese bir ders öğretmelidir.

Ayrıca, arzu nesnelerini ele geçirdiğimizde, bizler özde gerçekten mutlu olmayız. (Çünkü) bunları korumak için bir endişe vardır. Bir çok tatmin verici nesnesi olan kişi çok iyi uyuyamaz. Zengin kişiler mutlu değildir. Akrabaları zenginliklerini çalabilir, haydutlar onları kaçırabilir, hükümet mallara el koyabilir. Sadece arzu nesnelerine sahip olmamız mutlu olduğumuz anlamına gelmez. Kişi nesneyi elde edemediğinde mutsuzdur ve ona sahip olduğu için yine mutsuzdur.

Tatminsizliğin bir başka sebebi daha vardır. Bir arzuun tatmini yoluyla biz farkında olmadan bilinçaltı aklımızda süptil olan psişik izlenimler yaratırız. Birinin mikrofon önünde konuşması ya da şarkı söylemesi gibi, alışkanlıklar da bir gramofonun plağı üstünde biçimlenir ve ses istendiği kadar çalınabilir; o halde kişi bir nesnenin zevkini deneyimlerken, izlenimler şuuraltı seviyede biçimlenir ve kişi, bir çok doğum geçtiğinden ve artık onları istemese ve onları unutsa bile bir çok kereler çalınabilir. Zevk fiili yoluyla yaratılan izlenimler kişinin gelecekteki kederidir.

Bir dördüncü ders vardır: Prakriti'nin Gunalarının dönen tekerleği. Prakriti, Sattva, Rajas ve Tamas olarak adlandırılan özelliklerden oluşan maddeler matriksine verilen addır. Sattva şeffaflık, arılık ve gücün dengesidir. Rajas zihnin ya da ilginin başka yöne çekilmesi, bölünme ve bir şeyin bir diğer şeyle iki kola ayrılmasıdır. Tamas atalettir, ışık da değildir, fiil de. Bunlar, Prakriti'nin üç modudur ve deneyimlerimiz bu modlarla olan birliğimiz haricinde bir şey değildir. Tamas bizde işlediğinde, biz kalın kafalıyızdır, Rajas çalıştığında kederliyizdir, Sattva baskın geldiğindeyse mutluyuzdur. Biz sadece Sattva yükseldiği zaman mutlu olabiliriz, başka zamanlarda değil. Ve biz sürekli mutlu olamayız, çünkü Sattva her zaman yükselmez. Prakriti'nin Tekerleği hep döner ve asla durmaz. Sattva zaman zaman yükselir ve sonra inişe geçer. Yukarı çıktığında biz kendimizi mutlu hissederiz ve aşağı indiğinde mutsuz oluruz. Hareket eden bir tekerlekte, kimse sabit ya da aynı pozisyonda kalamaz. Bu yüzden bu dünyadaki mutluluk geçicidir, gelir ve geçer. Fiziksel ve bu anlamda psikolojik olarak inşaa edilmiş bu dünyanın tümü ayırt edici aklın acı kaynağıdır. Dünyanın geçici neşesi, biyolojik gerilimin serbest bırakılmasının sonucunda, sinirlerin gıdıklanmasında ve haberdar edilmemiş aklın yanılgısında bulunabilir. Biz aynıca Özben-olmayanı Özbenle karıştırırız, ki bu hepimizin her gün yaptığı çok ciddi bir hatadır. Birşeyi sevdiğimzde, Özben'i Özben-olmayana geçiririz ve Özben-olmayanı Özben'in karakterlerini telkin ederiz. Özben bilen, gören ve deneyimleyendir. Özben içimizdeki şuurdur. Görülen ya da deneyimlenen ve bizim bir nesne diye baktığımız şey Özben-olmayandır. Nesne Özben-olmayandır, çünkü nesnenin şuuru yoktur. Nesne olarak alınan varlığın bir kişi olması ve kişinin şuurunun olması bu argümana ters değildir çünkü görülen (nesne olarak alınan) kişinin şuuru değil insani biçimidir. Nesnelerdeki "nesnellik" onları nesne yapan şeydir. Dünyayı bilen nesneler değildir, dünyayı bilen kırılmış şuurdur. Dünyayı hisseden dünya değildir, bilen öznedir. Şuur, psikoloijk olarak oluşan gizemli bir hareketle nesnenin varlığının farkına varır. Örneğin, kişi bir dağın varlığının nasıl farkına varır? Hergün oluşan bu basit fenomeni anlamak biraz zordur. Önde duran dağ algılayıcının gözlerine ya da aklına girmez. Dağ uzaktadır, yine de akıl sanki onun varlığından haberdar gibidir. Gözler nesne ile bir irtibata geçmez; nesneye fiziksel olarak dokunulamaz. O halde bir nesne nasıl bilinir? Bazıları, nesneden yayılan ışık huzmelerinin öznenin gözündeki retinaya ulaştığını ve böylece nesnenin bilidiğini söylerler. Ama ne nesnenin ne de ışık huzmesinin bir şuuru vardır ve hareketsiz bir aktivite şuurlu bir etki üretemez. O halde, bir nesne nasıl bilinir? Özne ve nesne ilişkisindeki sır dışsal biçimin altına gizlenmiş gibidir. Işık huzmesi aracılığıyla nesne hakkında bilgiye sahip olduğumuzu bize söyleyenler duyulardır. Sadece gözler görmez, ve ışık huzmeleri sadece bir nesneyi ortaya çıkarmaz. Işık huzmeleri her zaman orada olabilir ama akıl başka bir yerdeyse, kişi onu göremez. Araçsal faktörler bir yana, algılamada gerekli başka bir şey var gibidir. Akıl burada önemli bir rol oynar. Şimdi, akıl bir madde, bir nesne midir? Yoksa bu zeka mıdır? Algılamada en az beklenebilecek olan zekadır. Biz aynanın parladığını söyleyebildiğimiz gibi, aklın da zeka olduğunu varsayabiliriz. Ayna nasıl parlamıyorsa, akıl da zeka değildir. Parlayan nasıl ayna değil ışıksa, aklı bile aydınlatan fizik ötesi şuurdur. Bu şuurun doğasını anlamak çok kolay değildir çünkü kendisi anlayandır. Tüm bu açıklamanın ardındakini kim açıklayabilir? Tüm anlayışın ardında yatan bilgidir. Anlayışı kim anlayabilir? Bu, içimizdeki gizemli gerçekliktir. Bunun sayesinde biz herşeyi biliriz, ama bu kimse tarafından bilinemez. Bu zeka ya da şuur, ışığın ayna üzerinde oynaması gibi akıl üzerinde oynar. Bir duvarın aynada yansımasıyla aydınlanması gibi, akıl kendini bir nesnede yansıtır. Aklın ve içindeki şuurun hareketiyle bir yere gelmiş nesne nesneyi algılar. Zeka direkt olarak hareket etmez; o daha çok aklın bir aracı yoluyla odaklanır. Bir zeka huzmesi aklın lensinden gçer ve nesneyle karşılaşır. Zeka, nesneyi aklın aracılığıyla seyreder.

Zeka, bizim nesne diye bildiğimiz şuursuz maddeyle nasıl irtibata geçer? Aralarında bir benzerlik olmadığı halde, şuur nasıl bri nesneyi bilebilir? Bazı materyalizim felsefelerinin söylediği gibi, bu tip bir benzerlik olması gerektiğini kabul ederek maddesel bir ilişkinin olduğu söylenemez, çünkü maddenin anlayışı yoktur. Maddenin gözleri yoktur, zekası yoktur. O halde, maddeyi gören kimdir? Madde maddeyi göremez, çünkü kördür. Onsuz herşeyin anlamını yitirdiği zeka, maddeden farklıdır. Maddenin varlığını bilen zekadır. Zeka maddeyle benzer olmadığı sürece, nasıl onunla irtibata geçebilir? Maddesellik ikisi arasındaki bağ olamaz, çünkü madde şuurla bağlanamaz. Şuur maddede saklı olduğu sürece, şuur maddeyi bilemez. Algılamanın kabul edilebilir bir manası olmalıysa, sonunda madde esasen şuur olmalıdır. Algılamanın mümkün olması için, Özben-olmayanda bile Özben olmalıdır, şuur evrensel olmalıdır. Ama, duyular evrensel şuuru göremez. Duyular sadece nesnelliği, dışsallığı, yerleşik şeyleri görebilir. Yanlış bir şekilde, duyular "dışsallık" hayaletini yansıtır ve evrensel gerçeklik dışında bir "nesne" yaratır. Nesne suni olarak bir özneyle bağlıdır. Duyular bir madde olarak gözüken dışarıda bir nesne görselleştirdiğinde, nesne ve özne arasında değerlerin transferi ortaya çıkar. Evrensel şuur olan içteki Özben, nesne ile benzerliğini tasdik eder, ama bunu akıl yoluyla yaptığından, nesne için duyulan sevgi vardır. Tüm sevgi evrenselin yaratılışta kendisiyle hissettiği tasdiktir. Evrensel sevgi duyular yoluyla nesnelere aktarıldığında çarpılır. Herşeyi eşit olarak sevmektense, biz sadece bazı şeyleri diğerlerinden ayırarak severiz. Bu, aklın bir hatasıdır, evrensel altyapısını bilmediğinden duyular yoluyla nakledilen tesirdeki hatadır. Ruhsal sevgi evrenselken, hissel sevgi belirlidir ve nefreti ve öfkeyi doğurur. Bireysel arzu, zincirleri de beraberinde getirir.

Evrensel unutulduğunda, Özben Özben-olmayanla karıştırılır veya tam tersi olur ve bazı nesnelerde mevcut hale gelir ve duyular ebedi-olmayanı ebedi olan, saf olmayanı saf olan, ve acıyı zevk olarak alma gafına düşer. Pratyahara'ya bu analiz yoluyla yardım edilmiştir, çünkü duyular bu anlayışla nesnelere yapışmaktan geri çekilir. Duyuların ilgili nesnelerde ve bu nesnelere olan organik bağıyla ilgili karışıklığı o kadar derin ve güçlüdür ki, şuuru maddeden kurtarmak o kadar da kolay değildir. Kişi kendi bedeninden derisini nasıl ayıramazsa, duyuları da nesnelerden ayırmak o denli zordur. Duyular ve nesneler arasında suni olarak yaratılmış olan organik irtibat Vichara ya da felsefi araştırma yoluyla koparılmalıdır. Bu, gerçek olmayan için Vairagya ya da hislerine kapılmamada bir aşamadır.

Pratyahara durumunda duyuların her zaman aktif olması gerekli değildir. Bazen duyular sakince yatışmış gibi görünürler ve yine de öğrenciye büyük bir rahatsızlık verirler. Duyular positif olarak aktif olduklarında, öğrenci onların şuurundadır ama duyular kaçamağe başvurduklarında, onları algılamak zordur. Duyuların faaliyetlerinin tezahürde aşama ya da biçimleri vardır. Fitnecilik eden biri sessizliğini sürdürebilir, ama bu onun herhangi bir faaliyette bulunmadığını göstermez, çünkü uygun zamanda kendisini göstermeyi istediğinden bir dolap çeviriyor olabilir. Bu zamanlarda, yaptığı faaliyetler polisin çalışmasından ve bir çok yönden tacize uğramasından ötürü düşünüp bir netice çıkarır. Aşırı çalıştığında, yorulabilir ve bu durumda, yine hiç bir şey yapmayabilir. Yine de bu, kendi süptil niyetinden kurtulduğunu ya da faaliyetten kurtulduğunu göstermez. Bazen, faaliyetini kızının nikahı ya da oğlunun hastalığı gibi başka sebeplerden ötürü de geçici olarak durdurabilir. Faaliyetin bu şekilde geçici olarak durması planlarına son verdiğini göstermez. Ortam uygun olduğunda, işini tam gayretle yapacaktır.

Bu arzuların da çalışma şeklidir. Arzular, uyumuş, azalmış, kesilmiş ya da aktif olarak işler olabilir. Uyuduğumuzda, arzular da uyur; bir sonraki gün ileriki faaliyetler için güç toplarlar. Ayrıca, yorulurlar ve bir süre için çalışmaları azalır. Sosyal kanunların işleyişinden, arzuları doyuran araçların yokluğundan, ya da tatmini engelleyen bir şeyin varlığından doğan bir hayal kırıklığı varsa, uyur vaziyette yatarlar Prasupta. Hayal kırıklığında, faaliyet geçici olarak durur. Kişi arzunun ifadesini geçiren bir ortamda değilse, kişi onu iradesiyle bastırır ve burada arzular ikna edilmiş bir uyku durumundadır. Kozmik Pralaya ya da nihai çözünmede, tüm bireyler evrenin nedensel durumunda toplanıp sarıldığında, arzularıyla birlikte duyular belirti göstermeden dururlar; tohum halinde dururlar. Arzular tamamen kör değildir, çünkü kendi genişlemeleri ve doyumları için ne tip koşullar yaratmaları gerektiğini bilirler. İçgüdünün bile bir zekası vardır. Bazen zeka içgüdü tarafından bastırılır. Zeka çoğu kez içgüdüyü haklı çıkarır ve içgüdünün işinin önemini belirtir.

Bunlar sıradan insanların arzu durumlarından biriyse de, Yoga öğrencileri için bu zayıflar ve bir ip gibi olur. Sadhhana kolayca yok edilemeyen arzunun değerini düşürür, zayıf hale getirir. Arzu ruhsal Guru'nun önünde, bir tapınakta ya da saygı ve sevgi bulunulan yerde biraz güç kaybeder, çünkü buraları arzunun şov yapacağı atmosferler değildir. Bu, arzunun zayıf veya ince (Tanu) kaldığı bir diğer durumdur.

Arzunun, faaliyetlerinin sıklıkla kesilebildiği (Vichhinna) bir üçüncü durumu daha vardır. Kişi kendi oğlu için sevgi duyabilir, ama hatalı ya da hoş olmayan bir davranışı yüzünden oğluna kızabilir. Burada, oğluna olan sevgisi yok olup gitmemiştir, ama geçici koşulların getirdiği durumdan dolayı geçici olarak durmuştur. Bu, sıklıkla karı kocalar arasında olur. Toplumda öyle veya böyle oluşan durumlara bağlı olarak sevgi nefret tarafından, ve nefret sevgi tarafından bastırılmıştır. Zaman içinde, bizi çeken şeyler, bizim nefret ettiğimiz şeyler gibi gözükebilir. Maymunlar arasında, biz anne maymunun bebeğinin yemesine izin vermediğini ve ağzına aldığı bir lokma ekmeği bile aldığını görürüz. Bu, annenin bebeğinden nefret ettiğini göstermez, ve biz anne maymunun bebeğine duyduğu bağımlılığın büyüklüğünü de görebiliriz. Sevgi ve nefret gizemli psikolojik durumlardır ve bizler zıt güçler tarafından güçlü bir şekilde çekilmediğimiz sürece, belli zamanlarda nerede durduğumuzu bilemeyiz. Bazen kişi kendini depresif hisseder ve diğer zamanlarda kişi mutluluk modundadır. Sıklıkla sıkıntı ve melankoli vardır. Küçük mutsuz olaylar, o ana kadar mutlu olan insanları kolayca rahatsız eder. Aynı şekilde, birdenbire, onları ilgilendiren neşeli bir haber yüzünden coşabilirler. Bunlar, farklı yönlerdeki arzu rüzgarlarının hareketine göre, aklın havuzundan yükselen dalgalar gibidir. Akıl duyuların tınısına göre danseder.

Bazı zamanlar, arayanların uzun bir süre duyularını kontrol altına almış kişiler oldukları görülür, ve sonra istenmeyen faaliyetlere kendilerini vermeye başlarlar. Bazen, hiç bir gelişme hisseidlmezken, kişi tüm çabaların boşa gittiğini düşünebilir; ama sonra birdenbire kişi büyük bir neşe hisseder. Bu, Buddha'nın da başına gelmiştir. Buddha, aydınlanmasından bir gün önce tüm umutlarını kaybetmiştir. Sonunun geldiğine karar vermiştir. Ama köpük ertesi gün kabarmış ve ışık doğmuştur. Arayanlar yolda bir iniş bir çıkışı olan dğ yolu gibi bir ileri bir geri gidebilirler. Yoga öğrencisi uyanık olmalı ve gün be gün aklın moduna bakarak kararlar vermemeli ve yargıları geçiştirmemelidir. Herşey bir süre için iyi görünebilir; ama sonra, kişinin umut ve beklentilerini paramparça eden, duyguların siklonu da vardır. Bu, kişi kontrol edip, faaliyetlerini sınırladıkça, arzu dolu duyuların öç aldığı bir gerilla savaşıdır. Bizler sürekli olarak duyularımızı göz altında tutarsak, onlar içerlediklerini gösterir ve tepki gösterir ve üzerimize atlamak isterler. Kimse, özgürlüğünün sınırlanmasına tahammül etmez.

Arzunun durumu ne olursa olsun -uyku, zayıflama ya da kesilme- o hala oradadır, ve gitmemiştir. Uygun bir zamanda tekrar güç toplayacaktır. Söndürmek için biz bir ateşin üzerine su dökebiliriz, ama kıvılcım oradaysa, büyük ateş söndüğü halde, bu kıvılcım tekrar geniş bir parlama yaratabilir. Bu çoğunlukla, kenarından tüten bir üçücük tahta parçasın yoluyla ormanlarda olur. Bırakılan kıvılcım fırsatçı bir anda kendini tezahür ettirir. Arzu zayıf olsa da, yok edilmemiştir ve uygun koşullar varolduğunda güçlü hale gelirler.

Tamamen uygun koşullara konduğunda, arzu tamamen aktif Udara hale gelir ve o zaman kişi vahşi orman yangınında olduğu gibi hiç bir şey yapamaz. Öfkeli alevler bir avuç suyla söndürülemez. Öğrencinin minik ayrıt ediciliği arzunun gücüyle yok olur gider. Buddha, "tüm dünya ateştir" demiştir. Deneyim arzunun ateşidir; gözler yanan ateştir, kulaklar ve diğer duyular arzuyla yanarlar. Akıl ve melekeleri bu yangına yakalanırlar. Dünya, Buddha'ya göre, canlı kömürle yanan bri çukurdur. Bahsedilen dört durum sadece arzunun çalışmasının geniş olarak bölümlenmesidir. Ama, saklı duram ya da hareket eden başka biçimleri de vardır. Akıl, kendi içinde Yoga'nın saldırısından korunmak için belli mekanizmalar yaratır. Gözlenebileceği bir yerde durmaktan kaçınır ve öğrenci de onun amacını gözden kaçırabilir. Ve, zaten bahsettiğimiz dört tekniğin herhangi birini takip edebilir. Faaliyetini tamamen başka bir kanala yönlendirebilir. Bu, aklın savunma mekanizmalarından biridir. Daha üst seviye bir akla sahip öğrenci düşük aklın bir nesneye bağlandığını gözlemlerse, doğal olarak bunu alt etmek için uyanık olacaktır. Ama, kurnaz bir araçla akıl nesneyi bırakıp becerikli bir şekilde başka bir şeye yapışır, böylece bağımlılığın gittiği görünüşünü yaratır. Sevgi bir merkezden diğerine yönlenmiştir. Öğrenci, uygun dikkati uygulamazsa, kendini aptallar cennetinde bulabilir. Öğrenci, tutkusunu yok ettiğini düşünebilir, halbuki tutkusu eskisinden daha sıkı bir şekilde vardır, sadece başka bir merkeze odaklanmıştır. Nehir başka bir yoldan akmaktadır ve başka bir köyü sel basmaktadır. Kaplan kızdırıldığında, kişi kime saldıracağını bilemez.

Akıl ayrıca, bu bilindik teknikten farklı olarak başka bir yöntem daha kullanabilir. Kişi nereye giderse gitsin arzunun üzerine ışık tutmakta ısrarcı olursa, akıl dışsal bir nesneye gitmeyi durdurur ama içsel olarak arzulanan sonuç hakkında düşüncelere dalar. Tüm diğer yollar kapalıysa, içteki nesneden zevk alınabilir. Kişi diğer tüm kanallar bloke edildiğinde, nesneleri düşünür ve psikolojik bir tatmin elde eder. En iyi olan mevcut değilse, akıl en iyi ikinci olanda tatmini arar ve eğer hiç bir şey verilmezse, kendi nesnesinin zevkine düşüncelerle varır. Uyanık kişi bunu bile gözlemleyecek kadar ileri gitmişse, akıl bazı kişiler ya da nesneler üzerinde negatif karakterleri düşünerek kendini manipule etmeye çalışır. Küçük maymun büyük olan tarafından kovalanılırsa, küçük olan cıvıldayarak ses çıkarır ve yakındak diğer maymunların dikkatini çeker ve desteğini alır ve sonra tüm grup üçüncü parti üzerine birlikte bir saldırırlar, böylece orjinal hafif çekişme dikkatin yer değiştirmesiyle unutulur. Diğerlerinin hatalarını göstererek erdemli olmaya çalışan insanlar vardır. Küçük insanlar asil ruhlar üzerine iftira atarak yüce hale gelirler. Aklın hileleri harikadır. Arzu dolu durum, uyanık aklın tatminsizliği ve rahatsızlığı yüzünden, birinin ya da bir şeyin üzerinde kötü bir leke bulacaktır ve böylece faaliyetini izleyebilir. Kişi burada dışsal çevrenin içeride olandan çok daha kusurlu olduğunun daha fazla şuuruna varmaya başlar. Bu esnada, düşük akıl kendi yolunda devam eder. Rüyalar, fantaziler, havada inşa edilen saraylar, dışarının kusurunu görme uyanık zekanın kavrayışını bertaraf eden savunma mekanizmalarından bir kaçıdır. Kişnin aklı itaat ettirmedeki çabaları ne olursa olsun, duyuların aceleciliği karşısında asla çok fazla olmayacaktır. Bhagavat Gita, duyuların gücünün bir girdap gibi dönebileceğini ve kişinin anlayışını alıp götürebileceğini söylerken bir ikazda bulunur. Manusmriti, duyuların öyle bir gücü vardır ki, bilge kişinin aklını bile doğru yoldan ayırır der. Devimahatmya Maya fazla bilgisi olanların akıllarını bile zorla çekebilir demektedir.

Pratyahara'da, tepkiler çoğunlukla önceden bellidir ve öğrenci olan biten karşısında korkuya kapılabilir. Patanjali, Sutra'larında, zorlukları detaylandırır. yukarıda bahsedilen pozitif tehlikelerden başka, yolumuza başka türlü negatif türde problemler de çıkar. Hastalık Vyadhi ayrıt edilmemiş yeme, kişinin uygulamasında Prana'lara uyguladığı baskı, aşırı dışkı vb.'den dolayı oluşabilir. Hastalık Yoga'da büyük bir engeldir. Hastalık, kişinin Doğa'ya karşı itaatsizliğinden ya da kişinin uygulamata olan tepkisinden doğarak, fiziksel ya da psikolojik olabilir. Bu öyle bir şekilde olabilir ki, öğrenci yıllarca uygulama yaptığı herşeye yeter diyerek, herşeyin faydasız olduğu sonucuna varabilir. Kişi ümitsizlik Styana moduna girer. Kendisinin yalnız olduğunu ve ona yardım edecek kimse olmadığını düşünmeye başlar. Bu düşünce bazen o kadar yoğun olur ki, kendi önünde bir ideal düşünemez. Dışsal olarak, başağrısına ya da uykusuzluğa yol açan bir zayıflık olabilir. Kişi günlerce hiç uyuymayabilir. Bedende acı oluşabilir ve yemeğe karşı bir iştahsızlık olabilir. Mide hazmetmeye karşı olan gücünü kaybedebilir. Bunlar kontrol sürecindeki Prana'nın ve aklın geçici tepkileridir. Bunlar kişinin dehşete düşmesine gerek olmayan geçici fazlardır. Belli bir çizgide aklın konsantre edilmesinden dolayı (ruhsal konsantrasyon değil, belli bir çabayla konsantre edilmiş dikkat) kişi sıkça usandırıcı duygulara kapılabilir. Bunlar öğrenciyi belli bir süre rahatsız edebilen dışsal semptomlardır. Pratyahara bir şekilde, içsel ve dışsal doğa arasındaki mücadeledir. Bu, tepkilerin ardındaki nedeni açıklamalıdır. İçsel savaş dışsal savaş kadar komplikedir ve içselde de dışsal savaştaki gibi bir çok manevra vardır. İçsel savaşları kazanmak dışsal savaşları kazanmaktan daha zordur, çünkü dışta bir çok kişi ve araç kullanılabilirken, içte bu tip bir şey mevcut değildir. İçsel savaşta hiç dinlenilmez, daimidir. Ateşkes sadece uykuda, baygınlıkta ve ölümde imzalanır. Kişinin bir Asana'da bile oturamayacak kadar bedeninin zayıf düştüğü durumlar bile gelebilir. Öğrenci meditasyondan bile yorulur. Gelen kasvet herşeyi yavaşlatır ve kişi herşeyi uygulamanın başlangıcında duydduğu şevk ve gayretten yoksun olarak ağırdan alır. Bu bir kaç yıllık çabadan sonra olur. Styana bedenin ve aklın tembellik durumudur. Ayrıca, Sadhana'da hissedilir hiç bir ilerleme kaydedilmediğinden, bir çeşit şüphe (Samyasa) aklı taciz etmeye başlar. Kişi, hedeften ne kadar uzak olduğunu bilmez. Öğrenci yorgun olarak yürümeye devam eder ama ne kadar mesafeyi geçtiğini bilmez. Kalan mesafeyi gösterecek bir harita yoktur. Kişinin nerede durduğunu bilmedeki yetersizlik, akılda şüphe yaratır. Şüpheler ayrıca farklı yazarlarca yazılmış, farklı doğalardaki bir çok kitabın çalışılmasından dolayı da da ortaya çıkabilirler. Tezat literatür yoluyla sunulan fikir çeşitliliğinde iyi bir yargıç olmada zorluk vardır. Kişinin gerçek konumuyla ilgili uygun anlayışın yokluğu şüphelerin sebebidir, buna göre kişi yaşadığı yeri değiştirir, Guru'sunu değiştirir, Mantra'sını değiştirir, meditasyon modunu değiştirir vb. Bu değişiklikler ölçülebilen sonuçların değişimi takip etmesi umuduyla yapılır. Ama değişen durumda, kişi nerede olduğunu bulur ve daha fazla değişiklik yapma ihtiyacı hisseder. Gerçek hatanın nerede bulunduğunun farkına varmak kolay değildir. Bu tip bir şüphe ve kararsızlık dolu bir karakter Yoga'da bir engeldir. Aklın ve duyuların ürettiği tepkiler farklı biçimler alabilir ve aklın sabit olmaması sonucu kişi herhangi bir şeye ya da yere bir süre sonra kopabilir. Bir şeyden kopmamak da büyük bir dikkat konsantrasyonudur ve bu yüzden uygulanması zordur. Akıl aynı kişileri, aynı yerleri, aynı şeyleri gördükçe sıkılır. Monotonluğu saklamak için çeşitlilik yapma arzusu vardır. Bu, şüphenin bir şıktısıdır, yaşamın boşluğunda öğrencinin kaybolmasından dolayı çıkar. Aklın sakin olamyan ve pervasızlıkla Pramada karışmış durumu bir başka engeldir. Şüpheler, düşünmede dikkatsizlik olduğundan ortaya çıkarlar. Öğrenci düşmanın uykuda bir giriş yapmasına izin vermiştir ve uyandığında düşman onu zaten ele geçirmiştir. Uyanıklık istendiğinden, bela onun başına gelmiştir. Biz uygulamanın geçerliliğiyle ve Guru'nun yeterliliğiyle ilgili bir kez ikna olduktan sonra, bir değişime neden gerek vardır? Bu nasıl olur? Bu olmuştur, çünkü, kişi daha önce ikna olmamıştır. Sarsılabilen inanca ikna denemez; bu sadece uygun yargılama olmadan geçici olark kabullenmedir. Değerlere doğru olarak kıymet takdir edilmedikçe, yaşamın hiç bir alanında başarı mümkün değildir. Bir durumu avantaj ve dezavantajlarıyla, tüm yönleriyle tartmadan, boylu boyunca devam etmek aptalca olur. Yoga'ya bir duygu moduyla atlamak iyi bir şey değildir, çünkü Yoga aklın bir modu değildir. Yoga kişinin tüm varlığının adandığı şaşmaz değişmez bir uygulamadır. Öğrenci görüşlerinde sabit olmalı ve kendi kişiliğinin özünde metin olmalıdır. Kendini insanların boş mantıklarıyla değişen aptal bir kişiye indirgememelidir. Öğrencinin anlayışı karşı koymaya ve duyuların tartışmasının üstesinden gelmeye yetecek kadar güçlü olmalıdır. Kişi bir kez duyuların ricasını dinlerse, Yoga'nın içsel anlamına değil, dışsal koşulların gerçekliğine inanacaktır. PSanatkumara Dhritarashtra'ya "Pramada ya da dikkatsizlik doğrusu ölümdür" der. Pervasızlık ölümdür, uyanıklılık yaşamdır.Bu, ruhsal arayanların durumunda daha da doğrudur. Tüm sistemdeki bedensel ve zihinsel bir atalet Alasya çeşidi, bir diğer engeldir. Kişi, boşluğun ağırlığıyla kuvvetten düşerel hiç bir meditasyon yapamayacaktır. Bu, savaşta arzu yoluyla arayan akla karşı konan Mohana-Astra ya da yanılgı silahıdır. Atalet aklın fiilini öyle bir ölçüde felç eder ki, akıl bu durumda düşünemez bile. Düşünme gücü gitmiştir, Tamas sürünerek gelmiştir, ve kişi doğada uyuşuk bir hale gelmiştir. Yogavasistha "Büyük felaket, boş kalmak için değilse, kim servet kazanmada ya da öğrenmede başarılı olmaz ki?" der. Atalet, ileri olan ilerlemeyi durdurur. Tekrardan, bu atalet durumu bedenin ve aklın fiilsizliği ile karıştırılmamalıdır. Bu, daha çok bir süre sonra olacak zıt bir aktivitenin hazırlanmasıdır ve fırtına ve şimşek öncesi sessiz ve kasvetli görünen bu bulutlu bir havayla karşılaştırılabilir. İştahın olmamasının bedenin hasta düşmesi için bir işaret olması gibi, atalet de ters bir şeyin olacağının habercisidir. Sakin durmak, hiç bir şey söylememek, hiç bir şey yapmamak bir Yoga öğrencisi için tehlikelidir. Kişi bombanın ne zaman patlayacağını bilemez. Uyuşukluk duyuların ve zümresinin haylaz tavırlarını doğuran temeldir. Bunlar önce kişiyi ataletle felç ederler ve sonra ola duyusal heyecan Avirati verirler. Kişiyi şuursuzken öldürmek daha kolaydır. Öğrenci Tamas ile uyutulur ve sonra duyuların vahşi faaliyetleri gelir. Siklon rüzgar tozlu havadan dolayı olur. Akıl farklı çeşitlerin düşkünlüğüne atlar ve bu Yoga'dan "düşmek" olarak adlandırılır. Bu duruma düşüldüğünde, bunu Yoga'daki başarıyla karıştırmak elbette daha da kötüdür. Yanılgıdan dolayı başarıyı karıştırma, kişinin düştüğü halde kendisinin ilerlediğini düşünmesi hayali (Bhrantidarsana) bir başka engeldir. Duyular kişiyi kendi tınılarında dans etmesi için döndürür, ve kişi duyular yoluyla hipnotize içine çekilir. Hatta, tesadüfen, kişi istenmeyen durumdan daha önce bulunduğu yere doğru şuurunu toparlar, daha önce kaybedilen yerin tekrar bulunması kolay değildir. Yeri kaybetme (Alabdhabhumikatva) Yoga'daki bir başka engeldir. Haz durumundayken duyuların tahrip eden çalışmasıyla yaratılan Samsara'dan dolayı, kişi uygulamaya aynı kolaaylıkla başlayamaz. Konsantrasyon noktasını bulma kabiliyetindeki noksanlık (Anavasthitatva), kaybedilen yer zorlukla bulunsa bile, yine ciddi bir engeldir.

Zaten bahsedilmiş psikolojik zorluklar haricinde, yukarıda bahsedilen dokuz durum Yoga'daki temel engellerdir. Bu engeller, aklın sarsılmasına ve yoldan ayrılmasına yol açarlar. Burada öğrenci dikkatli olmalıdır. ama yine de diğe daha küçük engeller vardır. Burada en temel en az beşinden bahsedeceğiz. Bunlardan biri, arayanı hükmü altına alan acıdır (Dukha). Kişiyi rahatsız eden sürekli bir içsel keder duygudu vardır. "Ben neredeyim, ben ne yapıyorum" kişinin sessiz kederidir. Ufuk tamamen karanlıkır ve ufukta hiç ışık gözükmez. Bu, duygusal depresyon (Daurmanasya) getirir ve kişi melankoliye girer. Kişi hiç bir şeyde iyi bir şey ya da hayatta bir değer göremez. Yaşam anlamını yitirir ve bir vahşi ördek avına döner. Bu, Yoga uygulamasındaki onca çabadan sonraki sonuç halini alır. Bu Bhagavt Gita'nın ilk bölümünde de anlatılan ve arayanın zaman zaman ulaştığı noktadır. Arcuna'nın haykırışı "Herşey tamamen ümitsiz" gibidir. Bu aynı zamanda dünyadaki tüm Arcuna'ların haykırışıdır, yaşam tekerleğinde dönmekte olan tüm kadın ve erkeklerin haykırışıdır. Kişi cesaretini toplayak güç kazanırken, sinirlilik (Angamejayatva) başlar. Beden titrer ve kişi meditasyon için bile oturamaz. Öğrenci biri ona bir şey söylediği için vs gergindir. Ayrıca, dünyada olan hiç bir şeyi tolere etme yetersizliği de vardır. Kişi hassasiyeti o denli genişletir ki, çok küçük bir olay bile önem olarak bir dağ gibi büyük gözükür. Prana'nın sarsıntılı ve dengeli olmayan bir akışı vardır. Düzensiz ve ritmik olmayan nefes alış ve veriş (Svasa-prasvasa) sinir sistemini ve endirekt olarak da aklı rahatsız eder.


*) günah: Buradaki günah kavramı, Bhagavat Gita'da geçen günah ile aynı anlama sahiptir. Engel demektir.
*) Pranaları ayrılmış beden: Beden Prana'lar ayrıldığında ölür. Burada cesetten bahsedilmektedir.
**) Prakriti'nin Gunaları: Prakriti Doğa'dır. Gunalar da Sattva (arılık), Rajas (hareketlilik), Tamas (atalet) olarak üçe ayrılan Doğanın değerleridir
.  

 

10. BÖLÜM
AKLIN HUZURU VE KENDİNE HAKİMİYET

Bu zıt güçlerin ortasında olduğumuzda, ne yapıyoruz? Bununla ilgili bir çok reçete verilmiştir, ama Yoga metinlerinde bahsedilen ilk yöntem, kişinin hastalandığında yaptığıdır. Kişi hastalandığında, bedenini analiz etmez, doktora gider. Öğrencinin Guruya gitmesi ve onun üstün bilgeliğinden tavsiye alması daha iyidir. Patanjali'nin ünlü reçetesi Ekatattva-Abhyasadır. Ekatattva "tek gerçek", "tek amaç", "tek hedef" demektir. Abhyasa "uygulamak" demektir. O halde, Patanjali'nin reçetesi, tek bir kavram, tek bir gerçeğe tekrar tekrar müracaat etmektir. Uygulamada, öğrenci bir anda tek bir parçayı almalıdır. Geniş olan Ekatattva-Abhyasa terimi bir çok şey anlamına gelir. Tek gerçeklik nedir? Öğretmenler bir çok tanım vermişlerdir. Patanjali bunu tanımlamayı teklif etmez. Önce tek gerçeklik gelmesin. Bunun yerine, önce Guru gelsin. Gerçeklik üzerine konsantrasyon daha sonra gelir, çünkü bu bir ilaç almak gibidir, ve ilaç henüz reçete edilmemiştir. Kimse gerçekliği kendisi için tanımlamasın, çünkü tanım yanlış olabilir ve kişi duygusal gayrette uç noktalara gidebilir. Basiret cesaretten sayılır derler. En basit anlamında inisiye edilmemiş bir çömezin bakış açısından alındığında, "tek gerçeklik uygulaması"na belli bir nesne ya da düşünce üzerine yapılan bir çeşit konsantrasyon olarak bakılabilir. Yoga'da buna kısaca Trataka denir. Trataka, kişinin dışsal veya içsel bir dikkat noktasına bakışlarını dikmesidir. Aklın karışıklıklarını sakinleştirmek için, bu süreçle birlikte, bir nefes egzersizinin de uygulanması gerekebilir. Patanjali bizden nefesi çıkarmamızı Prachardana ve onu zaptetmemizi Vidharana istemektedir. Bazıları bunun nefes alma ve tutma talimatı olduğunu süşünür. Derin nefes alma ve tutma acil bir çare olabilir, ama nihai bir çare değildir. Bu, bir ilaç değil, tecrube olsun diye yapılan bir ilk yardım uygulamasıdır. İhtiyaç duyulan çare daha sonra açıklanacaktır. Öğreti, nefesi çıkarmak ve tutmak ve bununla birlikte tek bir şeyi düşünmektir. Trataka içsel ya da dışsaldır, birincisi diğerinden biraz daha zordur. Dışsal Trataka gözlerin görmesine yardımcı olurken, içsel olanda kişi sadece aklı kullanır. Bu yüzden, ilk aşamada dışsal Trataka önerilir. Burada, öğrenci bir noktaya ya da beneğe gözünü dikip bakabilir. Bu uygulamayı yapmak bir çok kişi için zordur, çünkü bir noktaya uzun süre bakacak bakışları yoktur, bunu sevemezler. Ancak, Trataka'nın psikolojik kısmı aklın tek bir noktada odaklanmasıdır, ve bu bir noktaya bakma alışkanlığıyla bile yapılabilir. Ama bu, kişinin Ishta-Devatasının (seçilen ilahının) resminin yerleştirilmesiyle daha ilginç hale getirilebilir. Krişna, Rama, Devi, Şiva, Vişnu, Buddha, İsa ya da kişinin idealize ettiği diğer bir idol Trataka nesnesi olabilir. Resme gözlerinizi dikin. İlahi yüze bakın ve yüce kaynaktan gelen ilhamı çekin ve dualar söyleyin. Bu dışa yapılan bakış ya da görselleştirme hatırı sayılır bir süre uygulanabilir. Daha sonra, bakış zihinsel ya da içsel resimde sabitlenmelidir. Aslında kişi alışabilirse noktaya bakmak da aynı derecede verimli olmasına rağmen, diğer yöntem bir nokta ya da beneğe bakmaktan çok daha çekicidir. Bazı kişiler bedendeki bazı Çakralara (psişik merkezlere) konsantre olmayı tercih edebilirler, ve buna da bir çeşit içsel Trataka denir. Bedendeki bir Çakra, Ishta-Devata'nın resmi, bir nokta, bir benek, vb Ekatattva-Abhyasa'nın düşük biçimli nesneleridir. Daha üstün anlamda, uygun meditasyona yönlendiren daha ince nesneler de vardır.

Nefesin verilmesi ve tutulması ve dikkatin herşey dışarıda bırakılarak tek bir şeyde tutulması uygulamaları alt üst olmuş akla geçici olarak huzur getirir. Ama, Patanjali'nin aklın huzurunun temin edilmesi için diğer psikolojik egzersizleri de vardır. Ekatattva-Abhyasa öğrencinin toplum kaygısı olmadan, kendisinin yaptığı kişisel bir teşebbüs olduğundan, toplumsal doğadan dolayı zorluklar baş gösterir. Bu uygulamayı içsel olarak devam ettirmek için öğrenci ne kadar çaba sarf ederse etsin, dışarıdan sıklıkla endişeye bazen de alt üst olmaya neden olan olaylar olur. Bu dert kaynakları ile ilgili birşeyler yapılmalı ve insanlarla başetmede yöntemler benimsenmelidir. Başarı kişinin kendisiyle ilgili hiç bir tepkinin olmamasıdır. Tepki olduğu sürece, rahatsızlık vardır. Patanjali, bu tepkilerin kişinin zayıflıklarından ve kendisini diğerleriyle uydurma yetersizliğinden olduğu fikrindedir. Burada, bir filozofun zihinsel huzurun kazanılması için gerekli sosyal tavırı veren deyişini hatırladım. "Değiştirebileceğim şeyleri değiştirme arzusu, değiştiremediklerime dayanma gücü ve bunların arasındaki farkı anlama bilgeliğini ver." Bir şeyi değiştirebiliyorsanız, endişe etmeye gerek yoktur. Bir şeyi değiştiremiyorsanız, yine endişe etmeye gerek yoktur, çünkü yapılamayacak bir şey için endişelenmenin anlamı yoktur. Endişe, sizin gerçekten yapamayacağınız bir şeyi yapmayı denediğinizde ortaya çıkar. Bu, "yapılabilen" ve "yapılamayan" arasındaki "farkı bilme bilgeliğinin" eksikliğidir. "iyi", "kötü", "mutlu" ve "mutsuz" insanlar vardır. Bu insanlarla karşılaştığımızda, onlarla her gün baş etmeliyiz. İyi bir insan gördüğümüzde tavrımız ne olur? Kıskançlık olmamalıdır, çünkü bu aklımıza huzur vermeyecektir. Bizler mutlu (Mudita) olmalıyız. İyi giyimli ve güzel takılar takmış zarif birini gördüğünde "ne kadar mutluyum!" diye yüksek sesle hayret eden bir filozof hakkında kadim bir hikaye vardır. Filozof, kendisinin mal varlığını görmekten mutlu olmasının nedenini soran takılar takmış kişiye "Senin ya da benim olmasının önemi yok. Bunun olmasından hoşnutum." diye cevap vermiştir. Sınırlı akıl bir şeylere sahip olmak ister. Varoluşta, "sahip olma" diye bir şey gerçekten yoktur. Nesneler vardır. "Sahip olmak" evrensel kanunun bir parçası değildir. Biz iyi bir kişi gördüğümüzde, iyiliğin dünyada varolmasından sevinç duymalıyız ve bunun bir başka kişide görülmesinden dolayı tahammülsüz olmamalıyız.

Ayrıca, diğerlerine zarar veren ve diğerlerinin acısından zevk alan kötü ve aşağılık kişiler de vardır. Bu kişiler için farklı kanunlar farklı tepki reçeteleri verirken, Patanjali genel olarak Yoga öğrencisinin bu tip kişilere olan tavrıyla ilgilenmiştir. Patanjali, istenmeyen nesnelere karşı kayıtsız kalmayı (Upeksha) tavsiye eder. Böyle bir insanın varlığını görmezden geliriz ve böylece kötülükle uğraşmaktan kurtulmuş oluruz. Bu doğrusu bizi ilgilendirmez; tepkimiz diğerleriyle hiç bir karşıt tepkiye girmeyecek şekilde olmalıdır, ve bunun için zihinsel tavrımızı dengede tutmamız gerekmektedir. Yargıda bulunmamız ve insanlarda izler bırakmamız, bunlara nüans olarak baksak bile, her zaman gerekli değildir. Ters düşmemek, yaşamımızdaki bir çok derdi önleyecektir.

Mutlu olana alev gibi parıltı (Maitri), kederli olana acıma (Karuna) göstermeliyiz. Bu dört katlı tavır dışsal sebeplerden ya da ilişkide bulunmamız gereken bazı kişilerin ya da şeylerin varlığından dolayı oluşan zihinsel rahatsızlığı önlemek için gereklidir. Ancak, bizim hiç bir ilişkide bulunmadığımız durumlarda, bu tip bir zorluk yaşanmaz.

Hislere kapılmamanın (Vairagya) gelişiminin ve sürekli uygulamanın (Abhyasa) bir arada sürdürülmesi gereklidir, çünkü ikisinin de mükemmel hale gelmesi Yoga'nın toplam sürecidir. Öğrenci duyuları heyecanlandıracak hiç bir şey yapmamalıdır. Pratyahara'nın, bağımlı olmayan bir şuur olmadan yapılması mümkün değildir. Hislere kapılmama, arzu ile zorla uygulanamaz, tersine anlayışla uygulanabilir. Yoga metinleri hislere kapılmamanın çeşitli kademeleri olduğundan ve kişinin bir anda en tepeye sıçrayamayacağından bahseder. Birinci aşama Yatamana-Samjna ya da hislere kapılmamayı başarmak için gerekli çaba şuuru olarak adlandırılır. "Artık yeter, ve ben özgür olmak istiyorum." bu tip bir şuurdur, seçilen yönde başarı elde etmeye yeltenmektir. İkinci aşama Vyatireka-Samjna ya da çabada gerekli olanları gerekli olmayanlardan ayırma şuurudur. Burada, öğrenci yaşamının durumunu inceler. Burası, öğrencinin gerekli olanı gerekli olmayandan ayırt ettiği ve çabanın doğru hedefini sabitlediği yerdir. Bağımlılığa, endişeye ve kuruntuya gerçekten sebep olanın ne olduğu net olarak bilinir ve bu gayretle önlenir. Kişiyi rahatsız eden her zaman tüm dünya değildir; sadece bazı şeylerin dikkate ihtiyacı var gibidir. Başlangıçta, kişi tüm dünyanın kötü olduğunu düşünebilir, ama kişi yavaş yavaş kendisine dert verenin sadece bir kaç durum olduğunun farkına varır. Burada, kişinin dert açan noktayla yüzleşmesi ve bir çok şüpheli durum arasından tek bir sebebin meydana çıkartılması olan üçüncü aşama gelir. Bu, Ekendriya-Samjna ya da yoldaki zorluğun tek nedeni olan "tek duyu" şuurudur. Öğrenci tekrardan dilin, ya da gözlerin vb başına dert açtığını düşünür. Tüm duyular şüphe altındadır ve gözlenir, bu tıpkı bir davada iyi niyetli oldukları şüpheli olanların evvelden tutuklanmaları gibidir. Suçlu olan tahlilden sonra bulunduğunda, diğerleri serbest bırakılır. Önce, tüm duyular toparlanır; ve sonra fitneci olannı sadece akıl olduğu keşfedilir. Burada, üçüncü aşamada, sanık elleri kanlı olarak yakalanır. Dördüncü aşama, Vasikara-Samjna ya da görülen ya da duyulan herşeye karşı olan özlemin yokluğunun şuuru ya da ustalığıdır. Bu dünyada görülen hiç bir şey ve cennetin sadece olduğu duyulan hiç bir zevki Yoga öğrencisini artık cezbedemez. Burada kişi, nesnelerin hasretini çekmekten kurtulması Trishna kadar kendini fiziksel olarak nesnelerden ayırmaz. Kötü olan, bir enstrüman olan nesneler değil, "zevk duymayı arzulamak"tır. Kişinin bulunduğu yer önemsizdir; kişi dünyadan kaçamaz, çünkü dünya her yerdedir. yüce kontrol (Vasikara), arzu duymamadır (Vaitrishnya). Nesnelerden uzak durma hislere kapılmama değildir, çünkü Gita "nesneler gittiğinde, onlara duyulan özlem gitmez" der. Kişi rüyasında gördüğü nesnelerle fiziksel bir irtibat içinde değildir, yine de kişi orada onlardan zevk alır. Haz, nesneler fiziksel olarak var olmadıklarında bile heyecanlanır. Karşıt şekilde, sadece kişinin aklı bağımlı değilse, nesneler kişinin yakınında olsa bile zevk vermezler. Nesneleri düşünmek arzunun birinci aşamasıdır. Düşünceyle, kişi onları kendisinin yakınına getirir. Tam olarak ustalaşma, duyuların özlem duymadığı ve aklın nesneleri düşünmediği durumdur. Bunlar nesnelerle olan ilişkimizde işlemiyorsa, bunun hislere kapılmamanın en yüksek noktası ve Pratyahara'nın zirvesi olduğu söylenir.

Kendine-hakimiyeti mümkün kılmak için, bizler Kathopanisadda bize verilen sembolden yardım alabiliriz. Burada, duyular atlarla, ve beden onları çeken araçla, duyu-nesneleri araçların hareket ettiği yolla, zihin sürücüyle, akıl atları kontrol eden dizginlerle, ve bireysel ruh da aracın içindeki yolcuyla karşılaştırılmıştır. Sürücü, atları elinde tuttuğu deri şerit ya da ip olan dizginler yoluyla yönlendirir. Bedenimiz duyu atlarıyla sürülen bir araçtır. Bu analog, biraz değişik şekilde Upanişad'ların varlığını hiç bir zaman bilmemiş olan Plato'da da vardır. Sembolün önemi hayatta başarılı olmak için nasıl hareket ettiğimizdir. İnsan oğlunun tüm yaşamı, farklı derecelerde Pratyaharalardan biri olmalıdır. Sürücü her zaman atlar arabayı bir hendeğe sürmesin diye dikkatli olmalıdır ve hiç bir zaman dizginleri elinden bırakma lüksüne sahip değildir. Uyanıklık yaşamdır ve yaşam Yoga'dır. İyi bir yaşam; duyuların, iştahlı benliğin tutkularının kontrol etmedeki sürekli çabadır. Uygun yönlendirilmediği takdirde, sakin atlar cinnet geçirir ve araç hedefine varamayabilir. Atlar genellikle vahşidir ve doğru yola gelmezler. Öyle veya böyle doğru yönden çıktıklarında, sürücü dizginleri çekerek onları tekrar geri getirmeye çalışır. Aynı şekilde, kişi duyuları kontrol noktasına getirmelidir. Upanişad, duyuların, faaliyetlerinde dışa dönük oldukları ve asla içe bakmadıkları uyarısını yapar. Bu yüzden, harap olmuş duyuların ortasında içindeki ışığı seyredecek zamanı bulan kişi sayısı azdır. Duyular, Samsara ya da dünyasal varoluşun nesneler dünyasında yaşarlar ve bu yüzden ölümlüden ölümsüz hale gelmek için Pratyahara ihtiyacı zorunludur. Upanişad duası: "Beni gerçek olmayandan gerçek olana, karanlıktan ışığa, ölümlülükten ölümsüzlüğe yönelt"tir. Bu, Yoga'daki Pratyahara'da olan kendine hakimiyetin amacıdır.

Abhyasa sabırla, vazgeçmeden yapılan usanmaz uygulamadaki şaşmaz değişmezliktir. Uygulama sadece düzenli olmamalı, aynı zamanda uygulama derin sevgiyle (Satkara) yapılmalıdır. Uygulama, uzun bir süre (Dirghakala) boyunca, kesintisiz (Nairantarya) yapılmalıdır. Uygulamanın süreğenliği adanmayla dolu olmalıdır, çünkü hoşlanmadan sadece aklın zorlamasıyla yapıldığında, başarıya götürmeyecektir. Bir bebek bile zorla kontrol edilmek istemez; sevgi için yalvarır. Aklın, kutsanmanın nerede olduğunu anlaması sağlanmalıdır. Anlayış olmadan, sevgi olamaz ve sevgi olmadan çaba olmaz. Kör bir şekilde bir şeye doğru zorla kakılan kişiye bir şey sevdirilemez. Vairagya ve Abhyasanın ikisi de, Yoga'nın temeli olan ve ayırt edici kavrayış olan büyük anlayışın (Viveka) sonuçlarıdır. Gerekli takdir kişinin sahip olduğu fikir değil, sabit bir iknadır. Kişinin süreğen bir tavırda sabitlenmesi ve sürekli değişen çeşitli modlara girmemesi Abhyasadır. Nesnelerle uyumun algılanması adına yapılan harekette aynilik olmalıdır. İnsanlar fikir değiştirirler, çünkü yargıları doğru değildir. Yaşamdaki acı çekmenin bir nedeni kişinin, kişileri ve nesneleri oluşturan modların ve acele yargıların kölesi olmasıdır. Ruhsal uygulama, şuurun sabitliği üzerine çabadır. Daha önce bahsedilen Ekatattva-Abhyasa tek gerçeklikte bu tip bir şaşmaz değişmezlik, seçilen bir idol ya da belli bir tavır moduna kişinin konsantrasyonudur. Ne Vairagyayı terbiye etmek, ne de Abhyasada sabit kalmak kolay değildir. Sıkı bir işçilik gereklidir. Kişinin dünyanın gürültüsünün ortasında dengede kalması kolay bir iş değildir. Pratyahara süreci yaşamın bir savaş, varoluş mücadelesi olduğunu ortaya çıkartacaktır.

Akıl bu kendine hakimiyet çabaları yoluyla, enerjinin korunmasıyla sabit hale gelir. Duyuların güçleri akılla uyum içine girip kendilerinin kaynağı olan akıldan farklı bir varoluşları olmadığında, Pratyahara vardır. Müsrif oğullar artık eve dönmüşlerdir. Uzun süren zihni dağınık yaşamdan sonra, duyular tekrar dinlence yerine dönmüşlerdir. Artık aklın çırpınışları yoktur, sadece aydınlanmanın sabit bir alevi vardır. Akıl tamamen konsantredir ve hedefini düşünmekten başka bir yere hareket etmez.

11. BÖLÜM
DHARANA YA DA KONSANTRASYON

Şimdi, Yoga'nın en önemli özü gelmektedir, ve şimdi "Yogi'nin kaderine karar veren, başetmesi gereken son darbe" başlamaktadır. Bu, Dharana ya da kişinin psişik varlığının (Chitta) bütününün konsantrasyonudur. Dharananın kesintisiz akışına Dhyana ya da meditasyon denir. Dharana bir damlaysa, Dhyana nehirdir. Bir çok konsantrasyon, meditasyon yapar. Kalitesel anlamda farklı değillerdir, ama fonksiyonel olarak aralarında bir fark vardır. "Konsantrasyon ve Meditasyon" isimli çalışmasında Sri Swami Sivanandaji Maharaj bu konuyu detaylıca açıklamıştır.

Farklı okullar farklı konsantrasyon metodları önerirler. Budistlerin kendi yöntemi, Jain*'lerin bir başka yöntemi vardır. Hindistan'daki ortodoks sistemlerin tamamen kendilerine ait yöntemleri vardır. Kişinin aklını konsantre edeceği yola, bir yere kadar kişinin nasıl bir kişi olduğuyla ve kişinin içindeki Samskaraların ya da psişik izlenimlerin neler olduğuyla karar verilir. Kişinin seçtiği hedefin doğası da ayrıca kişinin içsel oluşumuyla ilintilidir. Öğrenci Dharana'ya girdiğinde, kendi kişisel yapısıyla ilgili bir şeyler bilebilir. Kendisinin gözlemcisi ve çalışma nesnesi haline gelir.

Dharana uygulamasının ardındaki mantık Pratyahara konusu anlatılırken açıklanmıştı. Aklın konsantrasyonu çabasının ardındaki neden Pratyahara ihtiyacının altında yatan nedenle aynıdır. Bu, derin felsefik alt yapıyla psiklojik gerekliliktir. Konsantrasyonun "neden"i uygun bir şekilde açıklanmadıkça, kişi içsel olarak tatmin olamaz ve bu yüzden uygulamayı samimi olarak alamaz. Bir çok öğrenci konsantrasyon uygulaması yapmayı arzulamaktadır. Kendilerine "neden" diye sorulduğunda, iyi bir neden gösteremezler. Önce netlik olmalıdır, çünkü bu iknanın endeksidir, ve bu olmadığında kişinin önünde sabit bir ideal yok demektir. Konsantrasyon Chitta'nın ya da içteki psişik yapının varlığın evrenselliğine doğru kanalize edilmesidir. Endişe ve kederin Yoga uygulamasında bir engel teşkil ettiği söylenmişti. Doğrusu, Patanjali özellikle bunlardan Yoga alanındaki zıt güçlerin bazıları diye bahseder. Talihsiz bir şekilde, yaşam her zaman pişmanlıkla doludur ve biz her tür sıkıntıdan kurtulmuş birini arıyorsak, belki de böyle birini bulamayacağız. Yine de, Yoga zihinsel stres kişi nereye giderse gitsin av köpeği gibi kendisini kovalıyorsa, başarılı olamaz. Prayahara, Dharana ya da Dhyana'ya yeltenmeden önce, kişinin kendini dünyanın bu işkence edici güçlerinden kurtarması gerekir. Ve bu durumun bakış açısından bakılırsa, öğrenci aklı dengede tutmak için yolda ne kadar çaba sarf edilmesi gerektiğini anlayabilmelidir; çünkü Yoga'nın denge olduğu söylenir. Sadece yaşamdaki bir faktörden ötürü denge olmadığında, endişe başlar. Bu yüzden, Yoga'nın ilk aşaması Pratyahara ya da Dharana değildir, tersine psiklojik çözülmedir, ya da insanların iş hayatında yaptıkları gibi hisse alışı ve içsel dünyanın bilançosunu oluşturmaktır. Kişi nerede durduğunu bilmelidir. Kişinin hayati organlarını acı kemiriyorsa, kişi nasıl konsantrasyon ya da meditasyon yapabilir? Ekonomik durumdan, sosyal koşullardan, ailevi durumlardan vb ötürü ya da kişisel sağlık ve zihinsel dengelilikten dolayı bir çok problem ortaya çıkabilir. Bunlar, dikkate alınması gereken önemli durumlardır. Öğrenciyi derinlemesine birinin rahatsız ettiğini düşünelim, o anda öğrenci konsantrasyon için oturabilecek midir? Hayır. Çünkü akıl başka bir şeyle meşguldür ve konsantrasyon için hazır değildir. Halihazırda biraz çalışılmış ve üzerine tazyikle gelen negatif durumlarla uzlaşmaya çalışmaktadır. Yoga, günün tüm modlarından farklı olarak, pozitif bir durumdur. Yoga tarzı yaşamda, ne akılda ne de kişinin görüş perspektifinde negatif hiç bir şey yoktur. Yoga ile ilgili kuruntular anlamını doğru dürüst anlama isteğinden kaynaklanır. Bunlarla, birey dikkate alınarak baş edilmelidir, çünkü cevap bireyden bireye değişir. Bir doktorun hastalarıyla toplu olarak tedavi etmeyip, her birine bireysel dikkat göstermesi gibi, her bir soru, benzer karakterde olmadıkları sürece, ayrı ayrı alınmalı ve çözülmelidir.

Bir Guru'nun gerekliliğinden bahsetmeye gerek yoktur, ve kişi duyu-kontrolünü, özellikle seks-kontrolünü uygulayabilmelidir. Öğrenci dünyevi şeyleri ve aynı anda Yoga'nın güzelliğini arzulayamaz. Tekrarlarsak, yoga yolunda kalmak her zaman duyu-dünyasındaki gözlerde bazı kayıpları ima eder. Öğrenci ne istediğine karar vermelidir. Konfor, övgü, isim ve nam, vb mi istiyordur yoksa kendine hakimiyet yolunda ve aklın konsantrasyonunun peşine düşmede dürüst olacak mıdır? Başlangıç aşamalarında, Yoga'ya teşebbüs açlık, sıcak, soğuk ve yaşayacak doğru dürüst bir yer gibi baskılar yüzünden sarsılabilir. Arzuları en aza indirgemek şarttır. Kişi Yoga'yı aldığında, kişi bununla dürüst olmalıdır. Öğrencinin kişiliğinin sadece bir kısmı değil, varlığının tümü Yoga'ya gider. Bu yüzden kendini-analiz etmenin burada fevkalade bir önemi vardır, ve kişi kendi sorularına tek başına cevap bulamaz, çünkü bunlar kendi düşüncesi olduğundan o kadar kişiseldir ki, kişi bunları kendi başına çözemez. Sorunlarımızın çoğu dışarıdan değil, kendi düşüncemizden dolayı ortaya çıkarlar. Biz dünyada bazı olayların olmasını bekleriz. Ama bu olaylar olmaz. O zaman ne yaparız? Dünyayı mı değiştireceğiz? Dışsal koşulları değiştirmeye çalışacaksak, çoğunlukla hayal kırıklığının kurbanları oluruz, dünyanın tamamen dışımızda olmadığının nedeni oluruz. Ya kendimizi dünyaya, ya da dünyayı kendimize göre ayarlamalıyız. Birçokları birinci alternatife teşebbüs etmiştir, ama geldikleri tüm yolu geri gitmişlerdir. Herşeyden önce yaşamayı öğrenmeliyiz; yoksa kaybedenler oluruz ve kimse bizim ağlayışlarımızı duymayacaktır. Bu, öğrencinin mevcut durumu anladığı, kendini-analiz etmenin yoludur. Bedensel ve sosyal ilişkilerin analizi ahlaki ve ruhsal sorularla daha da ilerletilebilir, çünkü sadece o zaman aklın konsantrasyonu ve meditasyonu olabilir. Sadece sosyal ve ekonomik seviyelerde değil aynı zamanda akıl ve ruhta da güçlerin dengesi olmalıdır. Tanrı'nın yaratışından memnuniyet olmalıdır. Burada, öğrenci gerçekten hoşnut olur ve bu hoşnutluğun kendisi konsantrasyon hareketidir. Aklın konsantrasyonunun içsel tatminle ilgisi olması gibi, mutsuz olunduğunda da aklın konsantrasyonu olamaz. Mutlu olmayan bir kişi Yoga öğrencisi olamaz. Biz Yoga'ya insanlar dünyada bizi istemedikleri için gitmeyiz, Yoga'da özlü ve pozitif bir şey olduğu için gideriz.

Kendini-analiz etmeyle gelen psikolojik memnuniyet konsantrasyonda büyük bir yardımcıdır. Bazen, kişi zıt düşüncelerden çok fazla etkilendiğinde, -ki bunlar Yoga'nın amacından farklı olan ya da Yoga'nın amacına ter düşen nesneleri ve durumları ilgilendiren düşüncelerdir- Patanjali kişinin karşıt düşünme veya duyguları uygulaması (Pratipaksha-Bhavana) gerektiğini söyler. Bu olanın zıttını onaylamaktır. Belli bir duyu organı öğrenciye dert oluyorsa, öğrenci enerjinin onlara akması için diğer duyu organlarıyla yoğun çalışır, ve sorunlu element güçten yoksun bırakılır. Kişi seksüel olarak alt üst olursa, kişi Hanuman ya da Bhişma'yı düşünebilir. Bırakın akıl, Hanuman'ın güçlerini, karakterini ve zaferini nasıl elde ettiğini ya da Bhişma'nın yiğitliğini düşünsün ve buna meditasyon yapsı. sürekli tefekkürle akılda yerleşen daha yüksek düşünceden dolayı arzu yavaşça sönecektir. Kişi öfkelenmek üzereyse, kişi Buddha'yı düşünebilir. Ne kadar sakin, dengeli, nazik, sempatik, kendine hakim, dışarıda olan olaylardan alt üst olmayan bir kişilik. Daha sonra, öfke geçer gider. Öfke akla hakim olduğunda, bu tip düşünceler doğal olarak akla gelmeyecektir. Ama günlük uygulamalar akılda, zamanla bu tip negatif düşüncelerin oluşmasını engelleyen, Samskara ya da izlenimler yaratır, ve bu düşünceler ortaya çıksa bile, bunlar içsel huzuru bozacak kadar güçlü ya da şiddetli olmayacaklardır. Bu, psikoaanlizde "yerine koyma" yöntemidir.

Aklın kullandığı üç yöntem genellikle bastırma, yerine koyma ve bilinç altına itmedir. Bilinç altına itme, yapılabilecek uygun bir şeydir, ama aşikar bazı sebeplerden ötürü her zaman yapılamaz. İnsanlar sosyal tabulardan dolayı arzuları bastırırlar ama daha sonra bubazı zorluklara neden olur. Bastırma bir çare değildir. Kişi arzularını doyuramazsa, uzun vadede çok çeşitli hastalıklara dönüşebilen zorluklar haline gelebilirler. İnsanların modu, bastırılmış duygu ve tavırların ara sıra patlamasından başka bir şey değildir. Yoga yoluyla bilinç altına itmeye yönlendiren yerine koymayı önermesine rağmen, bastırma Patanjali'nin verdiği bir reçete değildir.

Konsantrasyon noktası dışsal, içsel ya da evrensel olabilir. Öğrenci dışsal olarak, içsel olarak ya da ikisi de olmayan ama görünen bir şeyi düşünebilir. Konsantrasyon amacı için herhangi bir araç seçilebilir. Dışsal düşünme başlangıç olarak, içsel düşünce orta aşama, ve evrensel düşünce de son aşama olarak düşünülebilir. Kişi dışla başlar, içe gider ve evrensele ulaşır. Biz dışarıdaki dünyayı görürüz ve her zaman onu düşünürüz, çünkü biz onun gerçek olduğunu hissederiz. Dünya düşüncesi bir yana bırakılamaz çünkü gerçeklik yok sayılamaz. Akıl dünya realitesini algılarsa, dünya terk edilemez çünkü gerçeklik kişi için asla "diğeri" değildir. Aklımız gerçek diye birşeyle meşgul olduğunda, aklımıza suni olarak konsantrasyonu getiririz. Burada, doğal olarak başarısız oluruz. O halde, konsantrasyon uygulamaya başlamadan önce, öğrenci Yama ve Niyama'ları uygulayarak, dünyayla ve toplumla uygun bir ilişki kurmalıdır. Dünya kollarımız arasında bağıra basılmışsa, kişi bunun içinde olarak Yoga uygulayamaz. Dünya ve kişinin kendisi ile huzur içinde olmak için, Patanjali sırasıyla Yama ve Niyama'ları reçete etmiştir. Asana ve Pranayama kaslar, sinirler ve hayati güç ile huzur ve uyumlu bir ilişki kurmak içindir. Pratyahara akıl ile huzuru sağlar. Yoga, huzur bilimidir. Dışarıdaki dünya uygun bir şekilde Yama'lar yoluyla kişiliğimizle koordineli hale geldikten ve elimizdekiler Niyamalar ve Vichara ya da kendini analiz etme yoluyla kendimizi nasıl anladığımız uygun hale geldikten, Asana yoluyla kaslarımız üzerinde, sinirler ve Prana üzerinde Pranayama ile bir çeşit kontrol sağladıktan ve Pratyahara ile içsel olarak uzlaştıktan sonra, öğrenci konsantrasyon problemiyle yüzleşmelidir. Kişi ne üzerine konsantre olacaktır? Herşeyden önce, konsantrasyon noktası dışsal olmalıdır, böylece kişi daha rahat konsantre olabilecektir, çünkü akıl her zaman dışarı doğru gitme eğilimi içindedir. Ama bu ihtiyaç duygusal olmak demek değildir. Akla elbette biraz özgürlük verilebilir, ama bu sınırlı bir çemberde kalmalıdır. Aklın faaliyetinin çevresi kademesel olarak daha küçük ve daha küçük hale gelmelidir. Kişi hareket eder ama gittikçe daralan çemberlerde. Konsantrasyonda daha yüksek aşamalara geldikçe, aklın işleyişinin çemberi daha küçük hale gelir. Başlangıç safhalarının çoğunda, öğrenci tek bir noktada konsantre olamaz. Bu yüzden bir bebek ya da eğitim altına alınan vahşi bir hayvanda yapıldığı gibi, geniş bir aralık verilmelidir.

Satsanga ve Svadhyaya kişinin aklın faaliyetini daha dar çemberlerle sınırlamasını sağlayan yöntemlerden bazılarıdır. Boş kalındığında, bir yerlere gitmektense, kişi Satsanga'lara katılır veya kutsal yerleri veya evliyaları ziyaret eder. Ve rastgele seçilmiş her tür edebi eser okumaktansa, kişi felsefi ve yükseltici metinler okur. Tüm bunlar, aklın konsantrasyonunda faaliyet çemberini sınırlama yoluyla sağlanan başarılardır. Her hangi bir zaman, herhangi biriyle çene çalınacağına, kişi sohbeti sadece bir gereklilikle kısıtlar. Uzun ip kısa kesilmiştir. Çemberin çapı kısalmıştır. Bu uygulama gerçek dini yaşamın başlangıcıdır. Dünyevi bir yaşamdansa, dini bir yaşam yaşayarak kişi Yoga'da aklının çemberini daha fazla sınırlamaya çalışır. Ve şimdi, kutsal yerler gitmektense, kişinin ruhsal olarak yaşamak için bir yere yerleşme aşaması gelmiştir ve kişi, aklını daha da dar bir çembere hapseder. Belli bir yerde yerleşince, kişi günlük bir program yapar, bu programdaki aktiviteler direkt olarak Yoga uygulamasıyle ilgili olmayan hiç bir şeyi içermez. Bazen, bazı direkt olarak ilişkisi olmayan faaliyetler olabilir, ama bunlar da kademesel bir çabayla daha sonra yavaşça kesilmelidir, ve sadece Yoga ile direkt olarak ilişkisi olanlar sürdürülmelidir. Kendisi için yaptığı günlük programda, tamamen Yoga'nın amacına bağlıdır, bu amaç günün programının oluşturulmasında karar verici faktördür. Tüm gün boyunca ne yapacağı, tüm hayatı boyunca yapmak istediğine bağlıdır, çünkü yaşam günlerin bir araya gelmesinden oluşur. Günlük program bu yüzden yaşamın programıyla çakışmalıdır. Ruhsal olmayan hiç bir şey hiç bir koşul altında öğrencinin dikkatini meşgul etmemelidir. Bu günlük programda, metinlerin çalışılması (kişi artık çalışmasına gerek kalmayacak şekilde akılla bir olana dek bundan vaz geçemez) gibi bazı kalemler önemlidir. Kutsal çalışma gereklidir, çünkü böyle bir çalışmada, kişi daha yüksek düşüncelere kendini açık tutar, ve bu kişinin karakterini yükseltir. Bu uygulamayla birlikte eş zamanlı olarak, bir Mantranın (mistik formül) Japası (tekrarı) yapılmalıdır. Japa, direkt olarak Dhyana ile ilişkilidir. Svadhyaya, Japa ve Dhyana arasındaki ilişki, ardışık ve çok belirgindir ve birlikte Yoga'nın tam bir yolunu oluştururlar. Japa, Svadhyaya'dan çok daha yoğun bir Sadhana'dır ve Dhyana Japa'dan çok daha yoğundur.

Diğer herşey dış aksesuarlarken, Dharana, Dhyana ve Samadhinin içsel ve gerçek Yoga olduğu düşünülür. Yama, Niyama, Asana, Pranayama ve Pratyahara dışsal (Bahiranga) Yoga'yı oluştururken, Dharana, Dhyana ve Samadhi içsel (Antaranga) Yoga'yı oluşturur. İçsel Yoga akıldaki duyulardan bağımsız olan zırıltıların (Antahkarana) saf faaliyetidir. Duyuların Pratyahara'da oynayacak bir rolleri varken, Dharana'da artık daha fazla işlemezler. Artık kişiliğin en içsel noktasına geldik sayılır ve dışsal faaliyetler ve ilişkiler artık bırakıldı. Akıl güçlü hale geldi, çünkü artık duyusal faaliyetlerden dolayı enerji harcamıyor. Pek çok insan aklın zayıflığından, gücü olmamasından şikayet eder, çünkü enerjinin çoğu duyu kanallarından sızmaktadır. Duyular insan sistemindeki merkezileşmiş enerjinin israfının faktörleridir, ve enerji duyusal faaliyetlerin durdurulmasıyla kanalize edilmediği sürece, istek doğal olarak zayıf kalacaktır ve bu yüzden duyuların kontrolü üzerine bu kadar üzerinde durulmuştur. Enerjiyi kendisine saklayan akıl eskisine göre daha güçlü hale gelir. Artık Yoga'nın nihai basamakları olan konsantrasyon ve meditasyonu çıkmak için hazırlanmıştır. Can sıkıcı hiç bir şey yoktur, çünkü içsel terk ile dışarıyla olan tüm bağlar birbirinden ayrılmıştır. Şimdi konsantrasyon başlar.

Konsantrasyon öğrencinin tüm çabasına rağmen bir anda gelmez. Akıl çeşitliliğe göre düşünme alışkanlığındadır ve aklı çokluktan tek bir noktaya getirmeyi başarmak gerçekten çok zordur. Akıl bunu kabul etmez. Başlangıçta, hiç bir geri itiş yoktur ve sonra konsantrasyon uygulamasında zorluk ortaya çıkar. Ama uygulama uygun bir kendini-analiz-etmeyle ve anlayışla devam ederse, akıl bunun ne için olduğunu ve neyin yapılmasının beklendiğini takdir edecektir. Zeki olmayan hiç bir faaliyet akıl tarafından kolayca kabul edilmez, çünkü düşünce mantık tarafından kurulmuştur. Bir program oluşturmadan önce, kişi düşüncede metodik ve mantıksal olmaya çalışmalıdır, çünkü akıl kaotik fikirleri kabul etmeyecektir. Akıl sadece sistem, simetri, uyum, güzellik, düzen vb takdir eder. Akıl allak bullak edilmiş hiçbirşeyi sevmez, çünkü akıl düzene uygun olarak yapılmıştır. Nedenini bilmeden, hiç bir şeyi bir anda sevmez. Aklın işlediği şekil mantık olarak bilinir. Kişi bir şeyleri acele bir şekilde oynatıp, sonuca sıçramamalıdır. Bir çok kişi bu hicivden dolayı acı çekmiştir, çünkü kendi yargılarına maddenin tüm yönlerini alamazlar. Herkes bir konunun her yönünü göz önünde tutamaz, ve bu, akla bir çok yönden ıstırap verir. Kişinin sürekli olarak değiştirmesi gereken bir program, iyi düşünülmemiş bir programdır. Kişinin karar verdiği şeyi değiştirmesine gerek yoktur. Kararın verilmasi günler alsa da, bunun düşünülmesine ve iyi bir şekilde ayarlanmasına izin verin. Dış dünyada güzellik olması gibi, düşünmede de güzellik olsun. Kişi mantıksal oldukça, kişi daha mutludur. Bu yüzden, bireyin kişiliğinin durumunun mükemmelce yapılmış bir analizi ile bir zemin hazırlamak gereklidir. Öğrencinin neyi başarmak istiyorum sorusuna verdiği ani cevabı "Tanrı'yı istiyorum" olmamalıdır. Kişi Tanrı'nın ne anlama geldiğini bilmeden Tanrı'yı istiyorum diyemez. Bir çok kişinin zannına göre, Tanrı'yı istemek ilahi güçleri olan büyük bir kişiyle karşılaşma hazırlığıdır. Bir çokları Tanrı'yı ararlar, çünkü böylece diğerleri üzerinde büyük bir otoriteleri olur ve bilgilerini dünyaya yayabilirler. Tanrı Mükemmellikse, O'nun insansı bir kişilikle özdeşleşmesi şaşırtıcıdır.

Bu yüzden, mantıksal düşünce akılda konsantrasyonu getirmede bir yardımcıdır. Düşüncenin mantıksallığının testinde kişi kendi düşüncelerini bir yöntem içinde gördüğü an sevinir. Kişi, aklın mantık sisteminde tanıtılan tamlık yüzünden içsel olarak rahatlar. Mantıksallık, psikolojik bir mükemmellik biçimidir, ve tüm mükemmellik neşedir.

Yaşam ve gün için uygun bir program düşününce, kişinin Sadhana'sının programı göz önüne alınmalıdır. "Sadhana'm ne olacak" Böylece, yoga öğrencisi ciddi olarak düşünebilir. Sadece Yoga üzerine bir ders dinlemesi, kişinin önünde net bir yol olduğu anlamına gelmez. Bu tip bir dersten sonra, bazı temel zorluklar kalabilir, uygulama için uygun yöntemin seçilmesi, sadece doktrin olarak kalması yerine gerçekleşmesi gerekir. Kişi pratik yanına dokunduğunda, görülmeyen sorun su yüzüne çıkar. Bu, bireysel zorluktur ve halka açık bir derste yok edilemeyecektir. Bu yüzden, önce kişinin tabiatı ortaya çıkartılmalı ve kişinin durumunun doğasına karar verilmelidir. Her bir aklın yapısı, meyili ve tabiatı özel olduğundan, kişinin aklına özel belli detaylar kişi tarafından açıkça düşünülmelidir. Konsantrasyonun tüm Sadhana'ların amacı olduğu doğruyken, bu konsantrasyon için gerekli hazırlanma tarzı farklı Yoga tiplerine göre değişir. Konsantrasyon aklın kişisel olmayan fiilidir, çünkü içsel macerada, akıl evreni oluşturan yasaların isteğine göre, kendini aşama aşama uyumlu hale getirerek kişiliğini kademesel olarak dağıtmaya girişir. Gerçekte kozmosun bir parçası olan birey, bir şekilde, bir zaman kozmosun organizmasına bir bağlılık duymaya engel olamaz ve Yoga dilinde konsantrasyon işte bu demektir, yani aklın daha geniş bir idareye -buna Tanrı'nın krallığı ya da Evrenin İmparatorluğu deyin- ait olan parçasının kabulüdür.

Patanjali, Yoga vecizelerinde*, aklın konsantrasyonu için dışsal, içsel ve evrensel farklı noktalar önermiştir. Konsantrasyonun uzatılmış ve yoğun biçimine meditasyon denir.


*) Jain: Hindu dininin bir kolu 

*) Yoga vecizeleri: Yoga Sutralar. Bu vecizelerin türkçe çevirisine, bu sitede aşağıdaki linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. www.angelfire.com/indie/yogamerkezi/sutra.html

12. BÖLÜM
DHYANA VEYA MEDİTASYON

Yoga'nın zirvesi konsantrasyon yaptığı nesne ile aklın bir olmasıdır. Tüm teknik, nesnel bir şuur üzerine, tamlık içinde, konsantrasyon nesnesinin yapısına doğru meyleder. Normal olarak, nesne şuurdan ayrılmıştır, böylece bağımsız, meddesel bir şey gibi varolabilir, şuurun doğasıyla uzlaşma yeteneğinden tamamen yoksundur. Ancak, Samkya düzeni altında, nesnenin algılanmasında şuur tamamen nesnenin gayret sarfettiği etkiden, diğer yandan bir nedenden dolayı, nesnenin kendisine göre, yansıtmayı istediği bağımlılık ve ilişkiden tamamen bağımsız olarak duruyor gibi görünmez. Samkya sistemine göre, nesne şuur olan özneden, Prakritinin bir modu olan nesnel varlıktan ve tanınma ve algılanma eyleminde bulunulduğunda bireysellik yoluyla tezahür eden Purusha şuursal varlığından tamamen bağımsızdır. Ancak, Samkya'ya göre, Purusha doğa olarak sonsuzdur ve bu yüzden algılayan rolünün yerel olarak, nesnenin bilgisine göre sonlu bir varlık olarak konulması hayal edilemez. Sonsuz Purusha'nın, Prakriti'nin modlarıyla ilişkide olmasından sonuçlanan fanilikle birlikteliğiyle olan bu alakası, Purusha'nın bağlarıdır. Purushanın özgürlüğü, -tezahürün belli bir derecesinde Prakriti olan- her tür nesnellik biçimiyle olan ilişkisinin soyutlanma yoluyla orjinal sonsuzluk durumuna geri dönmesiyle olur. Patanjali'nin Yoga sistemi sonunda şuurun ilişkilerinden ayrılmasının gerekliliği üzerine yazılan bir müjdedir, bu ilişkiler sosyal ilişkilerle başlayan, bedenin fiziksel organizmasını ilgilendiren, içsel organ ya da Antahkarananın psişik yapısı, cehaletin nedensel bedeni, ve faniliğin herhangi bir moduna giren her tür itici güçle sonuçlanan her neyse, dışsallık ya da nesnellikle olan alakanın her türü olabilir. Şuurun kademesel olarak dış irtibattan geri çekilmesinin ve kendi özü olan sonsuzlukta sona eren, gittikçe genişleyen boyutta yükselmesinin aşamaları Yama, Niyama, Asana, Pranayama, Pratyahara, Dharana, Dhyana ve Samadhidir. Şuurun toplum, beden, akıl, zihin vb.yle olan ilişkilerinden ayrılması Yoga'yı arayanlar için bir yere kadar anlaşılır olan Yama, Niyama, Asana, Pranayama, Pratyahara, Dharana ve Dhyana ile başarılır daha üstün bir akort olan ve Patanjali'nin Sutra'larında bazı ipuçları verilmiş olan Samadhinin ise anlaşılması daha zordur ve toplumla içiçe olan ve derinlemesine beden-bilincine battığından başka herhangi bir değerin farkındalığını yadsıyan akıllarca insani olarak başarılması imkansız gibi görünebilir.

Konsantrasyon aklın içsel, dışsal ya da evrensel tek bir dikkat noktasına bağlanması olarak tanımlanırken, meditasyon süreğen olan bir akış olarak, meditasyon yapan özneden meditasyon yapılan nesneye yapılan bir hareket olarak tanımlanabilir. Dharana ya da konsantrasyonla ilgili dört faktör vardır, bunlar ismen konsantrasyon nesnesiyle ilgili fikirlerle uzlaşmayan konu dışı fikirlerin dışlanması, konsantre ilkesi olarak kişinin kendi öznelliği, konsantrasyon süreci ve konsantrasyonun uygulandığı nesnedir. Ama Dhyana ya da meditasyonda sadece üç süreç vardır ve konu dışı olan düşüncelerin dışlanması burada yoktur, çünkü meditasyonda düşünce kendini o kadar derinleştirmiştir ki, meditasyon nesnesinin konusundan başka herhangi bir şey için bir farkındalığı olamaz.

13. BÖLÜM
SAMADHİ YA DA SÜPER-ŞUUR

Meditasyonun daha üst noktaları Patanjali'nin dilinde Samapattiler ya da Samadhiler olarak bilinenlerden ayrılmaz olsalar da, her ikisi arasında mantıksal bir ayrım yapılabilir. Dhyana ya da meditasyon bahsedilen üç katlı süreçten oluşmuştur, ve Samadhi'de tüm süreç nesneyle birleşir, bu bir şekilde bir nehrin okyanusa akması gibidir, bu durumda nehirin olduğu her he ise yok olur ve nehir okyanus haline gelir. Burada Patanjali'nin bize söyleyecek enteresan bir sözü vardır, yani idraklı kimse, nesne ve algılamanın araç ya da süreci bir diğeriyle eşit durumda ve paralel olarak durmaktadır, tıpkı üç gölün ya da üç kova suyun bir diğeriyle birleşmesi, bir diğerine katılması, suyun yüzeyde aynı seviyeye gelmesi gibidir. Üçü bir olmuştur, ve bir hangisinin nesne, hangisinin özne ve hangisinin bilme süreci olduğunu bilemez.

Meditasyon hareketi Samapattiler olarak bilinen başarılara yönlendirir. Meditasyon için seçilen nesne belli algılanan ya da kavramsal olan, herhangi bir birim ya da varlık olabilir, nihai istenen şuurun toprak, su, ateş, hava ve esir olan büyük elementlerden ya da Mahabhutalardan oluşan kozmosun kendi yapısıyla bir olmasıdır.

Patanjali bu başarımlarda Vitarka, Vichara, Ananda ve Asmita aşamalarından bahseder. Bu aşamalar da kendi içlerinde Savitarka, Nirvitarka, Savichara, Nirvichara, Sananda ve Sasmita olarak alt-kademelere ayrılmıştır. Bu Samapattiler meditasyon yapan şuurun kademesel olarak Samkhya felsefesinde sayılan kozmolojik kademelerle olan uyumlarıdır. Prakritinin en düşük tezahür biçimleri bahsedilen beş elementtir, bunlar kaba biçimleriyle dünyanın her bir küçük biçiminin içine girerek, duyusal algılamarda ve zihinsel anlayışta nesnelerin çeşitliliğini oluştururlar.

Patanjali'nin aklı, duyusal algılamanın nesnesi olarak alakalı olduğu fenomenel ilişkilerden tecrit eden bu tip bir saf biçimdeki nesne üzerine tefekküre dalmasını sağlamak için verdiği özel bir reçete vardır. Örneğin bir nesneden bahsettiğimizde, bir fikir ve onun içindeki şey ile birlikte olan tarif edici bir karakteristiğin bir bileşiminden bahsederiz. Bu, onun fikri dışında ve algılandığı biçim dışında bilinemez. Burada, Alman filozof Immanuel Kant'ın benzer bir tebliğini hatırlarız, Kant nesnelerin-içindeki-şeylerin uzay, zaman ve Kant'ın tabiriyle anlayışın nicelik, nitelik ve tarz gibi kategorileri dışında bilme olasılığını çizmektedir. Belki de, bu nedenle gerçeğin metafiziğinin olmasını bile algılayamamıştır, çünkü tüm bilgi fenomeneldir, uzay, zaman ve kategorilerle sınırlıdır. Kant, Tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük fikirlerinin mantık yoluyla çalışan sadece düzenleyici ilkeler olarak hareket ettiklerini, ama işlevleri fenomenle sınırlı olduklarından mantığın nesnelerı haline gelemedikleri fikrine tutunmuştur. Burada Hintli bilge (yani Patanjali), Eleştiri filozofunun görselleştiremediği bir işarette bulunmuştur, bu da nesnenin-içindeki-şeyi bilmenin sadece bilgi süreciyle irtibatta bulunularak değil, ama -Yoga olan- onunla birleşme yoluyla mümkün - hayır- şart olduğudur. Patanjali'nin fenomenel kategorileri ifade etmek için kullandığı kelimeler Sabda ve Jnanadır, ve nesnenin-içindeki-şey de Arthadır. Yoga'nın amacı şuurun nesnenin-içindeki-şeyle yani Artha ile birleşmesidir. Normal koşullar altında, uzay ve zaman ve aklın mantıksal kategorilerinin karışımından dolayı nesne ile bu tip bir irtibat mümkün değilken, özne ve nesnenin bir hale geldiği, Yoga ya da birliğe ulaştığı, deneyimin mükemmelliği olan, mantıksal felsefe için bilinmeyen bir yol vardır.

Savitarka Samapattida, Sabda ya da Jnana ile bağlandığından nesne ya da Artha üzerine tefekkür yapılır. Ama bu, nesnelerin sıradan algılanmasında elde edilene göre farklı tip bir farkındalıktır, çünkü bir Samapatti şuurun tefekkür edilen nesne ile bir olmasıdır, ve biçim bu üç katlı bağlılık durumunda bile, artık duyusal faliyet yoluyla irtibat kurulan dışsal bir nesne olarak kalmaz. Nirvikalpa Samapatti olarak bilinen daha üst aşamada, Sabda ve Jnanadan bağımsız olan nesnenin fiziksel biçimi, bir olunan nesnedir. Burada nesne, beş elementten oluşan fiziksel evrenin tümü olarak alınabilir ya da meditasyon amacı olarak seçilen belli bir nesne olabilir. Samkhya'nın kategorilerinin kozmolojik sıralamasına göre, beş fiziksel elementten daha üstün olan tekamüller, beş Tanmatralar ya da bu elementlerin Sabda, Sparsa, Rupa, Rasa ve Gandha olarak bilinen ve deneyim nesneleri olarak sırasıyla ses, dokunma, biçim, tat ve koku anlamına gelen süptil potansiyelleridir. Bu Tanmatralar uzay ve zaman açısından görselleştirildiğinde, meditasyon nesneleri olduklarında ya da bir olma nesnesi olduklarında, buna ulaşmaya Savivhara Samapatti denir. Bunlar bir olma nesneleri olarak, uzay ve zamandan bağımsız ve bunların ötesinde olduklarında, bu deneyime Nirvichara Samapatti denir. Yogin bu duruma ulaşıltığında, tüm elementler ve Doğa'nın güçleri üzerinde ustalık kazanmıştır ve bunu bir şeyle irtibattan dolayı doğmayan tersine Kozmik Ahamkara ve tüm evrenin her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Temel olan Mahat ile birlikten dolayı ulaşılan özgürlüğün sonucu olan çok büyük bir neşe getiren bir mükemmelik takip eder. Bu neşe, deneyimin doruğa ulaştığı ve tüm evrenin artık algılama nesnesi olarak değil de, Bir'in Bedeni olarak bilindiği, artık evren diye bir şeyin olmadığı, sadece Kozmik Özne'nin Kozmik Nesne'yle bir olduğu saf Kozmik Tam-Deneyimin olduğu Sananda Samapatti olarak bilinen ulaşımdır. Burada, Mutlak-"Ben"in farkındalığı vardır. Bu, Evrensel Özben-Deneyimi Sasmita Samapatti olarak bilinir.

Yukarıda bahsedilen Samapattinin altı aşaması Sabija Samadhi ya da Evrensel Doğa olsa bile Özben-Şuur'unun tohumunun artıkları ile birliktir. Bu Özben-Şuuru bile aşılıp deneyimde yüce olarak sadece Mutlak mükemmelce hüküm sürdüğünde, Nirbija Samadhi ya da Yüce Bağımsızlığın tohumsuz erişimi vardır. Böylece, Nihai Erişim Kaivalya Moksha ya da Mutlak Gerçeklik içindeki tam Özgürlük deneyimlenir.