YOGA SİSTEMİ
Swami
Krishnananda
The Divine Life Society (İlahi Yaşam Topluluğu) Genel Sekreteri
Sivananda Aşram, Rişikeş, Hindistan
Swami Krishnananda, Swami Sivananda'nın öğrencisidir. Swami
Sivananda'nın kurmuş olduğu yoga merkezi olan The Divine Life Society'nin genel
sekreterliği görevini 40 yıl boyunca yapmış olan Swami Krişnananda 23 Kasım
2001'de aramızdan ayrılmıştır.
Kendisine, bu çevirileri yapıp yayınlamama izin verdiği için
sonsuz teşekkür, sevgi ve saygılarımı sizlerin önünde de belirtmek isterim.
Keyifli okumalar...
Yoga hakkında bilgi
sahibi olmak, ücretsiz türkçe Yoga kitaplarını okumak ve İstanbul'daki Yoga
Merkezleriyle ilgili bilgilere ulaşmak için Yoga Merkezi'ne uğrayınız.
http://angelfire.com/indie/yogamerkezi
Bu kitabın orjinal ingilizcesine ve Swami Krishnananda'nın diğer
kitaplarına ulaşmak için, aşağıdaki bağlantı adresini tıklayabilirsiniz.
http://www.swami-krishnananda.org
ÖNSÖZ
Bu küçük kitap, Aziz Patanjali'nin ortaya koyduğu Yoga sisteminin
gerçekleri hakkında yazarın yıllar önce verdiği ders notlarını içermektedir. Bu
dersler özellikle, bu anlaşılması zor konu hakkında özel bir açıklık isteyen
öğrencileri hedef almış ve yaklaşımın biçim ve stili, öğrencilerin algılama
kapasiteleri ile uygun olacak şekilde oluşturulmuştur.
Pratyahara bölümü özellikle dikkate değerdir ve Yoga öğrencileri,
içsel alıştırmalarda bir yardımcı olması için üzerinden tekrar ve tekrar
geçmelidir.
İlahi Yaşam Topluluğu
20 Şubat 1981
1.
BÖLÜM
PSİKOLOJİK VARSAYIMLAR
Öncelikle, özellikle batının bazı bölümlerinde yaygın olan,
Yoga'ya mal edilen bazı yanlış kavramları düzeltmek gereklidir. Yoga bir sihir
ya da fiziksel ya da zihinsel bir çeşit başarı değildir. Yoga, ses felsefesini
ve derin psikolojiyi temel alır. Bu insan aklının daha ve daha doğal
hale gelmesinin ve yaşamın doğal olmayan durumlarından vazgeçmesinin eğitimsel
sürecidir. Yoga, psiklojiyle özellikle ilgilidir ve "benlik" üzerinde
çalışılma olarak, genel ve anormal psiklojiyi aşar geçer, ve kişiyi yaşamın
süper-normal seviyesine yönlendirir. Yoga'da, bizler kendimizi çalışırız,
halbuki üniversitelerimizde bizlere nesneleri çalışmamız söylenir. Yoga
sisteminde, bir şeylerin çalışılması değil öğrencinin kendi yapısını çalışması
istenir, çünkü bilinen tamamen bilene bağımlı değildir.
Nasıl biz bir şeyleri bilebiliriz? Bizler bu dünyayı öğrenmeye
başladığımızda, gizemli bir süreç vardır ve yaşam böyle bir bilginin bir
aktivitesidir. Akıl üzerinde çalışılması aklın nesnelerle olan ilişkilerini
çalışmaktır. "Kendini Bil" emri kendimizi bildiğimizde, bize bağlı
olan tüm şeyleri de bileceğimizi ima eder, yani bizler evreni biliriz. Bu
çalışmada, bizler, acele etmeden ya da duguları kamçılamadan, her zaman düşük
olandan yükseğe doğru ilerlemeliyiz.
Deneyimde farkında olduğumuz ilk şey, dünyadır. Akılda, dünyadaki
varoluşu bilmeye başladığımız, var olan bazı süreçler vardır. İlişkilerin
kurulması amacıyla dünyanın bilindiği, değerlendirildiği ve yargılandığı,
"direkt algılama" ya da "direkt bilgi" (Pratyakşa)
diye bilinen yollara dahil olan duyular, algılamalar ve idraklar vardır. Bu
ilişkiler bizlerin sosyal yaşamlarını oluştururlar.
Duyuların uyarımı dışarıdaki bir obje tarafından bir vibrasyon
(titreşim) başlatıldığında ortaya çıkar. Bu iki türlü olur:
(1) Nesnenin kendi varlığıyla ve
(2) objeden yayılan ve gözdeki retinayı, kulaktaki zarı, ve diğer duyuları
etkileyen güneş ışınlarıyla, sesle, vb.
Bizler bilginin beş duyusuna sahibiz ve bunlar yoluyla dünyayı ilgilendiren tüm
bilgileri alırız. Eğer beş duyumuz hareket etmezse, dışarıda bir dünya olup
olmadığını bile söyleyemeyiz. Böylelikle, biz bir duyu-dünyasında yaşıyoruz.
Duyusal uyarım dışsal titreşimler yoluyla üretildiğinde, biz aktif hale geliriz.
Duyusal aktivite, aklı Prana ya da yaşam enerjisi yoluyla duyularla aklı
bağlayan sinir sistemi yoluyla uyarır. Bizler, bu sinir kanallarını elektrik
kablolarıyla karşılaştırabiliriz. Ancak bu sinir kanallarının içinden Prana
akımları geçmektedir. Prana'lar sinirler değildir, tıpkı elektriğin kablolar
olmaması gibi. Prana duyuları akla bağlayan içsel bir titreşimdir. Bu yüzden,
duyular aklı aktif yapar ve akıl dışarıda bir şey olduğunu hissetmeye başlar.
Buna, aklın nesneyi özelliksiz olarak algıladığı, kesin olmayan algılama da
diyebiliriz. Bu zihinsel algılamaya genellikle idrak denir.
Aklın ötesinde zihin adı verilen bir başka kuvvet vardır. Zihin
bir şeyin iyi veya kötü olduğunu, gerekli ya da gereksiz olduğunu, bu veya şu
çeşit olduğunu vb. yargılar. Nesnenin değerine karar verir, yargılamanın olumlu
ya da olumsuz olduğuna, ahlaki, estetik ya da dinsel olduğuna karar verir.
Kişi, birinin durumunu bir nesneye göre tayin eder. Bazı psikologlar
aklın zihnin elindeki bir enstrüman olduğunu söylerler. Aklın Sanskritçe
karşılığı Manas'tır, (akla) bir enstrüman ya da Karana olarak
bakılır. Zihnin Sanskritçe karşılığı ise Buddhidir, ve yapan ya da Kartadır.
Zihin akıl yoluyla idrak edileni yargılar ve muvcut koşullardaki nesneye göre
alınması gereken fiilin doğasına göre bir karar verir. Zihin Ahamkara ya
da ego denilen bir başka ilke ile daha ilişkilidir. "Aham"
"Ben" ve kara tezahür eden, ortaya çıkan veya tasdik eden
demektir. Bizlerin içinde "Ben varım"ı tasdik eden bir şey vardır. Bu
tasdik egodur. Egonun kanıtı için bir mantığa gerek yoktur, çünkü bizler kendi
varoluşumuzu kanıtlamayız. Bu tasdik, hiç bir kanıt istemeyen bir tasdiktir
çünkü tüm mantık tasdikten ortaya çıkmıştır. Ego, bireysel anlayıştan ayrı
değildir, tıpkı ateşin verdiği ısıdan ayrı olamayacağı gibi. Zihin ve ego
içinden çıkılmaz bir şekilde varolur ve insan anlayışı insan egosunun bir
fonksiyonudur. Egonun fonksiyonları çeşit çeşittir ve bu biçimler de
psikolojinin konusunu oluşturur.
Psikolojik enstrümanların, nesnelerle ilişkilerini işlemeye
başladığı bazı yollar vardır. Ego, zihin ve akıl kibir, anlayış ve nesneleri
düşünme fonksiyonlarını yapar. Ayrıca, Chitta denilen bir dördüncü
eleman vardır ki, bu kolaylıkla ingilizceye çevrilebilir bir kelime değildir.
"Şuuraltı" genellikle bu kelimenin dengi olarak düşünülür. Şuurlu
aklın temelinde olan ve hafızayı dizginleyen, vb. şuuraltı ya da Chitta'dır. Ama
Yoga felsefesinde Chitta, psikoanalizlerde şuuraltı olarak bilineni de
içerir. Tüm bu fonksiyonel takım bir arada alınırsa, bunlar Antahkarana
ya da psişe, içsel enstrümandır. İçsel organ farklı biçimlerde işler ve Yoga bu
fonksiyonların mükemmelce çalışılmasıyla ilgilenir, çünkü Yoga'nın metodları,
nihai olarak tüm bu psişik fonksiyonları göz önüne alan ciddi bir adım atmayı
hedefler.
Şimdi, içsel organ nasıl işler? Psişe dışarıdaki dünyayla ilgili
bazıları olumlu bazıları olumsuz olan beş reaksiyon üretir. Bunlar genel
psikolojinin konusudur.
Normal yaşama ait fonksiyonları yapmak için Antahkarana'nın
kendisine şekil verdiği beş mod vardır. Bu modlara, Pramana, Viparyaya,
Vikalpa, Nidra ve Smriti denir. Pramana ya da doğru bilgi,
nesnelerin oldukları gibi farkındalığıdır. Bu mantık ile ilgili çalışmaların
ana konusudur. Algılama, netice çıkarma ve sözlü onay doğru bilginin üç ilksel
yoludur. Bazıları buna karşılaştırmayı, tahmini ve endişe duymamayı da bu tip
bir bilginin genel yolları olarak ekler. Önümüzde bir nesne olduğunu nasıl
biliriz? Bu bilgiyi direkt duyusal irtibat yoluyla elde ederiz. Bu algılamadır.
Ve bizler bir nehirde çamurlu su görürsek, yukarıda bir yerlerde yağmur yağmış
olduğunu tahmin ederiz. Bu bilgiyi biz netice çıkarma yoluyla alırız. İnancımız
olan kişilerin sözleri de, bizi doğru bilgiye götürür, örneğin güvenilir bir
arkadaşımızdan duyduğumuz için, gözlerimizle görmemiş olduğumuz halde, yandaki
şehirde bir fil olduğuna inanırız. Tüm bu metodların hepsi Pramana ya da
bağımlı bilginin direkt kanıtı adı altına girer.
Viparyaya yanlış
algılamadır, bir şeyi dier bir şeyle karıştırmadır, örneğin biz alacakaranlıkta
bir ip gördüğümüzde, bunun bir yılan olduğunu sanırız, ya da suya batırılmış
düz bir çubuğun bükülmüş olduğunu sanarız. Bizler gerçekle çakışmayan herhangi
bir şeyi algıladığımızda, zihinsel mod hatalı anlayıştan biridir.
Vikalpa şüphedir. Örneğin bizler
gördüğümüz şeyin bir kişi mi yoksa bir direk mi olduğu, bir şeyin hareket edip
etmediği konusunda emin olmadığımızda, algılama net olmadığında, ya da bizler
herhangi bir belirsiz düşünme durumunda olduğumuzda, bizlerin Vikalpada
oldukları söylenir. Nidra uykudur, ve buna olumsuz bir durum olarak
bakılabilir, aklı tüm aktiviteden geri çeker. Uyku psikolojik bir durumdur,
çünkü dünyadaki nesnelere olumlu olarak bağlı olmadığı halde, izlenimlerin ve
nesnel düşüncenin olanaklarının gözükmemesini temsil eder. Nidra, Antahkarananın
uyumasıdır.
Smriti hafızadır, geçmiş olayların
hatırlanmasıdır, daha önce meydana gelmiş deneyimlere ait izlenimlerin şuuruda
tutulmasıdır.
İçsel organın tüm fonksiyonları bu süreçlerin bir ya da bir
kaçının altına toplanabilir, ve genel psikolojinin konusu da bu insani düşünme,
anlama, isteme ve hissetme yollarının işlenmesidir. Ancak, bu sadece beş çeşit
fikir ürettiğimiz anlamına gelmez, aksine, aklın ürettiği yüzlerce fikir bu beş
fonksiyon grubunun içine kısılabilir. Yoga sistemi kişinin bu içsel yapısını
üzerine detaylı araştırma yapar ve bunun evrenle olan ilgisini tasavvur eder.
2.
BÖLÜM
NESNEL ANALİZİN AMACI
Tüm düşünceler içsel fonksiyonun beş tipine indirgenebildiğine
göre, tüm nesneler de beş Bhutaya ya da elemente indirgenebilir. Beş
büyük elemente Pancha-Maha-bhutalar denir ve bunlar;
(1)Esir (Akasa)
(2)Hava (Vayu)
(3)Ateş (Agni)
(4)Su (Apas)
(5)Toprak (Prithivi)'dir.
Bu elementlerin süptilliği bu sıralamaya göredir; sonra gelenler, önce
gelenlere göre, daha kabadır. Ayrıca, önce gelen element sonra gelen
elementlerin de sebebidir, böylece Esire teazhür etmemiş biçimdeki her şeyi
içeriyor diye bakılabilir. Elementler tüm fiziksel kozmosu meydana getirirler.
Bunlar, duyuların gerçek nesneleridir ve gördüğümüz tüm çeşitlilik bu
nesnelerin biçimlerinden oluşmuştur. Duyularımız beş nesnedir. Bizler Indriya
ya da duyu organlarımız aracılığıyla hissederiz. Kulak duyusu yoluyla, biz
Esirle irtibat kurarız ve Esir tarafından oluşturulan yankı olan sesi duyarız.
Dokunma, Hava'nın bir özelliğidir, dokunma duyumuz tarafından hissederiz.
Ateşin bir özelliği olan göz duyumuzla, bizle ışıkla irtibata geçeriz. Suyun
bir özelliği olan tat alma duyusuyla bizler tadarız. Toprağın bir özelliği olan
burunla, nesneleri koklarız.
Engin bir evren vardır ve biz bu evreni duyularımız yoluyla
biliriz. Bizler beş katlı nesneler dünyasında yaşarız. Duyuların, bu elementin
bildiğinden daha fazlasını bilme kapasitesi yoktur. Nesneler tarafından
haberdar edilen ve etkilenen içsel organ, bu nesnelerle belli tarzlarda baş
eder ve buna yaşam denir. Psikolojik reaksiyonlarımız kişisel yaşamımızı meydana
getirirken, diğerleriyle yaptığımız düzenlemeler bizim sosyal yaşamımızı
oluşturur. Yoga, kişinin sosyal yaşamıyla değil, öncelikle kişinin evrenle olan
ilişkisini içeren kişisel yaşantısıyla ilgilenir, çünkü sosyal çevrede kişinin
gerçek kişiliği nadiren ortaya çıkar. Yoga, esasen, kişisel bir ilişki gibi
görünen, İçsel-araştırma (Atma-Vichara) ve İçsel-Farkındalık (Atma-Sakshatkara)
süreci olan, şuurun şuur yoluyla çalışılmasıdır. Ama bu tüm gerçek değildir.
Özben burada, gerçekliğin kademesel entegrasyonunun şuurudur ve bu, sonuç
olarak tüm deneyimi ve tüm evreni kendi varlığıyla kuşatır.
Yoga psikolojisi içsel organın fonksiyonlarını kapsarken, ve
fiziği de beş büyük nesne ya da Mahabhutayken, Yoga felsefesi
çalışılacak bu kademelerin her ikisini de aşar geçer. Yoga metafiziği bedenin
herşey olmadığına ve hatta beş elementin de her şey olmadığına dayanır. Bizler
bedenimizin içindekini ve beş element evreni içindekini görmüyoruz. Bu daha
büyük sırları bilebilmek için duyuların farklı birleşimleri gerekli olabilir.
Yoga nihai olarak bizi bu noktaya götürür. Bizler bedenimizde derine
indiğimizde, bedenin köklerini karşılaştırabiliriz, tıpkı dışarıdaki nesnelerle
de aynı şeyi yapabildiğimiz gibi. Biz bu maceraya çıktığımızda, bir üçgenin iki
kenarının tek bir noktada incelmesi gibi, tek bir merkeze doğru yavaşça
yaklaşırız. Bizim hareket ettiğimiz dünyanın geniş temeli olarak adlandırılan,
nesnelerin ya da bizlerin gerçeğini açığa vurmaz. Kendimizin ve nesnelerin
birbirine yaklaşması noktasında, nesnelere bakmamıza gerek yoktur ve burada hiç
bir duyu da gerekli değildir çünkü bu deneyimde ne benlik ne de nesneler
vardır. Sadece, evrensel nesne ve evrensel öznenin birleşmiş bir varoluş haline
geldiği, tek bir Gerçeklik vardır. Bu bir özne ya da nesne deneyimi de
değildir, bu, bir anda tüm kozmosun bilgisinin ortaya serildiği, ama bunun
başarımında -nesneler olmadığından- duyular, akıl veya zihnin kullanılmadığı
bir deneyimdir, ve burada sadece şuur olan varlık vardır. Bu
yüzden, Yoga ruhsal, süper-fiziksel ya da süper-maddeseldir çünkü maddesellik
bunun başarımıyla akıtılır ve şuur yüce olana hakim olur. Bu birey ve evrenin,
ayrı ayrı iki mevcudiyet olarak değil de kardeş gibi birbirinin içine girip bir
araya geldiği durum Yoga'nın en yüksek hedefidir. Yoga tarzı analizin amacı
nesnelliğin ve öznelliğin sınırlarının üstesinden gelmek ve içimizin en
derininde olanla, kozmosun en derininde olanı birleştirmektir.
3.
BÖLÜM
RUHSAL GERÇEKLİK
Peki en derindeki nedir? Fiziksel dünyanın bir parçası olarak
dışarıda duran fiziksel beden, dünyadaki diğer nesneler gibi düşünülmelidir ve
beş elementten yapılmıştır. Bu beş elementin maddesel bedeni, içten çalışan
belli güçler için bir araç olarak hareket etmektedir. Fiillerimiz bu güçlerin
hareketidir. Beden içinde, elementlerden farklı olan bir enerji vardır. Bu
enerjiye Prana ya da yaşam gücü denir. Prana'nın bedenin çalışmasından
sorumlu bir çok fonksiyonu vardır. Fiil organları, yani konuşma (Vak),
eller (Pani), ayaklar (Pada), genitaller (Upastha) ve anüs
(Payu), Prananın güdüsel gücü ile hareket etmektedir. Ancak, Prana kör
bir enerjidir ve uygun bir şekilde yönlendirilmesi gerekir. Biz, fiilde
bulunmadan önce düşünüyoruz. Bu yüzden, akıl Pranaya göre içseldir. Ama, yine,
fikir başka bir şey tarafından düzenlenmektedir. Biz kendimizi sistematik
düşünmeyle meşgul ederiz ve fiil ve düşüncenin her bir biçiminde mantıksal bir
yön takip ederiz. Bu yaşamdaki tüm fonksiyonların mantıksal karar vericisi
zihindir. Zihin insani melekelerin en üstünüdür ve kişide ego ilkesinden
ayrılamaz.
Ancak, tüm bu psikolojik takımların bu fonksiyonları, uyanma
durumu diye adlandırılana toplanmaktadır. İnsanoğlu bu aşamadan diğerlerine,
örneğin uyku ve derin uyku durumlarına geçiyor gibi görünmektedir. Bizler
rüyada bir çeşit farkındalığa sahip olduğumuz halde, derin uykuda tüm şuurudan
mahrumuz. Yine de, biz uyku durumunda var olduğumuzu biliyoruz. Bu da, bizim
hiç bir şey yapmadığımız hatta düşünmediğimiz halde, var olabildiğimizi
gösteriyor. Derin uyku durumu psikoloji için bir paradokstur ve Yoga analizi
için bir dönüm noktasıdır. Uykuda kendimizi bile bilmememiz gariptir, ve yine
de biz o zaman bile varolduğumuzu biliriz. Arı ve basit olan ve sadece şuurun
doğasına ait bir deneyim, orada bulunmamızla ilgili zora girmemizin farkında
olmamamıza karşı koymadan derin uykuyu meydana getir. Derin uykuda, nesnelerle
ilişkimizin şuurunda değilizdir, ve böylece, dışsal herşeyden habersiz kalırız.
Nesnel algılama için imkan olduğundan, kişi kendi varoluşunun bile şuurunda
değildir. Ancak, sonuç, bireydeki en derinin Atman, Purusha vb. denilen
şuur olduğudur. Bu gerçek Özben'dir. Şimdi, kozmostaki en derin nedir? Beş
element olduğunu öğrendik. Ama bu yaratılığın tam bir resmi değildir. Bireysel
bedenin içinde olduğu gibi, fiziksel evrenin içinde de gerçekler vardır. Prana,
akıl, zihin, ego ve sonuç olarak şuur bedensel yapıya göre içselse, fiziksel
evrenin içinde de heybetli gerçekler vardır. Beş kaba elementin içinde, bu
elementleri tezahür ettiren beş güç vardır. Bu güçler fiziksel olan herşeyin
evrensel sebepleridir ve nesnelerin özü anlamına gelen Tanmatralar
olarak adlandırılırlar. Esir, Hava, Ateş, Su ve Toprak elementlerinin arkasında
böyle bir kuvvet ya da güç vardır. Sabda ya da ses Esir'in ardındaki
güçtür. Ama ses bizim sadece kulaklarımızla duyduğumuzdan farklı bir şeydir.
Bu, kulakların duyabilme yetisinin olması için gerekli olan Esirin tamamının
ardındaki süptil ilkedir. Bu Tanmatra olan sestir. Benzer şekilde,
Havanın, Ateşin, Suyun ve Toprağın da sırasıyla Sparsa ya da dokunma, Rupa
ya da biçim, Rasa ya da tat alma ve Gandha ya da koklama diye
adlandırılan Tanmatraları vardır.Bu güçler fiziksel evreni oluşturan
elementlerin içinde var olan süptil enerjilerdir.
Modern bilim, bedenlerin ardındaki özlerin varlığını destekler
gibi gözükmektedir. Dünyanın bir zamanlar moleküllerden ya da kimyasal
maddelerden oluştuğu söylenmiştir. Daha ileri araştırmalar, moleküllerin son
söz olmadığını, bunların da atomlardan meydana geldiğini ortaya çıkarmıştır.
Araştırmalar, yine, atomların da enerji dalgaları ve kuvvet cüzlerinin her
ikisinin de karakterine sahip olan belli maddelerden biçimlendiklerini
kanıtlamıştır. Bunlar dalgalar gibi yüzmekte ve bazen cüzler gibi
zıplamaktadır. Büyük bir fizikçi bu yüzden bunları "wavicle"
(dalga cüzleri) olarak isimlendirmeyi tercih etmiştir. Bunlar, yapı ve
fonksiyonlarına göre elektron, proton, nötron, vb olarak adlandırılmışlardır.
Bunların özü ise kuvvettir. Evrende kuvvet haricinde hiç bir şey yoktur. Her
yerde sadece enerjinin devamlılığı vardır. Tıpkı Prana'nın elektrikten daha
süptil olması gibi, Yoga Sisteminin Tanmatraları da bilim adamının enerjilerinden
daha süptildir. Prana'nın gerisinde aklın olması gibi, Tanmatra'ların gerisinde
de Kozmik Akıl vardır. Kozmik Aklın ötesinde Kozmik Ego ve Kozmik Zihin vardır.
Kozmik Zihnin özel bir ismi vardır; Mahat. Mahat'ın ötesinde tüm evrenin
bir tohumdaki ağaç ya da kendi etkisinin içindeki tepki olarak, içinde var
olduğu Prakriti vardır. Prakriti'yi aşmaya Mutlak-Şuur, Brahman, Paramatman
ya da benzeri denir. O halde, biz burada veya orada, kendi içimizde ya da
kozmozda derine dalarsak, aynı şeyi -Şuur'u- buluruz. Ve bireydeki tezahürün
aşamaları evrendeki tezahürlerin aşamalarına tekabül eder. Yoga'nın amacı birey
ve kozmik yapılar arasındaki paylaşıma etki etmek ve nihai Gerçeklik'in farkına
varmaktır. Yoga bizim önümüze sonsuz ve ebedi olanın bir araya gelmesi gibi
görünen bir birliği hedef olarak koyar. Yoga'nın amacı bireyin durumunu kozmik
seviyeye yükseltmek ve birey ve kozmik arasındaki hatalı farkı ortadan
kaldırmaktır. Kozmos bizleri ve şeyleri içine alır. Birey kozmosun bir
parçasıdır. O halde, niye biz bireyi ayrı olarak işaret ediyoruz? Bu bir
hatadır ve Yoga bu hatayı verimli bir şekilde düzeltir. Kozmosa dışsal bir
nesne olarak bakmak kozmosun anlamına karşı gelmek olurdu. Kendimizi, kozmos
adı verilen bir nesnenin karşısında konumlamak, kozmosun anlaşılırlığına ket
vurmak ve onun uyumu ve işleyişine ters düşmek olurdu. Yoga, bu hatayı düzeltir
ve bu şekilde ölümlü olan Ölümsüz hale gelir. Bireyin kozmosun bir parçası
olması gibi, bu başarı da zor olamamalıdır. Birey kozmikten ayrı değildir, ama
bireyin aklında, kendisinin evrenin kalanından suni olarak ayrı olmasına sebep
olan bazı karışıklıklar var gibidir. Bu karışıklık, gerçek bilginin yokluğu ya
da inkarı anlamına gelen Ajnana ya da Avidya diye adlandırılır.
Burada biz derin psikolojinin alemlerine giriyoruz.
4.
BÖLÜM
DERİN PSİKOLOJİ
Avidya kişinin gerçeği unutması ve bu
gerçekliğin varolduğunun şuurunda olmaması durumudur. Bizler bir şekilde kendi
gerçek doğamızı yani gerçek varlığımızdaki evrenselliği unuttuk. Bu cehaletin
asli fonksiyonudur. Ama bunun çok daha ciddi sonuçları vardır. Bu, kişinin
ebedi olmayanı (Anitya) ebedi olanla (Nitya), saf olmayanı (Asuchi)
saf olanla (Suchi) ve Özben-olmayanı (Anatman) Özbenle (Atman)
karıştırmasına neden olur. Dünyanın, içindekilerle birlikte geçici olduğu
aşikardır ve yine de bu sanki gerçek bir varoluşmuş gibi kucaklanır. Hatta
nesnelerin katılığı ya da cisimselliğine bile modern bilimin keşifleriyle
meydan okunmaktadır.
Görecelik (izafiyet) Teorisi, sabit madde ya da beden gibi şeylere ve hatta bunlar üzerinde
işleyen sabit kanun ya da kurallara son noktayı koymuştur. Yine de dünya
gerçeklik olarak sevilir. Bu, Avidyanın fonksiyonlarından biridir. Böylece,
yine, yaşamdan yoksun bırakıldığında ya da günlük olarak bakımı yapılmadığında
kokan, saf-olmayan-beden saf bir madde olarak sevilir ve bakılır. Sinirlerin
karıncalanmasına zevki harekete geçiren olarak bakılır ve bunları hayali bir
tatmin için ovmak, doğaları ne olursa olsun, yaşamdaki tüm duyu-irtibatlarının
amacı gibi alınır. Her bir duyusal düşkünlükten sonra arzunun ((Parinama)
artışı, her bir arzunun yerine getirilmesi çabasının sonucu olan endişe (Tapa),
tüm duyu-zevklerinin uyanışını takip eden psişik izlenimler biçimindeki
istenmeyen etki (Samskara-duhkha) ve hiç durmadan bir tekerlek gibi
dönen (Guna-vritti-virodha) ve Sattva, Rajas ve Tamas
olarak adlandırılan (3 Guna) nesnelerin görecelik durumlarının
engelleyici fiilleri, dünyevi zevkin cahiller tarafından acıya verilen isim
olduğuna işaret eder. Aynı şekilde, nesneler kişinin Özben'i olmadığı halde,
sanki Özben'miş gibi sevilir. Tüm bunlar, Avidya ya da Ajnana'nın karakteristik
özellikleridir. Bunun sonucunda, gerçeklik, zaman, mekan ve nesneler evreni
denilen görünüşle tamamen çarpılır.
Avidyayı takip eden bir başka sonuç da varlığın duyumu ya da Asmitadır.
Bu duyum, kişinin bireyselliğinin ya da kişiliğinin, egonun, Ahamkaranın,
ya da kendini-tasdiğin şuurudur. Evrenselliğin unutulması bireysellik
iddiasıyla sonuçlanır. Bireyin organik olarak evrenden ayrı olduğuyla ilgili
hatalı zan ve bunun sonucu olan kendini-tasdik (Asmita), nesnelere
bakılarak hoşlanılan ve hoşlanılmayan olarak çatallanan tavırlar (Raga-Dvesha)
ve kişinin bedenini her şekilde muhafaza etme özlemi (Abhinivesa)
Avidya'dan dolayı ortaya çıkan etkilerdir ve mantıksal bir sıra ile onu takip
ederler. Bizler Evrensel Varlık'ı bilmeyiz. Biz sadece ferdi olanı ve bireyi
biliriz. Biz nesneleri severiz ve nesnelerden nefret ederiz. Biz hayata
yapışırız ve ölümden korkarız. İlk hata, "Ben Evrensel değilim" diye
düşünmektir; ikinci hata "Ben ferdiyim. (bireyim)" diye onaylamaktır;
üçüncü hata bazı şeylerden hoşlanmak diğerlerinden hoşlanmamaktır; dördüncü
hata kendini-koruma ve kendini-türetme güdüsü ile bireyselliği devam ettirme
çabasıdır. Evrenselliğin unutulması hatası, bireyselliğin onaylanması sonucunu
getirir ve bu da sevmeye ve nefret etmeye, hoşlanmaya ve hoşlanmamaya, ve bunların
hepsi de yaşama arzusuna ve ölüm korkusuna sebep olur. Bu bizim şimdiki
durumumuzdur. Bizle şimdi bu şaşkın düşüncelerden uyandık ve tekrar evrensel
olarak düşünme gerçeğine geri döndük. Bireyin Evrenselle olan birliği Yoga'dır.
5.
BÖLÜM
AHLAKİ DİZGİNLEMELER
Genel psikolojinin konusu olan Pramana, Viparyaya, Vikalpa,
Nidra ve Smritiye; Antahkarana'nın acısız fonksiyonları
dersek, diğer fonksiyonlara, yani Avidya, Asmita, Raga, Dvesha ve Abhinivesaya
acı verenler diye bakılabilir, çünkü bunlar tüm varlıklardaki mutsuzluğun
sebebidirler ve bunlar anormal psikolojinin içeriğini oluştururlar.
Acı veren fonksiyonlar sadece kişiye değil diğerlerine de acı
verir, çünkü acımızı başkasına aktarma eğilimimiz vardır. Kişisel bir ilişki
sosyal bir problem haline gelir ve kişisel ego sosyal bir öne sürüş haline
gelir. Kişinin hoşuna gidenler ve gitmeyenler toplumdaki diğerlerini ciddi bir
biçimde etkileyebilir. Yoga psikolojisi bu gerçeği de göz önünde bulundurur. Bu
yüzden, aklı acı veren fonksiyonlardan kurtarma yöntemlerini tasarlamadan önce,
önce aklın toplumdan soğutulması ve dışarıdaki dolambaçlı yollardan geriye,
tekrar eve getirilmesi gerekmektedir. Tıpkı bir hırsızın önce yakalanıp sonra
uygun bir şekilde baş edilmesi gibi, akıl da dışsal dünyanın karmaşasından geri
döndürülmeli, ve sonra mükemmelce analiz edilmelidir. Toplumsal acı, farklı
irtibatlar yoluyla farklı bireylerce oluşturulmuş bu psikolojik zorlukların
etkisidir. Sosyal gerilim bireysel psikolojik şaşkınlığından oluşan fikir
ayrılığıdır. Bu, bu dünyadaki herkesin mutsuzluğunun kaynağıdır. Kimse kendi
egosunu kurban etmek için hazırlıklı değildir, ama herkes diğerlerinin egosunu
kurban etmelerini talep eder. Yoga genel anlamda, insanın bu hastalığı -
insanlığın içsel hastalığı için bir reçetedir. Yoga aklımızı fiilin kaynağına
geri getirmemizi ister, ve eğer herkes bunu yapsa, Yoga aynı zamanda sosyal
hastalık için de bir çare olarak hizmet eder. Böylece, Yoga bireyle ilgilendiği
halde, tüm sosyal gerginlikler ve sorular için de bir çözüm teklif eder. Tek
başına Yoga dünyaya huzur getirebilir, çünkü Yoga kişinin derinliklerine dalar.
Bu yüzden Yoga sadece kişisel kurtuluş değil, aynı zamanda sosyal birlik için
de bir araçtır.
Akıl kaynağına döndürülmelidir. Malesef, biz çalışmaya başlamadığı
sürece, aklın nerede olduğunu bilemeyiz, bu tıpkı bir hırsızın varlığını
fiillerinden bilmeye benzer. Dışsal sorunlar içsel beş katlı zorluğun
tezahürleridir. Cehalet birinci nedendir. Ama cehalet sadece kişi cahil ya da
aptalsa negatif bir nedendir. Kişi bu kabullenmeyle durmaz. Kişi cehaletini
göstermek ister ve bu tüm belaların kökenidir. Egoizmin onayı ilk gösteridir.
Kişi, diğerlerinin egosuyla çakışan kendi egosunun taleplerini diğerlerinin kabul
etmesini isterken, kişilik ve ilgi çatışması olur ve bu koşullar ailede,
toplumda ve dünyada mutsuzluğu doğurur. Yoga bu durumun analizini yapar. Avidya
kendini Ahamkara olarak onaylar ve diğerleriyle çatışma Himsa ya
da zararın içeriğini oluşturur. Himsa farklı tiplerde sosyal kedere yol
açan bir kötülükken, Ahimsa ya da zarar vermeme bir erdemdir. Ahimsa,
"kötülüğe karşı koyma"mayı öğreten Hristiyan etiklerine benzer. Tek
bir ego bile kendini geri çekerse, toplumdaki sürtüşme bu ölçüye göre daha az
yoğun olacaktır. Himsa Asmita, Raga ve Dvesha'dan doğar ve böylece Ahimsa
ahlaki bir kanundur. Ahimsa ya da zarar vermeme uygulaması sadece fiil için
olan bir kural değil aynı zamanda düşünce ve duygu için de olan bir kuraldır.
Kişi hiç bir şeye zarar vermeyi düşünmemelidir. Kötülüğü düşünmek bunu fiilen
yapmak kadar kötüdür. Düşünme sadece fiile hazırlık değil, ama fiilin de
tohumudur. "Düşmanlık yerine dostluk olsun, nefret yerine sevgi
olsun." Yoga'nın düsturudur. Biz herşeyi sevgiyle kendimize çeker, nefretle
kendimizden uzaklaştırırız. Sevgi sevgiyi çeker ve nefret nefreti çeker. Yoga
etiğinin bu büyük kuralı, sadece zarar vermekten kaçınmadan başlayan ve
bölünmezlik vizyonuyla her şeye karşı bencil olmayan, bağımlılık (Raga) ya da
nefret (Dvesha) duyulmayan pozitif bir sevgiye uzanan geniş bir alanı içine
alır. Ahimsa'ya her zaman erdemlerin kralı olarak bakılmıştır ve ahlaki tüm
diğer kurallara, karakter ve davranışın bu yüce normuna atıfta bulunurak
hükmedilmektedir.
Ego, farklı metodlarla hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyler için bir
yol bulmaya çalışır, bunlardan biri diğerleriyle karşı karşıya gelmemek için
yalan söylemektir. Toplumda yalanı ima etmek yerinde olarak kabul edilir. Satya
ya da doğruluk da bir başka erdemdir. Doğruluk egoizmi bir ölçüye kadar
azaltır. Dürüst olmama, egonun kendi iyiliği için, bir başkasına zararı dokunsa
bile, bu dünyada kendi yollarını izlemesinin onayıdır. Doğruluk gerçeğe
uygunluktur. Yoga insan yaşamında doğruluk uygulamasının önemi üzerinde durur.
Kendimizi zor bir durumda bulduğumuzda karşımıza çıkan bazı çıkmazlar vardır.
Bazen doğruluk kişinin başını belaya sokar gibi görünebilir ve kişi yalan
söylemenin cazibesine kapılabilir. Metinler bu konu hakkındaki sorularımıza bir
çok cevap vermektedir. Zarar veren doğru, doğru olmayana eşdeğerdir. Erdemli
olup olmadığına karar vermeden önce, kendi hal ve davranışlarımızın sonuçlarını
görmeliyiz. Ama o halde, biz doğru olmayanı mı söyleyeceğiz? Bu noktadaki en
göze çarpan misal Mahabharata'da anlatılmıştır. Arjuna ve Karna savaşta yüz
yüzeler. Krişna Arcuna'ya Yudhishthira'nın o günkü Karna'yla olan savaşında
kötü yaralanıp, kampa geri dönmesinin gerektiğinden dolayı çok kederli
olduğundan bahsetmiştir. Krişna ve Arcuna, Yudhishthira'ya gitmişler ve onu
selamlamışlardır. Yudhishthira özellikle Arcuna'yı gördüğüne sevinmiştir, çünkü
Arcuna'nın savaşta Karna'yı öldürdükten sonra geldiğini düşünmüştür.
Yudhishthira iyi haberle ilgili neşesini dile getirmiş, ama Arcuna Karna'nın
henüz öldürülmediğini ve sadece kampta onu ziyaret etmek için geldiklerini
söylediğinde, Yudhishthira Arcuna'ya tersçe Arcuna'nın kendi Gandhiva
oku başkasına verilseydi daha iyi olurdu demiştir. Arcuna kılıcını çıkarmıştır.
Krişna ellerini yakalayarak tutmuş, ve ona sorununun ne olduğunu sormuştur.
Arcuna okunu suçlayan herhangi birini öldüreceğiyle ilgili gizli andını
açıklamıştır. Krişna Arcuna'nın aptallığına şaşkınlık göstermiş ve ona kişinin
büyüklerine nazik olmayan sözler söylemesinin, onları öldürmeye eşdeğer
olduğunu ve Arcuna onu öldürüp tiksindirici bir günaha girmektense, konuyla
ilgisi olmayan şartlarda Yudhishthira'ya kötü muamele edebileceğini tavsiye
etmiştir. Buna göre, Arcuna Yudhishthira'ya karşı uzun bir zincirde aşağılayıcı
sözler kullanmıştır. Ama Arcuna tekrar kılıcını çekmiş ve Krişna bunun anlamını
sormuştur. Arcuna kendisini öldüreceğini çünkü bir büyüğünü aşağılarsa kendi
yaşamına bir son vereceğiyle ilgili bir başka andından bahsetmiştir. Krişna
Arcuna'nın bu davranışına gülümsemiş ve ona kişinin kendini methetmesinin
kendini öldürmesiyle eşdeğer olduğunu söylemiş ve bu yüzden intihara
kalkışmaktansa diğer araca başvurabileceğini söylemiştir. O zaman Arcuna,
kendini palavracı bir dille methetmiştir. Kişi, Arcuna'nın sözünü tutmak adına
Yudhishthira'nın kılıçtan geçirmesinin sonuçlarını rahatlıkla hayal edebilir.
Ahlak katı bir matematik formülü değildir. Tüm zamanlar ve tüm durumlar için
ahlaki bir standart konulamaz. Bhisma gibi yasal uzmanlar bile, Draupadi
tarafından sorulan tereddüte cevap verememiştir. Andı tutmak Satya'yla uyuyorsa
da, kişinin bu tip bir kötü durumda kardeşini öldürmesi ya da intihara
yeltenmesi Ahimsa'ya ters düşmektedir. Metinler doğruluğun zarar vermeyi davet
etmemesi gerektiğini söylerler. Smriti'de Manu kişinin doğruyu söylemesi ama
yumuşakça konuşması gerektiğini; kişinin hoş olmayan bir doğruyu söylememesi ve
de tatlı olduğu için yalan söylememesi gerektiğini gözlemlemiştir. Amcak genel
kural, diğerlerinin duygularının incinmesine ya da yaralanmasına yol açan
doğrunun, dışsal biçim olarak doğru gibi gözükse de, doğru olmayan olarak
bakılmasıdır. Fiillerimiz ve düşüncelerimiz yaşamın nihai hedefine uygun
olmalıdır. Ancak o zaman bunlar doğrular haline gelirler. Araçlar ve son
arasında bir uyum olmalıdır. "Davranışın direkt ya da endirekt olarak
evrenin amacıyla bir bağlantısı var mıdır?" Bu sorunun cevabı olumluysa,
alınan adımın doğruyu onayladığı düşünülebilir.
Bir başka büyük kural olan Brahmacharya ya da ölçülülüğü
anlamak Satya ve Ahimsayı anlamak kadar zordur. Ahlaki yargının
her bir durumunda, sağ-duyu ve idraklı bir bakış açısı gereklidir. Yoga'nın bir
çok öğrencisi Brahmacharya'nın bekaret ya da evlenmeden yaşama olduğunu
düşünürler. Bunun bir çok tanımlarından sadece bir tanımı bu olmasına rağmen,
Yoga ahlakı, daha derin bir manaya sahip olan, en saf tipteki Brahmacharya'yı
istemektedir. Yoga Brahmacharya'yı, sadece sosyolojik imalarına göre değil, tüm
bakış açılarından göz önünde bulundurur. Bu tüm duyuların arılaştırılmasını
gerektirir. Örneğin aşırı uyuma ve oburluk Brahmacharya'daki kesintilerdir. Bu
sadece evlilik hayatıyla değil, hatta evlenmeden yaşamada bile, fazla yeme,
fazla konuşma, ve her şeyin ötesinde duyu-nesnelerini düşünmeye dalma gibi
aşırılıkların her türüyle kesilir. Kişi enerjisini bir yerden tutarken, bu
enerji başka bir yerden sızıp gidebilir. Aşırı uyuma, tatmin etmeyi
reddettiğimiz aklın oynadığı oyunlardan biridir. Aşırı yeme ve aşırı konuşma
eğitimsiz enerjinin patlamasının sonucudur. Duyu nesneleri üzerine düşünme, bu
nesneler bizden fiziksel olarak uzak olduklarında bile devam edebilir.
Brahmacharya meditasyon amacı için gücün korunmasıdır. Soru; "Enerjinin
korunmasıyla kendinizi güçlü hissediyor musunuz?" mu? Brahmacharya,
kişinin içsel olarak tanıdığı gücün test edilmesidir. Erdem bunun dışarıya
gösteriş yapılması değil, korunan gücün daha yüksek bir amaç için kullanılmasıdır.
Duyuların gereksiz hareketleri enerjiyi harcar. Çandogya Upanişad
nesnelerin alımının saflığında varlığın saflığı vardır der. Görme, işitme,
tatma, koklama ve dokunma hareketlerinde, bizler sadece saf olan şeylerle
irtibat kurmalıyız. Kontrol edilmeyen tek bir duyu tüm diğer duyuların
kontolündeki etkiyi sıfırlayabilir. Mahabharata'da işaret edildiği gibi, bizler
sürekli olarak, kendimizle ilişki kurduklarımız, uzun süre hizmet ettiklerimiz
ve olmak istediklerimiz ya da olmayı dilediklerimiz haline geliriz. Brahmacharya
bu yüzden her yanıyla kendine hakimiyet hareketidir. Brahmacharin her zaman
dikkatlidir. Ve kimse kendisinin tamamen saf ve güvende olduğunu hayal etme
cesaretine sahip olmamalıdır.
Tüm duyu-düşkünlüklerinin özellikle psikolojik yönden yokluğunun
ve kişisel arılıktaki katı sabitliğinin andı olarak Brahmacharya uygulaması
bedenin, sinirlerin ve aklın fonksiyonlarının titreşimlerinde bir ahenk meydana
getirir ve Brahmacharin (Brahmacharya uygulayan kişi) neye bakarsa baksın
-hatta kendisine bile- herşeye bir harika diye bakmayı başarır. Brahmacharya
çoğu kez tüm diğer erdemleri ya da ahlaki değerleri içinde barındırdığından
ilkelerin kralı olarak adlandırılır. Brahmacharya'yı gözlerken yine de sadece
duyu-düşkünlüklerini ve zihni dalgınlıkları önlemeye değil, takip eden
zorluklardan kurtulmaya ve arzunun hayal kırıklığının sonucu olarak kişinin baş
vuracağı tatminlerde olmasına da dikkat edilmelidir.
Yoga sistemi iki önemli kuraldan bahseder, yani Asteya ya
da kişinin yasal olarak kendisine ait olmayan bir şeyi tasdik etmeme ve Aparigraha
ya da kişinin mevcudiyeti için gerekli olmayan bir şeyin kabul edilmemesi, ya
da bir başka deyişle istifçilik yapmaması. Bunlar Yoga uygulamasındaki
değerleri bir yana, kişiye empoze edilen iki büyük sosyal dizginlemedir ve
uygulandıklarında, yaşamın sosyal ve politik alanlarındaki usandırıcı
tanzimlerin yerine geçen sağlıklı ikameler haline gelirler. Doğa dışsal her tür
zorlamaya gücenmektedir ve bu, yasal kodlar ve mahkemeler olmasına rağmen
insanoğlunun mutsuzluğunu açıklamaktadır. Kişinin istemediği bir şey
yaptırılamaz. Kanunlar, hükümet ya da adaletteki yerini almadan önce, kişinin
kalbinde doğmalıdır. Asteya ve Aparigraha olarak Yoga ahlakının ikisi de ruhsal
ilerlemede kişisel bir tedavidir ve insanlığın hırs ve bencilliğinin sosyal
devasıdır. Yoga öğrencisinin sade olması istenir. Sade yaşam ve yüksek düşünme
öğrencinin düsturlarıdır. Kişi ev ya da odasına bir sürü şey yığmaz. Bu, Aparigraha
ya da kabul-etmemedir. Daha ileri aşamalarda, full-time Sadhaka'nın (ruhsal
isteklinin) ertesi gün için bile bir şey tutmaması gerekir. Kişinin elbette bir
başkasının malını almamasının söylenmesine gerek yoktur. Bunu anlamak kolaydır,
ve bu Asteya ya da çalmamadır. Öğrenci sadece aşırı bolluğu değil aynı
zamanda başkalarından servis de kabul etmemelidir. Bazıları kişinin kendisi
için gerekenden fazlasını tutmanın da hırsızlık olduğunu söyler. Bunlar Yoga
etiklerinin temel erdemleridir. Evrenselin tasdik etmediği davranışlar,
sonuçta, iyi olamazlar.
Yoga Gerçek'in nihai erişimlerinin ve göreceli faydalarının
ötesinin araştırılmasıdır. Bu macera için uygun hazırlıklar yapılmalıdır.
Bizler, sadece arkadaşlarımızın gözünde değil, Gerçek'in önünde de dürüst
olmalıyız. Mutlak'ın önündeki bu açıklık, Yoga'nın, Gerçek'in arzlarıyla
tutarlı ahlaki doğaya ulaşmak için kişinin kendine empoze ettiği öz-disiplin
dersi olan ve Yama olarak adlandırdığı gözlemlerin ardındaki anlamdır.
Yoga ahlakı sosyal ahlaktan da, ve hatta kitlelerin dinsel ahlakından da daha
derindir. Doğamız Gerçek'in biçimiyle tasdik içinde olmalıdır. Gerçek evrensel
olduğundan, bu esasa uygun olmayan karakterler kademesel olarak terk
edilmelidir. Evrenselle uyum içinde olmayan her hangi bir davranış nihai olarak
ahlaki olamaz, en azından Yoga'nın anladığı anlamda. Evrensel diğerleriyle
savaşır mı? Hayır. Savaşmama ve çekişmeme (ihtilafa düşmeme) ya da Ahimsa, bu
yüzden bir erdemdir. Başkasını yaralama ahlaka karşıdır. Evrenin herhangi bir
şeye karşı bir tutkusu var mıdır? Evren kimsenin malını çalacak mıdır? Gerçekleri
gizleyecek midir? Cevap hayırdır. O halde, duyarlık, hırsızlık, yalan, bunların
hiçbiri ahlaki değildir. Evrensel standardı davranışlarınıza uygulayın ve eğer
bu uygulanabilirse, o şey ahlakidir. Evrenselin reddettiği şey Gerçek'e
aykırıdır. Ahimsa, Satya, Brahmacharya, Asteya ve Aparigraha zalimliğin,
yalanın, duyarlığın, açgözlülüğün ve hırsın her çeşidinden kurtulmayı sağlayan Yamalardır.
Şehvet ve hırs Yoga
uygulamasındaki en büyük engellerdir. Bu eğilimlere karşı konulduğunda öfke
ortaya çıkar. Böylece, Yoga'nın bu beş katlı kuralı tüm ahlaki öğretilerin
toplu bir toplamı olarak alınabilir.
Kendine-hakimiyet için çok fazla ihtiyat gerekmektedir. Kişi
duyularının kotrolünde ısrar ederse, duyular kişinin algılayamadığı bazı
taktiklere başvurabilirler. Kişi oruç tutabilir, Mauna (sessizlik)
uygulayabilir, tek başına olmak için herşeyden kaçabilir. Ama duyular çok
hızlıdır. Alınan her aşırı uçtaki adım, bir tepkiye neden olabilir. Maddenin bu
yönünü anlamamak çok akıllıca olmaz. Normal zevklerin uzun süreli yokluğuna
karşı tepkiler oluşturulabilir. Özellikle açlık ve şehvet intikam almak için
silaha sarılabilir. Duyuların itaatinde aşırı uçlara gitmek önerilmez, çünkü
aslında duyuları itaat değil yükseltmek gereklidir. Yalnız yaşanan yıllardan
sonra, insanlar kendilerini, uygulamalarındaki inceliksiz araçlardan dolayı,
daha önceki eski durumda bulabilmektedir. Konu kişinin arzularını her zaman
bastırmada ihtiyatlı olmaması değildir, ama bu kişi bilmeden oluverir.
"Altın araç"ı veya "orta yol"u takip eden dikkat her zaman
uygulanmalıdır. Bhagavat Gita'nın bizi uyarması gibi, Yoga ne çok yiyen ne de
hiç yemeyen için değildir, ne çok uyuyan, ne de hiç uyumayan için değildir, ne
çok faal olan ne de hiç çalışmayan için değildir. Duyular vahşi bir hayvanın
evcilleştirilmesi gibi, yavaş yavaş kontrol altına alınmalıdır. İhtiyaçları
olanı azar azar verin ama çok fazla vermeyin. Bir sonraki gün biraz daha az
verin. Bir gün hiç bir şey vermeyin ve diğer gün onları şımartın. En sonunda,
onların Gerçek üzerine meditasyon için tamamen dizginlenip koşum takımlarını
vuracak duruma getirin.
Duyuların bir yöntemi de devrim yapmak, bir çok sessiz geçen
yıldan sonra aynı noktaya geri sıçramaktır. Seçtikleri bir diğer yol da,
çabadaki bir durgunluk durumunu kandırmaktır. Kişi hiç bir ilerleme yapmadan
nötr bir durumda olacaktır. Hatta yerin kaygan olması gibi, bir düşüş bile
olabilir. Kişinin kandırılabileceği bir üçüncü yol da, kişinin yanlış anlama
durumundan ötürü, bir şeyi yapmaya çalışırken, tamamen başka bir şey
yapmasıdır. Duyular öğrenciyi aldatır, öğrenci takip edilir ve öğrenci durumun
farkına vardığında iş işten geçmiştir. Kullanılan bir dördüncü taktik tehditin
cepheden saldırısıdır. Buddha'nın meditasyonları sırasında tüm bu deneyimleri
olmuştur. Zaaf, muhalefet, durgunluk ve takip etme öğrencilerin uyanık olmaları
gereken dört ana tehlikedir. Upanişad, bu dikkat durumunu anlatmak için Apramatta,
dikkatsiz-olmama kelimesini kullanmaktadır. Yoga öğrencisi her bir adımı ip
üstündeki canbaz gibi dikkatle seyreder. Kişinin düşüncelerinin işleyişini
sürdürmede heybetli bir denge gereklidir. Çok dikkatlice tartılmadığı sürece,
hiç bir fiilde bulunulmamalıdır. Hareketin yönü bu güç yolculuğa başlamadan çok
önce iyice kesin olmalıdır.
Yama'lar ahlaki dizginlemelerdir. Öğrencinin ahlaki doğası
çabalarıyla işbirliği içinde değilse, Yoga'da bir ilerleme olamaz, çünkü ahlak
kişinin doğasının bir nişanıdır. Aradığımız şeyin zıttı olarak kalırsak, hiç
bir başarı olmayacaktır. Ahlaki olmak kendi doğamız ve yaşamda aradığımız doğa
arasında bir ahenk kurmaktır. Yoga bizim Yüce Varlık ile yaptığımız bir
sohbettir ve burada doğamız en yüksek erişime benzemektedir. Ahlak, donuk
anlayış ya da kapasitesizlik değildir; bu bakış açısının uyanıklığı ve tüm
yanları almasıdır. Bu, ağır bir hareket değil, aktif bir ilerlemedir. Ahlaki
doğa ayrıca süptil hafızayı ve ruhun neşesini de belirtir.
6.
BÖLÜM
GÖZLEMLER
Yama'lar bir yana, her bir öğrenci için Yoga'nın Niyamalar,
kişisel gözlemler ya da andlar dediği, bir başka talimat seti daha vardır.
Bizler mümkün olduğunca, fiziksel ya da ruhsal olarak hasta düşmemize izin
vermemeliyiz, çünkü hastalık Yoga'da bir engeldir. Saucha ya da içsel ve
dışsal hareketteki arılık (saflık) bir Niyama'dır. Ders; biri gözlerini
kapayarak kötülüğü görmeyen, biri kulaklarını kapayarak kötülüğü duymayan, biri
de ağzını kapayarak kötü konuşmayan üç maymun görseliyle açıklanmalıdır. Kişi
haber alma yoluyla bile kötülüğü nakletmemelidir, çünkü bu da kötülüğün bir
yerden bir başka yere hareketine bir araç haline gelir. Kişi konuşmasındaki
ifadede, görmede, ya da düşünmede bile bir kötülük işlememelidir. Bunların tümü
içsel arılıktır. Ama dışsal arılık da önemsiz değildir. Bazı insanlar Yogilerin
bedenlerini temizlemeden durduklarını düşünürler. Yoga'nın ileri aşamalarında
kişinin herhangi bir giysi giymemesi gerektiğini ya da yıkanmaması gerektiğini
hayal etmek yanlıştır. Meditasyon durumunda beden-bilincinin üzerine çıkan
kişinin yıkanmaya vb.'ne dikkat etmemesi ise tamamen farklı bir şeydir. Bu,
ruhsal genişlemenin bir sonucudur. Başlangıç seviyesindeyken sadece yıkanmamak
ya da çıplak gezmek tersine iş görmektir. Sağlık konsantrasyon gücü kadar
önemlidir, çünkü hastalık zihinsel konsantrasyona engel teşkil eder. Saucha
ayrıca saf-olmayan veya sağlıklı olmayan bir etki sarfeden nesnelerle irtibat
halinde bulunmamayı da ima eder. Kişi istenmeyen arkadaşlıkları önlemelidir;
iyi dostluklar edinin ya da hiç dostluk edinmeyin.
Bir Yoga öğrencisi her zaman mutludur ve asla endişeli ya da canı
sıkkın değildir. Yoga Santosha ya da kişinin bulunduğu durumdan memnun
olması talimatını verir. Halinden memnun olma Tanrı'nın bilgeliğinin kabulünün
sonucunu takiben gelir. Tanrı bilgeyse, endişelenecek bir şey de yoktur, çünkü
O'nun bilgeliğinde O bizi en iyi şartlarda tutar. Hayatımızda bir çok
değişiklik olur ve bir çoğu da gelecekte olacaktır. Bizler bunun için
hazırlıklı olmalıyız. Tanrı'nın alimliği hiç bir şikayete izin vermez. Kişi,
kendisinin ne olduğuyla ilgili mutsuz olsa da, elindekiyle mutlu olmalıdır.
Memnuniyet ve zihni çaba birlikte olduğunda, dürüstçe hissedilen ihtiyaçlar
karşılanacaktır.
Sağlıklı bir yaşam için en az gereksinimle tatmin olmaya Tapas
ya da çile denir. Kişi daha fazlasını istememelidir. Çile, kişinin içsel olarak
yaşamdaki en yalın kolaylıklardan mutluluk duyması disiplinidir. Herşeyde
"Altın orta" uygulaması Tapastır. Etimolojik* olarak Tapas
sıcaklık üretendir. Yoginin içindeki enerji ya da gücü karıştırır. Genel olarak
Brahmacharya ve Yama uygulamaları doğa üstü güçleri ortaya çıkarır. Yama'ların
kendisi yoğun Tapas'ı oluşturur. Daha geniş anlamda, yaşamdaki makullüğün
Tapas'ı oluşturduğu söylenebilir. Duyu-hakmiyeti Tapas'tır. İncitmeden, tatlı
tatlı konuşmak Tapas'tır. Az yemek Tapas'tır. Az uyumak Tapas'tır. Hayvani
özellikler sergilememek Tapas'tır. İnsani olmak Tapas'tır. İyi olma ve iyi
işler yapmak Tapas'tır. Tapas zihinsel, sözel ya da fiziksel olur. Aklın
sakinliği ve duyuların itaati, zihni Tapas'ı biçimlendirir. Tatlı tatlı doğru konuşma,
sözel Tapas'ı oluşturur. Diğerlerine bencil olmayan hizmette bulunma da,
fiziksel Tapas'ı oluşturur.
Svadyaya ya da kutsal çalışma dördüncü Niyama'dır. Svadyaya ilke
olarak ruhun kurtuluş yollarıyla ilgilenen metinlerin disiplinli olarak
çalışılmasıdır. Bu Niyama, öğrencinin bu kutsal yazıları veren ustalarla psişik
irtibatta bulunmasına yardımcı olur. Örneğin, kişi Bhagavat Gita'yı okuduğunda,
kişi yalnızca daha üst bir seviye bilgiyi almakla kalmaz, ayrıca Bhagavan Sri
Krişna ve Maharşi Vyasa ile de irtibat kurar. Svadyaya, bir Yoga metninin
sürekli olarak sebat edilerek çalışılmasıdır. Çalışma, bir hikmet sahibinin
dostluğu olmadığında, bir nevi negatif Satsanga'dır. Svadyaya meditasyona
yardımcı olur, çünkü burada öğrenci metindeki düşüncelere göre ya da metnin
yazarının düşüncesine göre düşünür. Japa ya da Mantra da Svadyaya altına
dahil edilir. Japa ve çalışmanın her ikisi de kutsal birliktelikler ve ilahi
birleşmeler anlamına gelir. Ancak Svadyaya, Daha Yüksek Yaşam konulu seçilmiş
bir kitap setinin tekrar tekrar çalışılmasıdır, (yani) bir kütüphaneden
birşeyleri alıp rast gele okumak değildir.
Niyama'ların sonuncusu Işvara-pranidhana ya da kişinin
kendisini Tanrı'ya teslim etmesidir. Kumandan neyi emrederse, ordu yapar.
Ordudaki askerlerin her biri bir şeylere bağımsız bir şekilde kumanda etmeye
başlamaz. Gerçeğin Arayıcıları da Işvara'yı Yüce komutan olarak alırlar ve onun
isteğine itaat etmeye bir kez karar verdiklerinde, yaşamları artık bir erdem
modeli haline gelir. Tanrı'ya teslimiyet ilahi kuralların kabulünü ve kişinin
sezgisinin bir ölçüye kadar kaldırılması ile arayanın bireysel olarak düşünmeyi
bırakıp, çevresindeki durumları, bu durumların oluşumlarıyla tezat duruma
düşmeden terk etmesini ima eder. İleri aşamalarda, adanan kişi tüm durumlara
aşinadır ve hiç bir şeyin oluşumunu değiştirme arzusu duymaz. Kişilik zannı ile
hiç bir şey yapmaz, ve kendisine gelen herşeye dayanır. Durumları değiştirmeyi
dilemez, tersine herşeyi tolere eder. Herşeyin olmasına izin verir ve varoluşu
geliştirmeyi dilemez. Onun için Tanrı herşeydir. Bu, Yoga'daki kişinin
teslimiyetinin özüdür. Yoga disiplini öğrencinin en azından Yama ve Niyama
testinden minimum geçer notu almasını talep eder. Öğrenciler çoğu zaman
Yoga'daki bu temel gözlemleri göz ardı etme hatasına düşerler ve direkt olarak
Asana ve meditasyona başlarlar. Bir çoğu içlerinden birinde bile ustalığa
ulaşmadığı halde, Yama ve Niyama'ları halihazırda başardıklarını düşünmeye
başladılar.
Meditasyon Yoga'nın yedinci basamağıdır. Bu, ateşi üreten kibriti
çakmak gibidir. Çakma işlemi doğru yapıldıysa ve kibrit kuruysa, ateş orada
olmalıdır. Ama çakma işlemi bir saniye almasına rağmen, kibritin üretimi uzun
bir süreç gerektirir ve uzun zaman alır. Meditasyondaki çabanın bir çok durumda
tatmini getirmemesinin sebebi hazırlığın yeterli olmamasındandır. Meditasyon
bir şuur akışıdır, şuurun bir sıçrayışı, bir çekişi ya da itimi değildir. Sakin
bir nehir, eğimli olan kendi yatağında çabasızca akar. Aynı şekilde, evvelki
adımlar doğru bir şekilde yapıldıysa, meditasyon da akacaktır. Bina
göründüğünde, temelini görmezsiniz. Ama bizler yine de temelin bina için ne
kadar önemli olduğunu biliriz. Yama ve Niyama'ların vereceği görünmez güç
Yoga'nın temelidir ve kimse bunlara tamamen hakim olduğunu düşünme cüretine sahip
olmamalıdır. Dikkat Yoga'nın düsturudur.
Yama ve Niyama'lar, Yoga'nın sonuna dek de gerçekten süren,
başlangıçlardır. Kişinin ileriki zihinsel inşaasında bir yol gösterici
olduğundan, ilkokuldaki eğitim seviyesinin önemli olması gibi, Yama ve Niyama'lar
da Yoga'nın kaya tabakasıdır. Öğrenciler, tüm engellerle yüzleşmeleri için
ihtiyaç duydukları gücü veren Yama ve Niyama'ın kuvvet ilacı ile güçlendikten
sonra, meditasyonun pratik (uygulama) alanına girerler. Gerekli hazırlıklar
daha önceden yapıldıysa, meditasyonu başarmak zor değildir. Yama-Niyama süreci,
yolda yeterli uyarıları bize vermesi gereken ve ruhsal yolculuğumuzda bizleri
uyanık yolcular yapan Yoga psikolojisinin talimatlarını oluştururlar. Bunlarla,
pratik (uygulamalı) Yoga'nın ilk basamağına yani Asana'lara başlayabiliriz.
*) etimolojik: Kelimelerdeki asıl şekil, türeme
7.
BÖLÜM
ASANA YA DA DURUŞLAR
Asana, Yoga uygulaması merdiveninde üçüncü basamaktır. Yama ve
Niyama'lar Yoga'nın temeliyse, Asana'lar da Yoga'nın kapı eşiği olarak
alınabilir. Kelime olarak "Asana" oturacak yer anlamına gelir. Burada
"oturacak yer"den kasıt yere serilecek bir minder ya da bezneri bir
şey değildir. Asana, uygulamanın başında yapılan bedenin bir pozu ya da
duruşudur. Asana "oturacak yer" olarak adlandırılır, çünkü bu ayakta
durulan değil, oturulan bir duruştur. "Sirşa"* gibi Asana'lar varsa
da, meditasyonda yardımcı olarak alınabilecek sadece bir set duruş vardır.
Asana oturma duruşudur, çünkü ayakta durarak meditasyon yapmak bedenin yere
düşmesine, uzanmak da bedenin uykuya yenik üşmesine neden olabilir. Bu yüzden,
oturma duruşu aklın konsantre olmasına en uygun olandır. Sirsa, Sarvanga, vb
gibi bir çok başka Asananın olmasının, bizi meditasyon Asana'mızdan
vazgeçirmesine gerek yoktur. Hatha Yoga farklı amaçlar için, bir çok
duruş önerir. Hatha Yoganın bu Asanaları, bir yandan Pranayama
ile, bir yandan Bandha, Mudra ve Kriya adındaki diğer bazı
uygulamalarla birleştirmiştir. Asana bir pozken, Bandha Prana'nın belli bir
kanala yönlendirmesini ve belli bir bölgeye merkezlenmesini amaçlayan bedendeki
uzuvların kilitlenmesidir. Mudra bir semboldür. Mudra aynı zamanda mühür veya
uzuvların düzeni anlamına da gelir. Mudra'ların iki tipi vardır; Prana'yı
mühürleyen (yani kapayan) ve bir el hareketiyle bir anlamı sembolize eden
Mudra'lar. Kriya, bedenin Asana ve diğer uygulamalar için uygun olması için
yapılan arılaştırma sürecidir. Burada amaç, bedenin mümkün olduğunca sağlıklı
olması ve ataletten kurtulmuş olmasını sağlamaktır. Neti ya da burun
deliklerini temizleme, Basti ya da barsakları yıkama, Dhauti ya
da mideyi temizleme, Nauli ya da karnı çalkalama, Trataka ya da
konsantrasyon yoluyla gözleri terbiye etme amacıyla bir yere bakma, ve Kapalabhati
ya da beyin ve kafatasının islah edilmesi Hatha Yoga'daki temel Kriya'lardır.
Fiziksel beden meditasyona engel olan ve ağırlık ve uykuya yol açan sıkıntı,
uyuşukluk gibi özelliklerle karakterize edilir. Bandha'lar ve diğerleri bedenin
Tamastan kurtulmasını, esnek olmasını, kolayca alıştırılabilmesini ve
sağlıklı olmasını sağlar. Bu Asana, Bandha ve Mudra'ların genel etkisidir. Tüm
bunlar ön alıştırmalardır ve Hatha Yoga, Raja Yoga için bir hazırlıktır. Hatha
Yoga'da bir çok Asana varken, Raja Yoga'da sadece bir kaç tane Asana vardır, ve
nihai olarak biz tek bir Asana'ya varırız. Nihai Asana'ya Dhyana Asana
ya da meditatif poz denir. Asana kişiye meditasyon sırasında nasıl yardımcı
olur? Birey ve evren arasındaki ilişki bu bağ içinde akla getirilmelidir. Birey
ve çevresi arasında organik bir bağ vardır ve Yoga'nın amacı, şuuru bu aslında
var olan uyuma yükseltmektir. Bu, gelişen aşamalarda yapılmalıdır. Kişi neyse,
kişinin neyi varsa, bu evrenle bir uyum içine getirilmelidir. Nihai olarak Yoga
budur. Kişisel birey evrensel varlık ile bir uyum içine girmelidir, bu Yoga'nın
koşuludur. Birey bedenle başlar, ama beden içinde, fiziksel kozmosta olduğu
gibi, bir çok şey vardır. Prana, duyular, akıl, zihin vb. beden içine
kapanmıştır. İçteki tüm bu şeyler kademesel olarak evrenselle birlikte
olmalıdır. Beden isyan ederken, akıl o kadar da uyum içinde olamaz. Yoga
evrenselle kişilik içindeki herşeyin birleşmesini talep eder. Asana bedensel
yapının kozmosla uyuma ayarlandığı Yoga'nın başlangıç aşamasıdır. Birey
kendini-tasdik eden ego adına, dünyadaki şeyleri ben-merkezli bir tavırla
düşünürse, (burada) içsel bir uyumsuzluk vardır. Kişi ne kadar ben-merkezli
olmazsa, kişi gerçekle o kadar mutabıktır ve ben-merkezcilik ne kadar çoksa,
kişinin yaşamında o kadar ahenksiz bir söz söylenmiştir. Yoga, Doğa ile tüm
aşamalarda -fiziksel, hayati, zihinsel, entellektüel ve ruhsal seviyelerde-,
kalıcı bir dostluk kurma süreci olarak sistematize edilebilir. Bu, sevgi ve
arkadaşlıktır ve hiç bir yerde düşmanlık yoktur. Bu Yoga'dır. Yoga sistemi
yaşamın tüm alanlarını yavaş bir izah süreciyle göz önüne alan tam bir
bilimdir. En alt tezahür fiziksel ya da bedensel kişiliktir.
Asana dik ve kolay olmalıdır. Sabit olmalıdır ve hiç bir şekilde
rahatsızlık vermemelidir. Öğrenciyi sıkarak, gererek vb. beden-bilincine
itmemelidir. Uzun bir süre boyunca oturulabilecek normal bir duruş olmalıdır.
Sadece dik ve rahat olan duruşun Asana olduğu söylenirken uzun bir liste
verilse de, Yoga Asana'daki belli en az gereklilikleri açıklamaktadır. Bu
kuralın (dik ama rahat duruş) sınırları içinde kalmak koşuluyla, kişi Asana'da
özgür olabilir. Sınırlar nedir? Bedendeki uç noktalar kilitlenmelidir ve baş,
boyun ve omurga düz bir çizgide olmalıdır. Bu uç noktalar parmaklar ve ayak baş
parmaklarıdır. Bu noktalar açık bırakıldığında, meditasyonda yaratılan elektrik
akımı boşluğa sızabilir. Ayrıca, kişi çıplak yerde oturmamalıdır, çünkü toprak
elektriği iletir ve bu şekilde elektrik yine sızar. Elektriği iletmeyen bir
maddenin yere serilmesi gerektiği tavsiye edilir. Eski günlerde, Kusa Asana
denilen ottan bir hasır, geyik derisi üzerine konur ve elektriği iletmeyen bir
kumaş üzerine serilirdi. Gita oturulan yerin çok alçak ya da çok yüksek
olmaması gerektiğini söyler. Öğrenci, oturulan yer çok yüksekse düşebilir, aynı
şekilde (oturulan yer çok alçaksa) oturulan yere böcekler ve sürüngenler
çıkabilir. Omurga da dik tutulmalıdır. Kişi bir desteğe dayanmamalı ya da öne
doğru eğilmemelidir. Bunun sebebi, omurga dik olduğunda, sinirlerin gevşemesi
ve bedenin hiç bir yerinin bir başka yere etki etmemesidir. (Böylece) sinirlerdeki
Prana akımı yumuşar. Beden büküldüğünde, Prana'nın uzuvlardan geçmek için bir
çaba göstermesi gerekir. Tüm sistem gevşeme durumundayken, bedendeki enerjide
özgür bir hareket vardır.
Omurganın dik olmasından ve bedenin uç noktalarının
kilitlenmesinden başka, bacakların da üç ya da dört şekilde dizlerden kırılması
gereklidir. Padma-Asana, Siddha-Asana, Svastika-Asana, ve Sukha-Asana
duruşları vardır. Kişi meditasyon için bunlardan herhangi birini seçebilir.
Sabit bir Asana'nın sebebi, aklın bir beden olduğunu bile yavaşça unutmasını
sağlamaktır. Beden bir şekilde dikkat çeker. Ama akıl meditasyonda beden
bilincinde kalma lüksüne sahip değildir. Öğrenci kademesel olarak uzuvlarındaki
hissi kaybeder. Oturduğunu, bedeni ya da uzuvları olduğunu unutur. Asana
uygulamasındaki ilk başarı işareti, yükselme (levitasyon) hissidir. Beden o
kadar hafifler ki, yükselmeye hazırmış gibi gelir. Bu his, duruşta mükemmellik
olduğunda gelir. Test budur. Kişi sanki karıncalar bedeninde geziyormuş gibi
bir şey hissetmeye başlar. Bu, öğrencinin beden-bilincinin üstüne çıkmaya hazır
olduğunu gösterir. Bu hislerle birlikte, o da (öğrenci de) Asana'daki bedenin
hafifliğinden dolayı, bir çeşit tatmin, bir mutluluk, bir haz fark eder. Kişi
iki üç saat oturursa, biri bedenine dokunsa bile kişi bunu hissetmez. Prana o
kadar uyumludur ki, bedende hisler yaratmaz. Hisleri yaratan uyumsuzluktur. En
yüksek derece uyuma ulaşıldığında, hiç bir dışsal his olmayacaktır. Uç noktalar
kilitlenmiş; parmakların biri diğerinin üzerinde tutulmuş; omurga dikilmiş;
baş, boyun ve omurga tek bir çizgide ve bedenin alt kısmına dik açıda tutulmuş
Asana mükemmeldir.
Asana çabasız olmalıdır. Sadece bedende değil, aynı zamanda akılda
da çaba olmamalıdır. Mükemmelleşmiş Asana'nın işareti gevşemenin mutlak
rahatlığıdır. Öğrenci nefes alıp verdiğinin bile şuurunda olmayacak kadar doğal
bir durumda olmalıdır. Bir acı, burkulma ya da ağrı hissi varsa, bu, Asana'nın
doğru bir şekilde sabitlenmediği anlamındadır. Duruşu sabitlemek için Patanjali
tarafından verilen bir tarif vardır. Ve bu "sonsuza olan dikkat"tir.
Sabitlik bu dünyanın hiç bir yerinde bulunamaz. (Dünyada) her yerde sadece
döngüler ve gelip geçme vardır. Sabitlik bilinmez, çünkü tüm dünyada hep
hareket vardır. Sadece tek bir şey sabittir, o da sonsuzdur. Fani herşey
hareket eder ve değişir. Öğrenci aklını sonsuza konsantre ederse, ondan, ilki
sabitlik olan, belli özellikleri kapabilir.
Burada konsantrasyon özellikle bir şeyi değil, herşeyi bir anda
düşünmektir. Kimse sonsuzu olduğu gibi düşünemediği için, kişi akla gelen
herşeyi içine alma anlamında herşeyi düşünebilir. Bu psikolojik sonsuzdur.
Akılda yaratılan hayal edilen sonsuz, öğrencinin kendini Asana'sına vermesine
ve duygularını dengelemesine yardımcı olur. Sonsuza yapılan tefekkür böylece
Asana'da mükemmellik anlamına gelir.
Bu bedensel kontrol başarıldığında, bizim sıcak ve soğuk, açlık ve
susuzluk, neşe ve keder, vb olan "zıt kutuplar" dediğimiz şiddetten
kurtulma gelir. Kişinin sisteminde bir gerginlik yaratan herşey zıt bir
kutuptur. Asana'nın mükemmelleşmiş uygulamasıyla, bunların üstesinden gelinir.
Prana rahatsız hale geldiğinde, zıt kutuplar sistemimizde aktif hale gelirler.
Prananın rahatsızlığı açlık ve susuzluğa neden olur. Prana dengelendiğinde, zıt
kutupların hissinde azalma olur. Prana sadece Pranayama uygulamasıyla değil,
Asana ile de sakinleşir. Beden bir denge durumunda kaldığında, Prana da uyumlu
olma eğilimine girer, duyular uyumlu olduğunda, akıl bile sakin hale gelir.
Aklı başından gitmiş hisler düşünceleri de uyumsuz hale getirir. Duyular beden
için neyse, beden de Prana için odur. Uyumlu hisler uyumlu düşünceler seti
yaratır, uyumlu beden Prana'nın uyumuna öncü olur. İç ve dış arasında daima bir
ilişki vardır.
Ayrıca, meditasyonda Doğu ya da Kuzeye dönmemiz istenir, çünkü
gündoğumundan ve Kuzey kutbundaki etkiden dolayı, belli bazı manyetik akımlar
bu yönlerden ortaya çıkarlar. Seçilen yer rahatsız edici seslerden,
sivrisineklerden, örümceklerden vb.den ve kuşların cıvıltısından vb.'den
arınmış olmalıdır. Ilımlı bir hava arzu edilir (bunun sebebi kişi çok sıcak ya
da çok soğuk olduğunda, beden-bilincinin yükselme şansı yüzünden kendini
uygulamaya verememesidir.) Öğrenci sinir kanallarında Prana'nın uyumlu akışıyla
Asana'da oturduğunda, çoktan meditasyon kapılarından girmiştir. Asana'nın
ruhsal bir anlamı vardır. Kişi burada ölümsüz olanın sarayının kapısını çalar.
Yama ve Niyama'da kişi hazırlıktayken, Asana'da Gerçek'in kapılarına ulaşılır,
ancak bu kapılar henüz açık değildir. Ruh evrenin Hükümdar'ıyla karşılaşmaya
hazırdır. Bu, fiili Yoga'nın ilk adımıdır. Yoga, kişinin Asana'da ustalaşması
için (Asana-Jaya), sabit bir duruşta günde en az üç saat uygulama
yapmasını salık verir. Beden sinirlerin aracıdır, sinirler Prana'nın kanalıdır,
Prana aklın bir ifadesidir, ve akıl sonuçta meditasyon yapandır. Uzun bir
bağlantı vardır ve bu yüzden uyumlu bir duruşta durulduğu an, akıl bundan ima
alır. Beden bir anda metabolik süreçte yavaşlar ve açlık ve susuzluk azalır.
Açlık ve susuzluk güçleri Prana'nın alt üst olduğunun semptomlarıdır ve Prana
uyumlu hale geldiğinde, alt üst olma durumu en aza indirgenmiş olur. Böylece,
öğrencinin açlığı ve susuzluğu en aza indirgenir. Beden hücreleri, enerji
tüketmediğinden ve keyifli hislerle ilerlemediğinden, kendilerini üretmek için
daha fazla zaman bulur. Hisler bile Asana ile dizginlenebilir, çünkü burada
kişi sakince nefes alıp vermektedir ve böylece bedenin hücresel hareketi
azalır, sinir-kanalları Prana'nın ritmik akışı için açılır ve her yerde ritim
sağlanır. Yoga ritimdir. Kişi kendini kozmik düzenle ilişkilendirmeye
başladığından, Asana, Yoga'nın başlangıcıdır.
*) Sirşa: Ters duruş. Bu duruşun nasıl yapıldığını sitemizde, Raja
Yoga konusu altında anlatılan asanalar bölümü şirşasana başlığı altında
görebilirsiniz. http://angelfire.com/indie/yogamerkezi
8.
BÖLÜM
PRANAYAMA YA DA HAYAT ENERJİSİNİN DÜZENLENMESİ
Asana uygulamasıyla birlikte, Prananın düzenlenmesine doğru
bir çaba olmalıdır. O halde, Asana ve Pranayama bir arada gider.
Fiziksel beden ve Prana bedeni* arasında çok yakın bir ilişki vardır. Prana,
tüm fiziksel sistemi içine alan ve beden ve akıl arasında bir araç olarak
hareket eden enerji bütünüdür. Prana bedenden daha süptildir ama akıldan daha
kabadır (yani maddeseldir). Prana hareket edebilir ama düşünemez. Prana sadece
nefes değildir. Nefes süreci- nefes alma, verme ve nefesi tutma- Prana'nın
kendisini oluşturmaz, bunlar sadece Prana'nın çalıştığının göstergeleridir.
Pranayı görmeyiz; Prana fiziksel bir nesne değildir. Ama biz nefes alma
sürecinde onun varlığını bilebiliriz. Alınan ve verilen hava, Prana'nın belli
bir hareketi ile olur. Bazıları bir çok farklı Prana olduğunu söylerler,
bazılarıysa sadece tek bir Prana olduğunu söylerler. Prana gerçekte tek bir
enerjidir ama farklı fonksiyonların bakış açısından bakıldığında, çokmuş gibi
gözükür. Nefes verdiğimizde, Prana fonksiyonel biçimlerinden birinde
faaliyette bulunmaktadır. Nefes aldığımızda ise, Apana faaliyettedir.
İçe alınan nefes, Apana'nın faaliyetinin bir etkisidir. Prana'nın merkezinde
kalp vardır, Apana'nınkinde ise anüs vardır.
Bir üçüncü fonksiyon da dengeleyici güç olan Samanadır.
Samana göbek bölgesindedir. Bedende ateş yaratarak besinleri sindirir ve
sistemdeki diğer fonksiyonları dengeler. Prana'nın dördüncü fonksiyonuna Udana
denir. Udana boğazdadır. Konuşmayı harekete geçirir ve ölüm anında Prana'nın
sistemini bedenden ayırır. Beşinci fonksiyona Vyana denir. Vyana tüm
bedeni kaplayan güçtür ve kanın devridaiminin sistemin her yanına sürekliliğini
sağlar.
Bu beş katlı fonksiyon, Prana'nın en ana biçimleridir. Prana'nın
bundan başka geğirme, göz kapaklarını açıp kapama, açlığa sebep olma, esneme ve
bedeni besleme gibi fonksiyonları da vardır. Bu beş ikincil fonksiyonlarını
yaptığında, Prana'nın isimleri sırasıyla Naga, Kurma, Krikara, Devadatta
ve Dhananjaya olur. Prana'nın özü faaliyettir. Kalbin çarpmasını,
ciğerlerin işlemesini ve midenin özsu üretmesini sağlayan Prana'dır. Bu yüzden,
ne nefes alma ne de ciğerlerin hareketi ölene dek durmaz. Kalbin asla atmayı
durdurmaması gibi, Prana asla uykuya dalmaz. Prana'ya bedenin gözcüsü olarak
bakılır.
Prana Rajas ya da hareketliliğin bir özelliği olarak
tanımlanır. Kişi çaba gösterse bile, Prana'yı sakin tutamaz. Tamas
doğasında olan beden, Prana'daki Rajastan dolayı hareket ettirilir.
Prana duyuları fiile tahrik eder. Rajasik doğasından ötürü, bedenin ya da aklın
huzur içinde kalmasına izin vermez. Zihni ya da ilgiyi başka tarafa çeken bu
tip bir şey elbette arzulanmaz ve Yoga Sattvada bir sabitlik ve
dengelilik ister. O halde, Prana'yla bir şey yapılmalıdır; yoksa Prana içsel
sukunet için bir engel haline gelecektir. Yoga sistemi, Prana'nın Yoga
uygulamasına yardımcı olacağı bir teknik geliştirmiştir, ve buna Pranayama
denir. Asanalarda olduğu gibi, Hatha Yoga'nın Pranayama metodlarında da
çeşitlilik vardır.
Ama meditasyon Yoga'sı Pranayama'nın bu farklı biçimlerinin
uygulanmasını istemez. Tek bir Dhyana-Asana olması gibi, Nadi ya da
sinir kanallarının arılaşmasını sağlayan ve Yoga'da Prana'yı düzenleyen tek bir
Pranayama metodu vardır. Prana Rajas ve Tamas biçimlerindeki tüm süprüntülerden
temizlenmelidir.
Prana, bedensel sistemde bir çok kanaldan akar ve yoğun bir
şekilde meşguldür. Çalkalanmış fonksiyonları aklı rahatsız eder ve aklın hiç
bir şey üzerine konsantre olamamasını sağlar. Prana'daki Rajas aynı
zamanda duyuları uyarır ve endirekt olarak arzuyu harekete geçirir.
Faaliyetinin durdurulmasına yönelik her tür teşebbüs bedenin öldürülmesi ile
aynı anlamda olacaktır. Kişi Prana'nın faaliyetini azaltmada, (yani) kabarma ve
sıçrayışlar yerine daha yavaş hareket etmesini sağlamada çok dikkatli araçlar
kullanmalıdır. Biz uzun mesafe koştuğumuzda, merdiven tırmandığımızda, ya da
sinirlendiğimizde, Prana uyumunu kaybeder ve uyarılmış bir durumda kalır.
(Böylece) bir gerilim durumuna girer ve kişiyi huzursuz yapar. Bu yüzden, Yoga
öğrencisi kendini, yorgunluğa yol açacak aşırı fiziksel aktivite ile meşgul
etmemelidir. Oturuş duruşu sabit olmalıdır, aklın duyularından kurtulmuş
olmalıdır ve Pranayama uygulaması yavaş olmalıdır. Nefes hiç bir ses
çıkarmayacak şekilde hafif olmalıdır. Kişi, aklı mutsuz bir durumdayken,
Pranayama için oturmamalıdır çünkü kederli bir akıl ritmik olmayan bir nefes
yaratır. Kişi açken ya da yorgunken ya da duygusal olarak rahatsızsa hiç bir Pranayama
uygulanmamalıdır. Herşey sakinleştiğinde, kişi Pranayama'ya başlayabilir. Dhyasana
duruşunda oturun. Pranyama'nın ilk aşamalarında, nefes tutulmamalı ve sadece
derin derin nefes alınıp verilmelidir. Prana'ya önce kendisine empoze edilecek
durumlar kabul ettirilmelidir ve bu yüzden her tür nefes tutmayla ilgili
uygulamadan kaçınılmalıdır. Kademesel olarak, hergün yaptığımız gibi hızlı
nefes yerine, yavaş nefes alma konmalıdır ve her zamanki yüzeysel nefes yerine
derin nefes uygulanmalıdır. Canı sıkkın akıllar simetrik olmayan bir akışla
nefes alıp verirler. Yer altında kalmış endişeler Pranayama'yı rahatsız
edecektir. Bir kişi her gün ofise gitmek gibi fonksiyonları yaparken, yine de
aklen sakin kalabilir. Ama bir diğeri hiç bir şey yapmazken, yine de çok yüksek
seviyede sinirli, endişeli ve üzüntüye batmış olabilir. Kişi aklın uygulamada
uysal olduğunu görmede dikkatli olmalıdır.
Sağlık için nefeste, göğsün nefes alma sırasında öne doğru çıkması
gerekir. Derin bir nefes aldığımız zaman göğsümüz tamamen gerildiğinde, bir
neşe hissederiz. Taze havanın derin olarak içe çekilişi sesin sağlığının
korunması için çok önemlidir. Günde en az iki saat açık havada yaşamak
zorunludur. Pranayama sadece nefesin uyum içine sokulması değil, aynı zamanda
duyuların ve aklın da uyum haline getirilmesi metodudur. İyi havalandırılmış
bir odada oturun ve derin nefes alın. Sonra, yavaşça nefes verin. Bu uygulama
bir süre için, mesela bir ay boyunca, devam ettirilmelidir. Daha sonra, nefes
alıp vermede oranlı yapılan normal Pranayama başlayabilir. Yoga'da Pranayama
adı altında yapılan nefes tekniklerinin çeşitleri iki aşamada yapılır:
Yavaş ve derin bir nefes verin. Sağ baş parmağı ile sağ burun
deliğini kapayın. Sol burun deliğinden yavaşça nefes alın. Sağ yüzük parmağıyla
sol burun deliğini kapayın ve sağ başparmağı sağ burun deliğinden çekerek, sağ
burun deliğinden çok yavaşça nefes verin. Sonra, süreci sağ burun deliğinden
nefes almaya başlayacak şekilde tersine çevirin. Bu, Pranayama'nın nefes tutma
olmayan ve sadece alternatif nefes alıp vermeyle yapılan orta seviye
aşamasıdır. Bu uygulama ikinci ay boyunca devam ettirilebilir. Üçüncü ayda,
mükemmelleşmiş Pranayama başlayabilir:
Diğeri gibi, önce sol burun deliğinden nefes alın; nefesi kendi Ishta
Mantranızı bir kez tekrar edecek kadar tutun; ve yavaşça nefes verin. Nefes
almanın, tutmanın ve vermenin oranı 1:4:2 olmalıdır. Nefes almanız 1 saniye
sürüyorsa, 4 saniye nefesinizi tutmalı ve 2 saniyede nefesinizi vermelisiniz.
Genel olarak, bu oranın sayılması Matra ile yapılır; kabaca 3 saniye
boyunca ya da Om'u üç kez hızla ya da yavaş olmayacak şekilde tekrar edecek
zamanda yapılır. Bir Matra içinde nefes alırsınız, dört Matra boyunca
tutarsınız ve iki Matra boyunca verirsiniz. Nefes tutma süresini arttırmada
acele edilmemelidir. Nefes tutmada rahat olduğunuz süre nefes tutma sürenizi
test etme ölçünüzdür. Nefes tutmada nefessiz kalma hissi olmamalıdır. Asana'ya
uygulanan kural Pranayama için de geçerlidir. Hiç bir gerginlik ya da acı
yaratmayan, Sthira/kolay ve Sukha/rahat duruşlar, sürecin yavaş
ve kademesel gelişimindeki uygulamada hem Asana hem de Pranayama'dır.
Pranayama'nın süresinin uzunluğu bedenin bireysel kondisyonuna,
kişinin yaptığı Sadhana'ya ve kişinin yaşadığı yaşam tarzına bağlıdır. Bunların
hepsi göz önünde bulundurulması gereken önemli faktörlerdir. Yoga'da
Pranayama'nın normal çeşitliliği yukarıda verilmiştir ve bu
"Sukhapuraka" (uygulamanın kolaylığı) olarak adlandırılır.
Pranayama'nın Bhastika, Sitali vb. gibi diğer tipleri sadece yardımcılardır ve
meditasyon Yoga'sı için gerekli değildir. Pranayama hakkında Hatha yoga'da bir
çok detay tartışılır. Örneğin bunlardan biri, Mulabandhayı, Uddiyanabandha
ve Jalandrabandhayı içeren üçlü kilitte, Bandhatrayada nefes
tutmanın tercih edilmesidir. Ama tüm bunlar, Yoga'nın amacıyla direkt olarak
ilgili değildir. Pranayama Yoga'nın bir hedefi değildir, Yoga'nın sadece bir
aracıdır. Nihai olarak, dizginlenmesi gereken akıldır ve Pranayama vb.
hazırlıklardır. Kişi yüce otoriteyle karşılaşacaksa, bir çok engel aşılmalıdır
ve daha aşağı seviyedeki bir çokları da kişiye duyulan itimata göre tatmin
edilmelidir. Aynı şekilde, bedensel sistemimizde de Prana'lar olan bu
gardiyanlar vardır ve bunlar kolayca atlanamaz. Hepsinin hakkı verilmelidir.
Beden ve Prana'larla ilgili olarak, durum ve fonksiyonlarına uygun bir şeyler
yapmalıyız. Sosyal problemlerimiz ve kişisel problemlerimiz var. Sosyal
durumlar Yamaların uygulanmasıyla zaptedilmelidir, ve sistem Niyamalarla
sakinleştirilmelidir. Prana, tamamen kişisel bir ilişkidir ve bunun
düzenlenmesi daha üst bir disiplinin önkoşuludur. Düşük seviye ihtiyaca uygun
şekilde bakılmadığı sürece, daha üst bir basamağa kalkışılmamalıdır.
Karşılaştırıldığında biri diğerine göre belirgin olmasa da, basamaklarda
sıçrayış yoktur, her basamakta her zaman kademesel bir gelişim vardır. Bu
anlamda, Pranayama uygulamasıyla bedenin, aklın, sinirlerin ve duyuların
ritminin temeli hazırlanır. Prana aslında, sistemdeki herşeyi uyandıran zili
çalandır. Prana harekete geçirildiğinde, tüm (insanüstü) güçler yükselir.
Farklı Yoga metinleri biraz az biraz çok ölçüde, Pranayama
metodlarını detaylandırır. Hatha yoga metinlerinin en önemlisi olan Hatha-Yoga-Pradipika
Pranayama'nın üstünde, Asana uygulamasından çok daha fazla durur. Fiziksel
olarak ne olduğumuz, Prana'larımızın nasıl çalıştığına bağlıdır. Sağlıklı
Prana'ların sonucunda sağlıklı bir beden gelir. Sinir sistemimizi rahatsız
edecek hiç bir şeyi bedenimize almamalıyız. Yoga uygulamada tüm uçları
yasaklar. Prana'lar yıl boyunca, tüm hava koşullarında ve akli durumlarda
dengede tutulmalıdır. Metinler ayrıca, Yoga uygulayıcılarına büyük bir uyarıyı
tembihler.
Pranayama hakkında kitaplar okuyan ve her şeyin çok iyi olduğunu
düşünen bir Sannyasin varmış. Büyüklerinin talimatlarının tersine, Swami aklını
iki kaşının arasındaki noktada konsantre ederek Pranayama uygulamaya devam
etmiş - ki bu uygulama başlangıç aşamalarında kişinin yanında uzman bir rehber
olmadığı sürece yapılmamalıdır. Günleden bir gün, üç gün boyunca odasında
uygulamadayken, diğerleri onun yokluğunu fark etmişler. Aradıktan sonra, kapısı
içeriden kapalı halde odasında bulunmuş. İnsanların bağırışları onu
uyandırmamış ve kapıyı kırmak zorunda kalmışlar. Bedenini sarsmaları bile
şuurunu geri getirmemiş; büyük ihtimalle Prana'larından biri bir merkezde
kilitli kalmış ve aşağı ve yukarı hareket edememiş. Gurusu gelmiş ve
avuç içini öğrencinin alnında tutarak üç kez OM hecesini söylemiş.
Uygulayıcının şuuru yerine gelmiş. Herkes onun Samadhiye ulaştığını
düşünmüş ama sürpriz bir şekilde o kişi, eski negatif özellikleri olan yine o
eski kişiymiş ve hiç de Samadhi'yi tadan kişilerin işaretlerini
sergilemiyormuş. Ölümünden sonra, bedeni o kadar çürümüş ve erimiş ki,
kaldırılamamış ve süpürülmek zorunda kalmış.
Bu öğrencinin ruhsal bir aydınlanması yoktu, sadece yanlış
Pranayama yoluyla bir düğüme* girdi ve sonunda sağlığını mahvetti. Bu yüzden,
tüm Yoga metinlerinde ısrarla bir uyarı verilir. Bedenin hiç bir kısmına
Prana'nın konsantre edilmesi için zorlamamalıdır. Kişi boynunun üzerindeki hiç
bir nokta üzerine konsantre olmamalıdır, özellikle de başlangıç
seviyelerdeyken. Baştaki bir noktadaki konsantrasyon Prana'yı o merkeze
yönlendirir, kan tedariki bu alana doğru hızlanır ve bu yüzden insanlar
başağrısı, artan ağrılar vb'den şikayet ederler. Uygun inisiyasyon olmadan, hiç
bir meditasyon tekniğine samimiyetle başvurulmamalıdır. Ayrıca, kişi başkasının
bedenine Prana aktararak onu iyileştirebileceği gibi bir izlenime sahip
olmamalıdır. Başlangıç seviyesindekiler bu metodları denememelidir. Kişi iyi
dilekler dilediği bir başkasının sağlığı ya da refahı için Tanrı'ya dua
edebilir ama kişi uygulamanın başında avuç içini bir başkasının avuç içine
yerleştirmemeli ya da Prana'yı bir diğerine aktarmamalıdır; yoksa kişi kaybeden
olabilir. Kişinin Sadhana yoluyla kazandığı ufacık şeyler de, bu tip
girişimlerle tükenebilir. Hevesten dolayı, kişi Tapasını bu şekilde
tüketebilir. İleri aşamalarda, kişi tam güçle dolduğunda, elbette böyle bir
tehlike yoktur, çünkü kişi biraz su alarak okyanusu tüketemez; sadece su deposu
yeteri kadar küçükse, deponun boşalması korkusu olabilir. Bu nedenle, bir çok
arayan, insanların ayaklarına kapanarak, ayaklarını ellemelerine izin
vermezler. Bu kural ileri seviyeli ruhlar için geçerli değildir, ama
Sadhaka'lar kesinlikle dikkatli olmalıdır. Dünyanın yerçekimsel çekimi Prana'yı
aşağı çeker ve Prana bedenin uçları yoluyla geçer. Brahmacharin'lerin ve bazen
Sannyasin'lerin çoğunlukla tahta sandaletler giydikleri görülür. Bunlar
elektriği geçirmezler ve bu doğal oluşuma karşı koruma sağlarlar. Biri
öğrencinin ayağına dokunursa, öğrencinin koruduğu Prana diğerine irtibat
yoluyla akabilir. Prana yanıltma ve aşırı gayret yoluyla tüketilebilir.
Pranayama'nın yavaşça devam etmesine izin verin ve kimse uygulamada acele
etmesin.
Pranayama kişi yemek yedikten sonra uygulanmamalıdır. En iyisi
açken, boş mideyle yapmalıdır. Nefes alış ve verişte hiç bir ses
çıkarılmamalıdır. Otururken yüzü, Doğu veya Kuzey'e vermek faydalıdır. Kişinin
Pranayama'da başarıya ulaştığını gösteren bazı işaretler vardır. Bu işaretler,
şüphesiz sadece kısa bir süre için bu tekniği uygulayanlarda görülmeyecektir.
Bedende bir ışıltı, yeni enerji, yorgunlukla kolayca yok edilemeyen olağan dışı
bir güç ve bedendeki ağırlığın yokluğu Pranayama'daki ilerlemeyi gösteren bazı
işaretlerdir.
*)
Prana bedeni: Pranayama kosha
*) düğüm: Sanskritçesi Granthi'dir. Bedende üç düğüm vardır.
1) Rudra/ Shiva Granthi: Ajna Çakra bölgesindedir. Nedensel beden ve düşünce,
fikir ve vizyon dünyasıylla ilişkilidir. Bu düğümün çözülmesiyle sezgisel
vizyon ve psişik güçler açılır.
2) Vişnu Granthi: Kalp bölgesinde bulunur. Kişisel olarak gelişimimizi
engelleyen tüm duygusal bağımlılıklarımız bu düğümdedir. Bu düğümün
açılmasıyla, kişi evrenin gerçek amacını ve ilahi evrensel planı görür.
3) Brahma Branthi: Omurganın kökünde bulunur. Fiziksel beden ve maddesel
dünyayla ilgilidir. Bu düğümün açılmasının bizi maddeye olan bağımlılık
zincirlerinden kurtaracağı söylenir.
9.
BÖLÜM
PRATYAHARA YA DA SOYUTLAMA
Biz hala Yoga'nın dış alanındayız. Asana ve Pranayama
Yoga'nın dışını oluşturur. Yoga'nın içsel uzuvları ise içsel alanını oluşturan
ilerki konulardır. Pratyahara ya da duyu- güçlerinin geri çekilmesi içsel
döngünün başladığı yerdir. Asana'nın Pranayama'ya yardım etmesi gibi, Pranyama
da, Pratyahara'ya yardım eder. Asana sabit fiziksel duruştur; Pranayama nefesin
uygun idaresi (manipülasyonu) ile enerjinin düzenlenmesi ya da uyumlu hale
getirilmesidir. Pratyahara, nesnelerden duyuların gücünün geri çekilmesidir.
Pratyaharma "soyutlama" ya da "geri getirme" demektir.Tıpkı
bir at sürücüsünün elinde tuttuğu dizginlerle hareketleri kontrol etmesi gibi,
Yogi de Pratyahara uygulaması ile duyuları kontrol eder. Pratyahara'nın
arkasındaki mantığı anlamak için, Yoga'daki ilk derse geri dönmeliyiz. Burada
soru, duyuların dizginlenmesine niçin gerek olduğudur. Yoga evrenselin
farkındalığının tekniğidir. Birey kozmikle uyum içine girmelidir, ve bu özde
Yoga'nın amacıdır. Duyular bu çabada engeller olarak hareket ederler. Birey
kendini evrenselle birleştirmeye çalışırken, duyular bireyi ilginin
çeşitlenmesi yoluyla evrenselden ayırmaya çalışır. Yoga analizleri evrensel
dışında gerçekte hiç bir şey olmadığını onaylarken, duyuların asli görevi
dışarıda bir dünya olduğunun kanıtının bulunmasıdır. biz evrensel olarak
düşünmeye çalıştığımızda, duyuların bizim bu şekilde düşünmemizi engellediğini,
bizi türlülük ve çeşitliliğe dayanarak hissedip hareket etmemizi sağladığını
düşünebiliriz. İşte bu bir çok kişinin meditasyonda bulduğu zorluktur. Duyular,
meditasyona girişildiğinde sakin durmazlar. Aksine içsel sistemdeki güçlerin
ilgisini başka tarafa çekerek, şuura odaklanmayı geciktirirler. duyular, ana
konuları görme, duyma, koklama, dokunma ve tatma fonksiyonları olan fiilin
farklı kanallarından enerjiyi serbest bırakırlar. Bizler belli olanı gördüğümüz
sürece, bizler evrensele inanamayız. Kimse evrenselliğin varlığına inanamaz,
çünkü kimse onu görmemiştir. Duyular gören ve görülen arasındaki farkın
yaratılmasında araç olmuş gibidirler. Halbuki, gerçek birey ve evren arasında
bir fark olmadığıdır. Görünen fark duyular aracığıyla yaratılmıştır. Kişi
duyular aracılığıyla hatalı bir kabule hipnotize edilmiştir. Kişinin herşeye
gücü yeterken, duyular bireyin aciz olduğu duygusunu hipnotize etmiş ve kişi
bireyselliğin acılarını çekmiştir. Bir milyoner bir rüyada, aşırı yoksul
olduğunun acısını çekebilir. Çok zengin bir yemekten sonra, kişi bir
hayal-dünyasında acıkabilir. Biz dört duvar arasında hapsolmuşken, genişleyen
uzayın hayalinin deneyimine sahibiz. Kendi mekanımızdayken, uzak bir diyara
aktığımızı hayal ederiz. Yaratılan psikolojik ortam deneyimin farkının sebebidir.
Yer, zaman ve koşullar akıl farklı bir şuur alemine girdiğinde değişebilir.
Hayal safhasında duyular "dışarıda" olmayan bir dışsal dünyanın
hayalini üretirler. Bunun anlamı, olmadıkları halde bizim bir şeyleri
gördüğümüzdür. Bizim görmemiz için mutlaka dışarıda bir dünya olması gerekli
değildir. Rüya bireyin bir çokmuş gibi gözükmesini sağlar. O halde, iki gerçek
burada birleşir: bir bir çok haline gelebilir; ve biz olmayan bir dünya
görebiliriz.
Bu tamamen bize uyanma safhasında bile başımıza gelendir - bu aynı
kanun, algılamanın aynı kuralı, aynı deneyimsel yapıdır. Bir dünya görmemiz,
"dünyanın algılanması" gerçeğine rağmen, dünyanın gerçekten var
olduğu anlamına gelmez. Biz sadece rüyadan uyandığımız zaman, bize rüyada ne
olduğunu öğreniriz, biz rüyadayken bunun farkına varmayız. Rüya-durumunun
duyularının bizi bir rüya-dünya deneyiminde dolaştırması gibi, uyanma durumunun
duyuları da bize aynı şeyi yaparlar. Rüya-duyuları geri çekildiğinde, biz
rüyadan uyanırız; uyanma duyuları geri çekildiğinde ise, biz evrensel gerçeğe
gireriz. Duyuları dizginlemezsek, dünya rüyasında olabiliriz. Duyuları tekrar
kaynağına geri döndürürsek, bireysellik köpüğü Mutlak'ın okyanusuna doğru
patlar. Biz rüyada gördüğümüz şeylerin hiç biri olmadığımız gibi, dünyanın
doğasının da bir parçası değilizdir. Pratyahara kişinin dünya-algılamasıyla
ilgili uzun rüyasından uyanması için gereklidir. Bunlar üzerinde meditasyon
yapılması gereken, sadece dinlendiğinde bile arılaştırıcı olan süptil
gerçeklerdir. Kişi sadece bu gerçekleri duysa bile, kişinin günahları* yok
olacaktır. Bu, duyu kontrolü uygulamasının gerekliliğidir. Duyular nesnelere
yapıştığı sürece, bizler dünyadayızdır. Yoga, sadece dünyanın algılanmasından
evrensel şuura doğru yükselir. Pratyahara için farklı yöntemler vardır.
Metinler bu araçların büyük sırlar olduğunu söylerler. Kimse kalbini
saflaştırmadan meditasyon yapmaya çabalamamalıdır. Kişi ön koşullar
sağlanmadığı sürece, yola giremeyecektir. Kişi duygularını arılaştırmadan,
sadece aklını meditasyona zorlamamalıdır. Hayal kırıklığına uğramış arzular
büyük tehlikelerdir. Yoga'ya pusuya yatmış arzularla yaklaşmak patlayan bir
dinamite dokunmak gibidir. Bırakın kalp özgür olsun çünkü meditasyon yapması
gereken sadece beyin değil, kalptir. Kalp başka bir yerde olduğunda ve duygular
farklı amaca yönlendiğinde, düşünce hiç bir şeyi arşivleyemez.
Pratyahara'nın Yoga'nın sınırını oluşturduğu söylenebilir. Kişi
Pratyahara uyguladığında, kişi neredeyse Sonsuz'un sınır bölgesindedir ve
burada kişi süper-fiziksel hislere sahiptir. Guru ihtiyacı en çok hissedilen
yer burasıdır. Yine burada kişi, bedenin ürpermesini, aklın çırpınmasını,
duyuların uyur halini ve aşırı hareketliliğini deneyimler. Biz Pratyahara'ya
yeltendiğimizde, duyular çok daha akut hale gelirler. Daha fazla açlık, daha
fazla tutku, daha fazla rahatsız olmaya karşı hassasiyet, aşırı alınganlık
Yoga'daki bu uygulamanın ilksel sonuçlarıdır. Bu durumu gösterebilmek için, bir
örnek verebiliriz: bedenimize bir sopa ya da demir bir değnekle dokunsak
bedenimizi hissetmeyiz. Ama gözlerimiz, göz yuvalarımızın yapısının
süptilliğinden dolayı, ipeksi bir kumaşın bile dokunuşuna dayanamaz. Akıl o
kadar süptil hale gelir ki, en ufak bir provakasyon, etki ya da teşhire karşı
çabucak tesir altında kalır. Pratyahara aşamasında, biz direkt olarak duyularla
uğraştığımız bir durumda kalırız, bu tıpkı polisin, kendini önce pusu kurarak
saklayan ve şimdi ölümü bile göze alarak savaşan haydutlarla yüz yüze
karşılamasına benzer. Ölümüne savaşta, savaşma güçlerinin kuvveti artar ve bir
atışta iki katına çıkar. Bir çatışmada ölmek üzere olan bir yılan bir kişiyi
soktuğunda, hiç bir panzehir olmadığı söylenir, çünkü zehiri öfkeyle daha yoğun
hale gelmiştir. Alev sönmeden önce daha fazla parlar. Aynı şekilde, duyular da,
Pratyahara ile yakalandığında, aşırı tepki gösterir, hassas olur ve fazlasıyla
güçelinir. Burada uyanık olmayan bir Yoga öğrenisi bir düşüş yaşayabilir. Peki
kişi duyular aktif ve ateşli hale geldiğinde ne yapmalıdır? Kişi bu koşul
altında duyu-nesnelerini görmeye dayanamaz, ve burada kişi bu nesnelerin
civarında olmamalıdır. Kişi normal bir sosyal yaşam sürerken, hiç bir şey onu
özellikle cezbeder gibi değildir. Ama şimdi, Pratyahara aşamasında, kişi o
kadar hassas hale gelir ki, duyular her an patlayabilirler. Bu keskin ve kesici
olan, ince ama algılanması zor olan bir bıçak sırtında yürümeye benzer.
Buradaki biraz dikkatsizlik, tehlikeli sonuçlar anlamına gelebilir. Yoga yolu,
gözlerinize görünmeyen ve yürünmesi zor olan süptil bir yoldur. Daha önce
uygulanan Yama ve Niyama'lar bu aşamada yardımcı olabilirler. Kişinin büyük bir
disipline sahip olduğu Yama ve Niyama'lar, kişiyi duyuların saldırısından
koruyabilir. Öğrencinin dürüstlüğünden ötürü, Tanrı onu bu durumdan
kurtaracaktır. Bu kişinin nesne ve zevklere meyleden duyu güçlerine karşı
savaşması durumu Mahabharata-savaşı uygulamasıdır.
Pratyahara aynı zamanda Vichara ya da süreçteki her bir
psikolojik koşulu dikkatlice inceleme ile yan yana gitmelidir. Duyular kolayca
bir şeyi bir başka şeyle karıştırabilir. Samsara ya da dünya-varlığı
değerlerin yanlış hükmedilmesinden başka bir şey değildir. Duyular Gerçek'i
göremezler. Sadece bu da değil; duyular gerçek olmayanı görürler. Patanjali,
duyuların ebedi olmayanla ebedi olanı, saf olmayanla saf olanı, acıyı zevkle ve
Özben olmayanı Özbenle karıştırdıklarını söyler. Bu akıl ve duyular tarafından
yapılan dört katlı gaftır. Bu dünyada kalıcı olan hiç bir şey yoktur. Herşey
geçer gider, bu gerçeği hepimiz gayet iyi biliriz. Herkes bir sonraki anın
kesin olmadığını bilir, yine de biz insanların geleceğe duydukları inancı ve
önlerindeki elli yıl için bile ne gibi hazırlıklar yaptıklarını da görürüz.
Evrim sürecine yakalanmış tüm kozmosun geçiciliğinden dolayı, bu dünyada sabit
hiç bir şey olamaz Yine de insanoğlu herşeyi sanki kalıcı varlıklarmış gibi
alır. Duyular tam olarak önlerinde gerçekleşeni görmezler. Duyular sanki
önlerinde olanı görmeyen kör kişiler gibidirler. Herşeyin geçici olduğu
beyanatını doktrininin merkezine koyan, ama duyulara herşey sanki kalıcıymış
gibi gözüktüğünü, yani duyuların gerçeği göremediklerini söyleyen Buddha'dır.
Nehrin hiç bir noktasındaki akan su bir diğerinin aynısı değildir. Ateşin yanan
alevinin süreğen bir varoluşu yoktur. Bunlar parçaların hareketidir, zerrelerin
zıplamasıdır. Bedenin her bir hücresi dğişir. Maddenin her bir atomu titreşir.
Herşey başka bir şeye meyleder. Heryerde varolan sadece değişimdir. Ama
duyulara göre, değişim yoktur ve herşey katıdır (maddeseldir). Duyuların bu
teorisine bağlanmış kişi, kendi yaklaşan ölümünü bile kabullenmek için
hazırlıklı değildir. Duyuların bilgeliğinin kredisi işte bu kadardır.
Duyular ayrıca arı olan yerine arı olmayanı alır. Bizler
bedenimizin çok güzel ve değerli olduğunu ve bu bedenle ilişki içindeki diğer
bedenlerin de çok değerli olduklarını düşünürüz. Biz nesneleri güzel biçimler
olarak kucaklarız ve görünen güzelliğinin altlarında yatanın aslında arı
olmayan olduğunu bilmeyiz. Bedenin güzellik ve arılık olarak adlandırılanını
devam ettirebilmek için her gün yıkanma, sabunlanma, kozmetik kullanma vb
rutinler uygularız ve bunlar yapılmadığında gerçekte bedenimizin ne olduğunu
görürüz. Bedenin gerçek doğası, kişi bu rutinleri bir kaç gün yapmazsa ortaya
çıkar. Dünya dahil diğer her şey için de durum böyledir. Dikkat edilmediklerinde,
herşeyin gerçek doğası tezahür eder. Beden hasta olduğunda ve aç kaldığında,
bize gerçek doğasını gösterir. Yaşlandığında, gerçek doğası görünür hale gelir.
Ödünç alınmış, suni, aldatıcı -bedenin güzelliği işte bu kadardır. Niye biz
ölümcül bir hastalıkla etkilenmiş ya da ölmüş bir bedende aynı güzelliği
görmüyoruz? Sevdiğimiz bedene duyduğumuz tutku o zaman nereye gidiyor? Olmayan
şeyleri görme ve hayaline göre değerler inşaa etme aklın bir karışıklığıdır.
Başka bir kaynaktan çıkartılarak güzelliği şekillendirilen ve güzel bir madde
haline gelenin altında bir çirkinlik yatar, bu tıpkı bir aynanın ödünç aldığı
ışıkla parlaması gibidir - parlayan ayna değiş ışıktır, halbuki biz genellikle
aynanın parladığını söyleriz. Biz bir şeyle diğer bir şeyi karıştırırız.
Güzellik bedene ait değildir. Güzellik aslında duyuların ve aklın
görselleştiremediği ya da anlamadığı başka bir şeye aittir. Yoga metinleri bu
bedenin ne kadar saf-olmayan (kirli) olduğunu açıklar. Beden nereden gelmiştir?
Kaynağına gidin ve o yerin ne kadar arı olduğunu göreceksiniz. Bakılmadığında,
ciddi bir hastalığa yakalandığında ve Prana'ları talan edildiğinde bedene ne
olur? Prana'ları ayrılmış bedenin* güzelliği nerededir? Niye biz bir cesette
bir güzellik görmeyiz? Yaşayan bedene bizi çeken şey nedir? Duyuların
raporlarına güvenilemez.
Biz ayrıca zevki de acıyla karıştırırız. Biz acı çektiğimzde,
zevklerin keyfini çıkardığımızı düşünürüz. Psikoanalitik anlamda, bu kişinin
acı çekmekten hoşlandığı mazoşizm durumu ile karşılaştırılabilir. Kişi o kadar
üzüntü içindedir ki, üzüntü verici durumun kendisi zevk verir gibi gözükür.
Kişi asla gerçek saadetin, mutluluğun, neşenin ne olduğunu bilmemiştir. Kişi
üzüntü içinde doğar, üzüntü içinde yaşar ve üzüntü içinde ölür. Bu keder
durumunu doğal durumuyla karıştırır. Patanjali, "Bir arzunun tatminin
takip eden sonuç olarak, keyfi çıkarılan izlenimleri daimi kılma dileğinden
doğan endişe ortaya çıkar ve Prakriti'nin Gunalarının** daimi
değişiminden dolayı herşey acı verici olur." der. Dünyanın yapısındaki
kusurları keşfeden sadece ayırt edici (ince farkları görebilen) akıldır.
Zevkin sonucu zevki tekrarlamaya duyulan isteğin tekrar ortaya
çıkmasıdır. Arzu büyük bir yangın felaketidir, beslendiğinde daha fazla, daha
fazla yakıt ister. Arzu kendini genişletir. Yoga metinlerinde bu büyük gerçek
tekrarlanmıştır "Arzu hiç bir zaman doyrulduğu zaman yok olmaz."
Arzunun tatminin etkisi kişi öyle düşünse bile zevk değildir, etki daha fazla
arzudur. Kişi zevk almaya ne kadar süre devam edeceğini söyleyemez, çünkü bunun
bir sonu vardır. Kişi ölmek istemez, çünkü bu dünyada ölmek zevk merkezlerini
kaybetmek demektir. Akıl ölümün yakın olduğu haberini alınca bir şok geçirir.
Arzu ölüm korkusunun sebebidir. Arzunun tatmininin sonucu bu yüzden herkese bir
ders öğretmelidir.
Ayrıca, arzu nesnelerini ele geçirdiğimizde, bizler özde gerçekten
mutlu olmayız. (Çünkü) bunları korumak için bir endişe vardır. Bir çok tatmin
verici nesnesi olan kişi çok iyi uyuyamaz. Zengin kişiler mutlu değildir. Akrabaları
zenginliklerini çalabilir, haydutlar onları kaçırabilir, hükümet mallara el
koyabilir. Sadece arzu nesnelerine sahip olmamız mutlu olduğumuz anlamına
gelmez. Kişi nesneyi elde edemediğinde mutsuzdur ve ona sahip olduğu için yine
mutsuzdur.
Tatminsizliğin bir başka sebebi daha vardır. Bir arzuun tatmini
yoluyla biz farkında olmadan bilinçaltı aklımızda süptil olan psişik izlenimler
yaratırız. Birinin mikrofon önünde konuşması ya da şarkı söylemesi gibi,
alışkanlıklar da bir gramofonun plağı üstünde biçimlenir ve ses istendiği kadar
çalınabilir; o halde kişi bir nesnenin zevkini deneyimlerken, izlenimler
şuuraltı seviyede biçimlenir ve kişi, bir çok doğum geçtiğinden ve artık onları
istemese ve onları unutsa bile bir çok kereler çalınabilir. Zevk fiili yoluyla
yaratılan izlenimler kişinin gelecekteki kederidir.
Bir dördüncü ders vardır: Prakriti'nin Gunalarının dönen
tekerleği. Prakriti, Sattva, Rajas ve Tamas olarak adlandırılan
özelliklerden oluşan maddeler matriksine verilen addır. Sattva şeffaflık,
arılık ve gücün dengesidir. Rajas zihnin ya da ilginin başka yöne çekilmesi,
bölünme ve bir şeyin bir diğer şeyle iki kola ayrılmasıdır. Tamas atalettir,
ışık da değildir, fiil de. Bunlar, Prakriti'nin üç modudur ve deneyimlerimiz bu
modlarla olan birliğimiz haricinde bir şey değildir. Tamas bizde işlediğinde,
biz kalın kafalıyızdır, Rajas çalıştığında kederliyizdir, Sattva baskın
geldiğindeyse mutluyuzdur. Biz sadece Sattva yükseldiği zaman mutlu olabiliriz,
başka zamanlarda değil. Ve biz sürekli mutlu olamayız, çünkü Sattva her zaman
yükselmez. Prakriti'nin Tekerleği hep döner ve asla durmaz. Sattva zaman zaman
yükselir ve sonra inişe geçer. Yukarı çıktığında biz kendimizi mutlu hissederiz
ve aşağı indiğinde mutsuz oluruz. Hareket eden bir tekerlekte, kimse sabit ya
da aynı pozisyonda kalamaz. Bu yüzden bu dünyadaki mutluluk geçicidir, gelir ve
geçer. Fiziksel ve bu anlamda psikolojik olarak inşaa edilmiş bu dünyanın tümü
ayırt edici aklın acı kaynağıdır. Dünyanın geçici neşesi, biyolojik gerilimin serbest
bırakılmasının sonucunda, sinirlerin gıdıklanmasında ve haberdar edilmemiş
aklın yanılgısında bulunabilir. Biz aynıca Özben-olmayanı Özbenle karıştırırız,
ki bu hepimizin her gün yaptığı çok ciddi bir hatadır. Birşeyi sevdiğimzde,
Özben'i Özben-olmayana geçiririz ve Özben-olmayanı Özben'in karakterlerini
telkin ederiz. Özben bilen, gören ve deneyimleyendir. Özben içimizdeki şuurdur.
Görülen ya da deneyimlenen ve bizim bir nesne diye baktığımız şey
Özben-olmayandır. Nesne Özben-olmayandır, çünkü nesnenin şuuru yoktur. Nesne
olarak alınan varlığın bir kişi olması ve kişinin şuurunun olması bu argümana
ters değildir çünkü görülen (nesne olarak alınan) kişinin şuuru değil insani
biçimidir. Nesnelerdeki "nesnellik" onları nesne yapan şeydir. Dünyayı
bilen nesneler değildir, dünyayı bilen kırılmış şuurdur. Dünyayı hisseden dünya
değildir, bilen öznedir. Şuur, psikoloijk olarak oluşan gizemli bir hareketle
nesnenin varlığının farkına varır. Örneğin, kişi bir dağın varlığının nasıl
farkına varır? Hergün oluşan bu basit fenomeni anlamak biraz zordur. Önde duran
dağ algılayıcının gözlerine ya da aklına girmez. Dağ uzaktadır, yine de akıl
sanki onun varlığından haberdar gibidir. Gözler nesne ile bir irtibata geçmez;
nesneye fiziksel olarak dokunulamaz. O halde bir nesne nasıl bilinir? Bazıları,
nesneden yayılan ışık huzmelerinin öznenin gözündeki retinaya ulaştığını ve
böylece nesnenin bilidiğini söylerler. Ama ne nesnenin ne de ışık huzmesinin
bir şuuru vardır ve hareketsiz bir aktivite şuurlu bir etki üretemez. O halde,
bir nesne nasıl bilinir? Özne ve nesne ilişkisindeki sır dışsal biçimin altına
gizlenmiş gibidir. Işık huzmesi aracılığıyla nesne hakkında bilgiye sahip
olduğumuzu bize söyleyenler duyulardır. Sadece gözler görmez, ve ışık huzmeleri
sadece bir nesneyi ortaya çıkarmaz. Işık huzmeleri her zaman orada olabilir ama
akıl başka bir yerdeyse, kişi onu göremez. Araçsal faktörler bir yana,
algılamada gerekli başka bir şey var gibidir. Akıl burada önemli bir rol oynar.
Şimdi, akıl bir madde, bir nesne midir? Yoksa bu zeka mıdır? Algılamada en az
beklenebilecek olan zekadır. Biz aynanın parladığını söyleyebildiğimiz gibi,
aklın da zeka olduğunu varsayabiliriz. Ayna nasıl parlamıyorsa, akıl da zeka
değildir. Parlayan nasıl ayna değil ışıksa, aklı bile aydınlatan fizik ötesi
şuurdur. Bu şuurun doğasını anlamak çok kolay değildir çünkü kendisi
anlayandır. Tüm bu açıklamanın ardındakini kim açıklayabilir? Tüm anlayışın
ardında yatan bilgidir. Anlayışı kim anlayabilir? Bu, içimizdeki gizemli
gerçekliktir. Bunun sayesinde biz herşeyi biliriz, ama bu kimse tarafından
bilinemez. Bu zeka ya da şuur, ışığın ayna üzerinde oynaması gibi akıl üzerinde
oynar. Bir duvarın aynada yansımasıyla aydınlanması gibi, akıl kendini bir
nesnede yansıtır. Aklın ve içindeki şuurun hareketiyle bir yere gelmiş nesne
nesneyi algılar. Zeka direkt olarak hareket etmez; o daha çok aklın bir aracı
yoluyla odaklanır. Bir zeka huzmesi aklın lensinden gçer ve nesneyle
karşılaşır. Zeka, nesneyi aklın aracılığıyla seyreder.
Zeka, bizim nesne diye bildiğimiz şuursuz maddeyle nasıl irtibata
geçer? Aralarında bir benzerlik olmadığı halde, şuur nasıl bri nesneyi
bilebilir? Bazı materyalizim felsefelerinin söylediği gibi, bu tip bir
benzerlik olması gerektiğini kabul ederek maddesel bir ilişkinin olduğu söylenemez,
çünkü maddenin anlayışı yoktur. Maddenin gözleri yoktur, zekası yoktur. O
halde, maddeyi gören kimdir? Madde maddeyi göremez, çünkü kördür. Onsuz
herşeyin anlamını yitirdiği zeka, maddeden farklıdır. Maddenin varlığını bilen
zekadır. Zeka maddeyle benzer olmadığı sürece, nasıl onunla irtibata geçebilir?
Maddesellik ikisi arasındaki bağ olamaz, çünkü madde şuurla bağlanamaz. Şuur
maddede saklı olduğu sürece, şuur maddeyi bilemez. Algılamanın kabul edilebilir
bir manası olmalıysa, sonunda madde esasen şuur olmalıdır. Algılamanın mümkün
olması için, Özben-olmayanda bile Özben olmalıdır, şuur evrensel olmalıdır.
Ama, duyular evrensel şuuru göremez. Duyular sadece nesnelliği, dışsallığı,
yerleşik şeyleri görebilir. Yanlış bir şekilde, duyular "dışsallık" hayaletini
yansıtır ve evrensel gerçeklik dışında bir "nesne" yaratır. Nesne
suni olarak bir özneyle bağlıdır. Duyular bir madde olarak gözüken dışarıda bir
nesne görselleştirdiğinde, nesne ve özne arasında değerlerin transferi ortaya
çıkar. Evrensel şuur olan içteki Özben, nesne ile benzerliğini tasdik eder, ama
bunu akıl yoluyla yaptığından, nesne için duyulan sevgi vardır. Tüm sevgi
evrenselin yaratılışta kendisiyle hissettiği tasdiktir. Evrensel sevgi duyular
yoluyla nesnelere aktarıldığında çarpılır. Herşeyi eşit olarak sevmektense, biz
sadece bazı şeyleri diğerlerinden ayırarak severiz. Bu, aklın bir hatasıdır,
evrensel altyapısını bilmediğinden duyular yoluyla nakledilen tesirdeki
hatadır. Ruhsal sevgi evrenselken, hissel sevgi belirlidir ve nefreti ve öfkeyi
doğurur. Bireysel arzu, zincirleri de beraberinde getirir.
Evrensel unutulduğunda, Özben Özben-olmayanla karıştırılır veya
tam tersi olur ve bazı nesnelerde mevcut hale gelir ve duyular ebedi-olmayanı
ebedi olan, saf olmayanı saf olan, ve acıyı zevk olarak alma gafına düşer.
Pratyahara'ya bu analiz yoluyla yardım edilmiştir, çünkü duyular bu anlayışla
nesnelere yapışmaktan geri çekilir. Duyuların ilgili nesnelerde ve bu nesnelere
olan organik bağıyla ilgili karışıklığı o kadar derin ve güçlüdür ki, şuuru
maddeden kurtarmak o kadar da kolay değildir. Kişi kendi bedeninden derisini
nasıl ayıramazsa, duyuları da nesnelerden ayırmak o denli zordur. Duyular ve
nesneler arasında suni olarak yaratılmış olan organik irtibat Vichara ya
da felsefi araştırma yoluyla koparılmalıdır. Bu, gerçek olmayan için Vairagya
ya da hislerine kapılmamada bir aşamadır.
Pratyahara durumunda duyuların her zaman aktif olması gerekli
değildir. Bazen duyular sakince yatışmış gibi görünürler ve yine de öğrenciye
büyük bir rahatsızlık verirler. Duyular positif olarak aktif olduklarında,
öğrenci onların şuurundadır ama duyular kaçamağe başvurduklarında, onları
algılamak zordur. Duyuların faaliyetlerinin tezahürde aşama ya da biçimleri
vardır. Fitnecilik eden biri sessizliğini sürdürebilir, ama bu onun
herhangi bir faaliyette bulunmadığını göstermez, çünkü uygun zamanda kendisini
göstermeyi istediğinden bir dolap çeviriyor olabilir. Bu zamanlarda, yaptığı
faaliyetler polisin çalışmasından ve bir çok yönden tacize uğramasından ötürü düşünüp
bir netice çıkarır. Aşırı çalıştığında, yorulabilir ve bu durumda, yine hiç
bir şey yapmayabilir. Yine de bu, kendi süptil niyetinden kurtulduğunu ya da
faaliyetten kurtulduğunu göstermez. Bazen, faaliyetini kızının nikahı ya da
oğlunun hastalığı gibi başka sebeplerden ötürü de geçici olarak durdurabilir.
Faaliyetin bu şekilde geçici olarak durması planlarına son verdiğini göstermez.
Ortam uygun olduğunda, işini tam gayretle yapacaktır.
Bu arzuların da çalışma şeklidir. Arzular, uyumuş, azalmış,
kesilmiş ya da aktif olarak işler olabilir. Uyuduğumuzda, arzular da
uyur; bir sonraki gün ileriki faaliyetler için güç toplarlar. Ayrıca,
yorulurlar ve bir süre için çalışmaları azalır. Sosyal kanunların işleyişinden,
arzuları doyuran araçların yokluğundan, ya da tatmini engelleyen bir şeyin
varlığından doğan bir hayal kırıklığı varsa, uyur vaziyette yatarlar Prasupta.
Hayal kırıklığında, faaliyet geçici olarak durur. Kişi arzunun ifadesini
geçiren bir ortamda değilse, kişi onu iradesiyle bastırır ve burada arzular
ikna edilmiş bir uyku durumundadır. Kozmik Pralaya ya da nihai çözünmede,
tüm bireyler evrenin nedensel durumunda toplanıp sarıldığında, arzularıyla
birlikte duyular belirti göstermeden dururlar; tohum halinde dururlar. Arzular
tamamen kör değildir, çünkü kendi genişlemeleri ve doyumları için ne tip
koşullar yaratmaları gerektiğini bilirler. İçgüdünün bile bir zekası vardır.
Bazen zeka içgüdü tarafından bastırılır. Zeka çoğu kez içgüdüyü haklı çıkarır
ve içgüdünün işinin önemini belirtir.
Bunlar sıradan insanların arzu durumlarından biriyse de, Yoga
öğrencileri için bu zayıflar ve bir ip gibi olur. Sadhhana kolayca yok
edilemeyen arzunun değerini düşürür, zayıf hale getirir. Arzu ruhsal Guru'nun
önünde, bir tapınakta ya da saygı ve sevgi bulunulan yerde biraz güç kaybeder,
çünkü buraları arzunun şov yapacağı atmosferler değildir. Bu, arzunun zayıf
veya ince (Tanu) kaldığı bir diğer durumdur.
Arzunun, faaliyetlerinin sıklıkla kesilebildiği (Vichhinna)
bir üçüncü durumu daha vardır. Kişi kendi oğlu için sevgi duyabilir, ama hatalı
ya da hoş olmayan bir davranışı yüzünden oğluna kızabilir. Burada, oğluna olan
sevgisi yok olup gitmemiştir, ama geçici koşulların getirdiği durumdan dolayı
geçici olarak durmuştur. Bu, sıklıkla karı kocalar arasında olur. Toplumda öyle
veya böyle oluşan durumlara bağlı olarak sevgi nefret tarafından, ve nefret
sevgi tarafından bastırılmıştır. Zaman içinde, bizi çeken şeyler, bizim nefret
ettiğimiz şeyler gibi gözükebilir. Maymunlar arasında, biz anne maymunun
bebeğinin yemesine izin vermediğini ve ağzına aldığı bir lokma ekmeği bile
aldığını görürüz. Bu, annenin bebeğinden nefret ettiğini göstermez, ve biz anne
maymunun bebeğine duyduğu bağımlılığın büyüklüğünü de görebiliriz. Sevgi ve
nefret gizemli psikolojik durumlardır ve bizler zıt güçler tarafından güçlü bir
şekilde çekilmediğimiz sürece, belli zamanlarda nerede durduğumuzu bilemeyiz.
Bazen kişi kendini depresif hisseder ve diğer zamanlarda kişi mutluluk
modundadır. Sıklıkla sıkıntı ve melankoli vardır. Küçük mutsuz olaylar, o ana
kadar mutlu olan insanları kolayca rahatsız eder. Aynı şekilde, birdenbire,
onları ilgilendiren neşeli bir haber yüzünden coşabilirler. Bunlar, farklı
yönlerdeki arzu rüzgarlarının hareketine göre, aklın havuzundan yükselen
dalgalar gibidir. Akıl duyuların tınısına göre danseder.
Bazı zamanlar, arayanların uzun bir süre duyularını kontrol altına
almış kişiler oldukları görülür, ve sonra istenmeyen faaliyetlere kendilerini
vermeye başlarlar. Bazen, hiç bir gelişme hisseidlmezken, kişi tüm çabaların
boşa gittiğini düşünebilir; ama sonra birdenbire kişi büyük bir neşe hisseder.
Bu, Buddha'nın da başına gelmiştir. Buddha, aydınlanmasından bir gün önce tüm
umutlarını kaybetmiştir. Sonunun geldiğine karar vermiştir. Ama köpük ertesi
gün kabarmış ve ışık doğmuştur. Arayanlar yolda bir iniş bir çıkışı olan dğ
yolu gibi bir ileri bir geri gidebilirler. Yoga öğrencisi uyanık olmalı ve gün
be gün aklın moduna bakarak kararlar vermemeli ve yargıları geçiştirmemelidir.
Herşey bir süre için iyi görünebilir; ama sonra, kişinin umut ve beklentilerini
paramparça eden, duyguların siklonu da vardır. Bu, kişi kontrol edip,
faaliyetlerini sınırladıkça, arzu dolu duyuların öç aldığı bir gerilla
savaşıdır. Bizler sürekli olarak duyularımızı göz altında tutarsak, onlar
içerlediklerini gösterir ve tepki gösterir ve üzerimize atlamak isterler.
Kimse, özgürlüğünün sınırlanmasına tahammül etmez.
Arzunun durumu ne olursa olsun -uyku, zayıflama ya da kesilme- o
hala oradadır, ve gitmemiştir. Uygun bir zamanda tekrar güç toplayacaktır.
Söndürmek için biz bir ateşin üzerine su dökebiliriz, ama kıvılcım oradaysa,
büyük ateş söndüğü halde, bu kıvılcım tekrar geniş bir parlama yaratabilir. Bu
çoğunlukla, kenarından tüten bir üçücük tahta parçasın yoluyla ormanlarda olur.
Bırakılan kıvılcım fırsatçı bir anda kendini tezahür ettirir. Arzu zayıf olsa
da, yok edilmemiştir ve uygun koşullar varolduğunda güçlü hale gelirler.
Tamamen uygun koşullara konduğunda, arzu tamamen aktif Udara
hale gelir ve o zaman kişi vahşi orman yangınında olduğu gibi hiç bir şey
yapamaz. Öfkeli alevler bir avuç suyla söndürülemez. Öğrencinin minik ayrıt
ediciliği arzunun gücüyle yok olur gider. Buddha, "tüm dünya ateştir"
demiştir. Deneyim arzunun ateşidir; gözler yanan ateştir, kulaklar ve diğer
duyular arzuyla yanarlar. Akıl ve melekeleri bu yangına yakalanırlar. Dünya,
Buddha'ya göre, canlı kömürle yanan bri çukurdur. Bahsedilen dört durum sadece
arzunun çalışmasının geniş olarak bölümlenmesidir. Ama, saklı duram ya da
hareket eden başka biçimleri de vardır. Akıl, kendi içinde Yoga'nın
saldırısından korunmak için belli mekanizmalar yaratır. Gözlenebileceği bir
yerde durmaktan kaçınır ve öğrenci de onun amacını gözden kaçırabilir. Ve,
zaten bahsettiğimiz dört tekniğin herhangi birini takip edebilir. Faaliyetini
tamamen başka bir kanala yönlendirebilir. Bu, aklın savunma mekanizmalarından
biridir. Daha üst seviye bir akla sahip öğrenci düşük aklın bir nesneye
bağlandığını gözlemlerse, doğal olarak bunu alt etmek için uyanık olacaktır.
Ama, kurnaz bir araçla akıl nesneyi bırakıp becerikli bir şekilde başka bir
şeye yapışır, böylece bağımlılığın gittiği görünüşünü yaratır. Sevgi bir
merkezden diğerine yönlenmiştir. Öğrenci, uygun dikkati uygulamazsa, kendini
aptallar cennetinde bulabilir. Öğrenci, tutkusunu yok ettiğini düşünebilir,
halbuki tutkusu eskisinden daha sıkı bir şekilde vardır, sadece başka bir
merkeze odaklanmıştır. Nehir başka bir yoldan akmaktadır ve başka bir köyü sel
basmaktadır. Kaplan kızdırıldığında, kişi kime saldıracağını bilemez.
Akıl ayrıca, bu bilindik teknikten farklı olarak başka bir yöntem daha kullanabilir. Kişi nereye giderse gitsin arzunun üzerine ışık tutmakta ısrarcı olursa, akıl dışsal bir nesneye gitmeyi durdurur ama içsel olarak arzulanan sonuç hakkında düşüncelere dalar. Tüm diğer yollar kapalıysa, içteki nesneden zevk alınabilir. Kişi diğer tüm kanallar bloke edildiğinde, nesneleri düşünür ve psikolojik bir tatmin elde eder. En iyi olan mevcut değilse, akıl en iyi ikinci olanda tatmini arar ve eğer hiç bir şey verilmezse, kendi nesnesinin zevkine düşüncelerle varır. Uyanık kişi bunu bile gözlemleyecek kadar ileri gitmişse, akıl bazı kişiler ya da nesneler üzerinde negatif karakterleri düşünerek kendini manipule etmeye çalışır. Küçük maymun büyük olan tarafından kovalanılırsa, küçük olan cıvıldayarak ses çıkarır ve yakındak diğer maymunların dikkatini çeker ve desteğini alır ve sonra tüm grup üçüncü parti üzerine birlikte bir saldırırlar, böylece orjinal hafif çekişme dikkatin yer değiştirmesiyle unutulur. Diğerlerinin hatalarını göstererek er